Etiket: femin

  • ERKEKLİK NEDEN ÖLDÜ? Maskülenlik (Erkeklik) Krizi (Bunalımı)

    Ülkemizde boşanma oranı artık %50’nin üzerine çıktı. Sadece ülkemizde değil; Avrupa’da ve Amerika’da da boşanma oranları %50’nin üzerinde seyrederken, özellikle Belçika %70 boşanma oranıyla dünya rekoruna imza attı. Bin nüfus başına evlenme hızı Avrupa Birliği genelinde 3,2 ila 3,9 arasındayken; Türkiye’de bin nüfus başına evlenme hızı yaklaşık bunun iki katı olsa da nüfus artış hızı için bu sayı yetersizdir. Türkiye’de kadın başına çocuk sayısı artık 1,49’a düştü ki bu da nüfus artışını bırakın, nüfusun yenilenmesi için kritik eşik olan 2,1’in oldukça altındadır.

    Sadece Batı’da değil, Doğu’da da, yani Çin’de de durum oldukça vahimdir. Tüm bu veriler (bilgiler) bize gösteriyor ki küresel ölçekte artık kadın ve erkeğin arasına ciddi mesafeler girmiş durumda ve nüfusumuz hızla geriliyor. Peki, bu neden oldu? Öncelikle bu düşüş eğilimine, 2024 yılına kadar “kadınların ekonomik özgürlüğe kavuşması ve gelişen teknolojiyle, yani gelişmişliğe erkeklerin uyum sağlayamaması” cevabı verilmekteydi. Dünya artık daha feminen (dişil) bir yapıdaydı ve bu dişil dünyaya ancak uyum sağlayabilen erkekler kadınların onayını alıyor ve evlenebiliyordu.

    Fakat bu argümanın (dayanağın/iddianın) ekonomik gelişmişlik ve toplumsal psikoloji kısmının yanlış olduğunu; yapılan tüm pozitif ayrımcılığa rağmen kadınların iş gücüne katılım oranının erkeklerden hâlâ daha düşük olmasından, iş gücüne katılan kadınların da hâlâ erkeklerden performans (başarım) olarak aşağıda kalmasından ve üretim sektöründeki ağır teknik beceri gerektiren işler yerine kadınların daha düşük maaş getirisi olan ama çalışması daha kolay olan hizmet sektörüne yönelmesinden anladık. Aynı argümanın (iddianın); “ancak dişil dünyaya uyum sağlayabilen, maskülenliğinden (erilliğinden) ve erliğinden vazgeçen erkeklerin, kadınların birlikte olmak istediği dişil erkek modeli olduğu” kısmı da yalan çıktı. Çünkü tüm dünyada boşanma oranları hâlâ %50’nin üzerinde; yani kadınlar dişil uyumlu erkekler ile evet, evleniyor ve birlikte oluyorlar ama onlara arzu duymuyorlar. 2025 yılındaki veriler (bilgiler) bize gösterdi ki boşanma davalarının %90’ını kadınlar açsa da arka planda evlenmeyi daha en başından reddeden, yıllarca görmezden gelinmiş devasa bir erkek nüfusu var. Yani dişil dünyanın kuralları yüzünden kendini ekonomik olarak gerçekleştirmeyi başarmış veya gerçekleştirme potansiyeli (gizil gücü) olan evlilik için uygun erkekler, aslında evlenmek istemiyor veya erkeklerin çoğu artık sadece kendine yetecek kadar çalışıp günübirlik yaşıyor, birikim yapmıyor. Amerika’da ortaya çıkan “Men Going Their Own Way” (Kendi Yoluna Giden Erkekler) hareketi, Çin’de milyonlarca erkeğin toplu evlilik grevi, Japonya’da hiç evden çıkmayan sadece evden çalışan erkek fenomeni (olgusu), Türkiye’de milyonları bulan ev gençleri, Avrupa’da erkeklerin bırakın hareket kurmayı direkt konuya tepki vermekten vazgeçmesi… Erkeklerin bir kadınla sürdürülebilir ilişki kurmaktan, dolayısıyla miras bırakmaktan ve yatırım yapmaktan vazgeçtiği; sadece kendisi için çalışıp tükettiği bir dönemin içindeyiz. Bu da demek oluyor ki erkeklik kavramı bildiğimiz haliyle artık öldü. Şimdi erkekliğin ölümünü konuşacaksak, tarihsel olarak erkekliğin ne olduğunu da tanımlamak lazım.

    Bunun için de tabii tarihi geri sarmalıyız. Antik Yunan’da erkekliğe Grekçede “Anēr” (ἀνήρ)  yani ” yetişkin, özgür ve savaşçı erkek” kelime kökeninden gelen andreia deniliyordu. Başlangıçta sadece savaş meydanındaki fiziksel cesaret anlamına gelen kelime zamanla genişledi. Bir erkeğin sadece düşmanını değil; kendi arzularını, korkularını ve öfkesini de kontrol etmesi beklendi. Kendine hükmedemeyen iradesiz bir erkeğin başkalarına, ailesine veya şehre hükmetmeye hakkı olmadığına inanılırdı. Söz konusu Antik Roma olduğunda karşımıza Virtus kavramı çıkıyor. Virtus bir erkeğin sahip olduğu potansiyel (gizil) gücü eyleme dökebilme yetisidir. Burada gücün tanımı sadece şiddetle ve askeri başarıyla ilişkili değil; ahlaki dürüstlük, sarsılmaz bir karakter ve disiplin ile de ilgilidir. Buna bağlı olarak erkekten; erkekler arasında da duygulara yer vermeyen, acı karşısında olabildiğince sessiz kalan, zorluklara dayanan ve görevini her şeyin üstünde tutan bir birey olması beklenirdi.

    İşte “broculuk” (erkek kardeşlik/dostluk) kodları da buradan doğuyor. Yani erkekler arasındaki dostluk, kadınlar arasındaki dostluktan farklı olarak duygusal destek ve birbirini anlama üzerine kurulu değil; müttefiklik ve birbirine arka çıkma üzerine kuruludur. İki erkeğin birbirinin hayallerini ve duygularını anlamasına gerek yok; birlikte iş yapması, avlanması, ticaret yapması ve savaşması, yani somut eylemler üzerine birlikte hareket kabiliyeti (yeteneği) geliştirmesine gerek var. Erkeklerin eylemsel olarak sosyal (toplumsal) bağ kurmasına bağlı olarak da medeniyet (uygarlık); hayallerini paylaşan, üzüntülerini dile getiren kadınlar tarafından değil, aynı duvara tuğla koyan ve aynı yöne mızrak savuran adamların omuzları üzerinde kuruldu.

    Uygarlığın eril bir kavram olmasının temelinde tam olarak bu var. Peki, antik çağdan günümüze erkeklerin kamusal alanda iş birliğine engel olan yani düzenin bozulmasını sağlayan en büyük iki sorun nedir? Cinsellik ve şiddet. Cinsellik ve şiddetin kontrolü için erkeğin kendi gücünü disiplin ve kamusal faydacılık üzerine kurulu ahlakıyla kontrol etmesi lazım. Tarihte hep güçlü olan sahip olmuştur; çünkü koruyamadığın ve kontrol edemediğin şey senin değildir. Bu yüzden de hukuk, tarihte erkekler arasındaki hiyerarşiye (alt-üst sıralamasına) göre oluşturuldu. Buna bağlı olarak da uygarlık eril bir kavram olarak karşımıza çıktı.

    Hatta 1789 Fransız İhtilali’ndeki İnsan Hakları Bildirgesi’nin esas başlığı Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi anlamına geldi. Yani Fransız İhtilali’ne günümüzde yapılan feminizm göndermeleri yalandır. Temelde hukuk, erkekler arasındaki hiyerarşik (sıradüzen) durumu düzenlerdi.

    Mesela Roma hukukundaki pater familias (aile reisi) kavramını ele alalım. Erkek kendi hanesindeki kadın ve çocuk adına mutlak karar vericidir ama aynı zamanda hanenin tüm ekonomik ve güvenlik yükü erkeğin üzerindedir. Aşağı yukarı tüm hiyerarşik toplumlarda durum benzerdir. Yunan ve Roma dedik, bunlar Batı’da; hadi gelin Doğu’ya gidelim. Türk tarihine baktığımızda bizde de er kelimesinden türetilen erdem kelimesi karşımıza çıkıyor. Yani erkeklik; erdemli olmanın gerçek tanımı sadece yüksek ahlaka sahip idealist (ülkücü) veya iyi birisi olmak değildir.

    Roma’daki Virtus kelimesi ile üç aşağı beş yukarı aynı anlamları taşır. Ama pater familias’tan farklı olarak kocalık görevi Türklerde daha çok fedakârlık yapan bir lider olarak kodlanmıştır. Roma’da ve Orta Çağ Hristiyan hukukunda aile fertleri babanın hukuki malı iken; Türklerde ise aile bir ocaktır. Yani Roma’da evlendiğinde kadın artık senin mülküne girerken, Türklerde kadın emanet edilir. Buna bağlı olarak Roma’da baba ev içinde kendi yasasını koyarken, Türklerde töre babanın da üstündedir. Yani kadınla erkeğin ilişkisi yazısız bir toplumsal sözleşme ile sağlanır.

    Bir baba töreye aykırı şekilde ailesine zulmederse, örneğin keyfi dayak atıyorsa veya sorumluluklarını yerine getirmiyorsa, toplumsal meşruluğunu (geçerliliğini) ve erkeklik statüsünü (konumunu), yani erdemini kaybeder. Buna bağlı olarak da kadının boşanma hakkı vardır. Karın gidip şahit bulup seni kadıya “beni keyfi dövüyor, erkeklik görevini yerine getirmiyor veya beni tatmin (doyum) etmiyor” gibi şikâyetlerde bulunursa hapı yuttun demektir. Hem itibarından olursun hem de tazminat öder veya falaka dayağı yersin. Peki, buradan ne çıkıyor? Hukuki olarak kadına karşı sorumlusun çünkü aranızda geleneksel bir sözleşme var. Fakat her seçim bir kaybediş olarak kurgulandığı için, örneğin kadın boşanmak istediği zaman mehir (erkeğin kadına vermeyi taahhüt ettiği para,mülk)  hakkını kaybeder. Erkek diyelim ki savaşa gitti, kılıç hakkıyla cariye aldı ve döndü. Eğer cariyeden çocuk yapmayı seçerse, doğan çocuk erkeğin korumasına girer. Cariyeni de karın yapmak zorunda kalırsın çünkü cariyen artık ummüveled (çocuk annesi) oldu. Hukuken bu böyle olmasa da toplumun sosyal (toplumsal) baskısı yüzünden öyle yapmak zorunda kalırdın. Karının cariyeyi eve getirmene itiraz hakkı yoktur çünkü o bir mülk statüsündedir (durumundadır). Koruyan, yani sahip olanın mülkü üzerinde korunanın söz hakkı yoktur; ama cariyeyi eve getirdiğinde karının huzursuzluk çıkartmasını, kadınlar arası rekabetten (yarıştan) doğan entrikaları (dolapları) da göze almak zorundasın.

    Yani tarihte temelde koruyan erkek, korunan kadındır. Buna bağlı olarak sahip olan – sahip olunan ya da emanet edilen şeklinde kadın-erkek ilişkisi kurgulanırken; Roma’da erkeğin dominus yani efendi/mülk sahibi özelliği ön plana çıkarılmış, Türklerde ise koruyan, kaynak sağlayan savaşçı özelliği ön plana çıkmıştır. Peki, ne oldu da binlerce yıl devam eden bu ikili anlaşma; “erkek kaynak sağlar ve korur, kadın evi düzenler ve erkeği rahat ettirir” mantığı son 150 yılda aşama aşama bozuldu? Ve bu anlaşmanın bozulması erkekliğin ölümüne neden sebep oldu?

    Bu hikâyeyi aslında biliyorsunuz. Sanayi Devrimi ile birlikte nüfus ve üretim patlaması yaşandı. Buna bağlı olarak savaşlar uzadı, asker ihtiyacı arttı ve fabrikalarda iş gücü ihtiyacı zirve yaptı. Sadece erkekler üzerinden ekonomik faaliyetleri yürütmeye artık sayı yetmez oldu. Devletlerin, kadın-erkek arasındaki toplumsal sözleşme yüzünden kullanamadığı bir atıl nüfus, yani kadınlar ortaya çıktı.

    Peki, devlet olarak ne yapman lazım? Bu toplumsal sözleşmeyi bozup kadını da etkin ekonomik hayata katman lazım. Ama bunu da sosyal devletle desteklemelisin. Örneğin kreşler açmalısın ki anne-baba işteyken çocukla devlet ilgilensin. Ardından ilkokulu zorunlu kılacaksın ki devletin ideal vatandaş tanımına uyan nesiller yetiştirebilesin. Fakat bu da yetmez; çünkü kadınlar da artık vergi veriyor. O zaman kadınlara sosyal haklar tanımalı, yani Medeni Kanun yapmalısın.

    Tüm bunlara bağlı olarak 1800’ler ve 1914 arası erkeğin aile üzerindeki hâkimiyeti, devletin müdahaleci yanıyla yavaş yavaş dengelenmeye başlandı. Evet, son sözü yine erkek söylüyordu ama çocuk ve mülk üstündeki tahakküm (baskı/zorbalık) söz konusu olduğunda devlet, erkeğin kararlarını sınırlamaya başladı. Mesela devlet, çocuğun üzerindeki mutlak otoriteyi (yetkiyi) babadan alıp kendine devretti. Çocuk artık babanın çırağı değil, devletin gelecekteki vatandaşı haline geldi. Erkeğin eğitici rolü devlete geçti. Kadın ise kreş ve okul desteğiyle eve bağımlılıktan çıkarılmaya hazırlandı.

    1914-1945 arasında ise iki büyük dünya savaşının çıkmasıyla erkekler cepheye gidince, devlet “ikame edici (yerine geçen) vekil koca” haline geldi. Erkekler cephedeyken devlet kadına maaş bağladı, ona iş verdi ve güvenliğini polis teşkilatıyla sağladı. Kadın, hayatta kalmak için bir erkeğe değil devlete ihtiyaç duyabileceğini ilk kez kitlesel olarak tecrübe (deneyim) etti.

    1990’lara kadar “refah devleti” modeliyle (örneğiyle) birlikte devlet, kadına erkeğin sunduğu tüm imkânları hak olarak sunmaya başladı. Geleneksel düzende bir kadının yaşlılığında bakılması için evlada ihtiyacı vardı; ama artık devletin emekli maaşı ve bedava sağlık hizmeti var. Yani artık çocuk yapmaya gelecek için ihtiyacın yok. Ayrıca imar yasaları ile erkeğin kendi mülkü üzerindeki tahakkümü (egemenliği) bile zayıflatıldı. Eskiden erkekler kendi arazisi üzerinde istediği gibi ev yapma hakkına sahipti. Fakat getirilen yeni ruhsat yasalarıyla ve şehre göçün teşvikiyle, tapu demek sadece devletten kullanım izni aldığın bir alanla sınırlı hale geldi. Belediye karşısında erkeğin ekonomik karar verici vasfı (niteliği) eritildi. Bu durum, biyolojik sözleşmeyi hukuki bir bireyselliğe dönüştürdü. Devlet “alternatif (seçenek) sağlayıcı” konumuna yükseldi. Erkek artık hayat sigortası değil, sadece bir eş haline geldi. Fonksiyonu (işlevi) azaldıkça otoritesi de azaldı.

    1990’lardan sonra “tarihin sonu” argümanı (tezi ), neoliberal politikalar (Piyasa Merkezli) ve dijital (sayısal) devrimle beraber devlet; o güne kadar vekil koca olduğu masada artık erkeği, maskülenliği (erilliği) tamamen bir risk faktörü (etkeni) olarak görmeye başladı. Hukuki eşitlik, hukuki asimetriye (bakışımsızlığa) dönüştü. Süresiz nafaka ve “kadının beyanı esastır” gibi normlar (kurallar), evliliği erkek için kazanma ihtimali olmayan bir kumar haline getirdi. Devlet burada artık bir hakem değil, erkek tarafını sistemden süpüren bir tasfiye memuru oldu.

    Geriye sadece cinsellik bırakıldı. O da dijital dünyada ucuza simüle (öykünme/taklit) edilebilir hale gelince, rasyonel (akılcı) erkek için evlenmek ve çocuk yapmak, getirisi olmayan devasa birer borç yüküne dönüştü. Erkekler yavaş yavaş evlilik oyunundan çekildi.

    Peki, bu durum tüm problemleri (sorunları) halletti mi? Hayır. Gelişmiş olarak adedilen toplumlarda erkekler riskli ağır meslekleri bıraktı. Devletler bu işleri yapması için göçmen almaya başladı. Sonuçta asabiyesi (toplumsal dayanışma ruhu/asabiyeti) daha fazla olan göçmenler kamusal alanı ele geçirmeye başladı. Senin uysal erkeklerin ise evine çekildi. Kadınlar, elde ettikleri hakları sadece kendi güçleriyle kazandıklarına inandırıldılar (güçlü kadın illüzyonu/yanılsaması). Gerçek iş dünyasına girdiklerinde ise rekabetin (yarışın) tahribatı (yıkımı) büyük oldu. Bu yüzden milyonlarca kadın antidepresan (depresyon giderici) bağımlısı haline geldi.

    Sonuç olarak; devlet erkeği tasfiye (dışlama)  ederek kısa vadede kadın iş gücünü kazandı. Ancak uzun vadede uygarlığın en temel motorunu, yani erkeğin aile kurmak ve vatan savunmak için duyduğu o ilkel motivasyonu (güdülemeyi) imha etti. Bugün karşımızda duran tablo bir özgürleşme hikâyesi değil; vekil kocalığa soyunan devletin altında kalacağı devasa bir ekonomik enkazın başlangıcıdır. Oyunun kuralları erkeği masadan kalkmaya zorladı; ancak erkek masadan kalktığında masanın kendisi parçalanmaya başladı.