Neredeyse hiç rüya görmem fakat bugün (02.01.2026) rüyamda Atatürk’ü gördüm. Her tarafta insanlar acele acele telaşlı sağa sola koşturuyordu. Atatürk siyah bir takım giymiş küçük bir masada oturuyordu. Gözleri parlaktı fakat dalgın gibiydi. Çok hızlı hareket etmiyor sanki hep bir şey düşünüyordu. İlginçtir rüyamdaki Atatürk bana, insanlara fazla yaklaşmayan soğuk bir insanmış gibi geldi.
Beni çağırdı. Çözülmesi gereken meseleler olduğunu söyledi. Çok heyeceanlandım. Kalbim küt küt atıyordu. Çok şeyler konuştu lakin ben hepsini hatırlayamıyorum. Bana: “Hesap makinesini getir.” dedi. Sonra hesap makinesini getirdim. “Otur” dedi. Evet sonra çok hareketler oldu olaylar araya girdi. Kesit olarak tekrar Atatürk’ü gördüm. Rüyanın sonrasını maalesef hatırlayamıyorum. Sabah uyandığımda kafam hala çok meşguldü.Ürperdim.
Henüz evlerimizde televizyonun elektriğin olmadığı yıllardı. Almanya’dan biri gelmişti köyümüze de bir video getirmişti yanında. Videonun enerji kaynağı da arabanın aküsüydü. Her akşam bir Türk filmi koyardı ve bütün köylüler kahvehaneye doluşurduk o filmleri izlerdik. Sezercik falan. Kadınlar da gelirdi onlar kahvehanenin çatısına otururlar oradan seyrederlerdi filmleri . Bizim için o filmler apayrı bir dünyaydı. Akşam film seyredeceğiz diye heyecanlanırdık.
Evlerde ışık da yoktu. Kadınlar erkekler hep beraber bir odanın içinde bir gaz lambasının önünde otururduk. Kadınların ellerinde oyaları olurdu. Hem konuşurlardı hem o lambanın önünde el işi yaparlardı. Çocuk yaşımda insanların gölgelerine bakardım hayallere dalardım. Şimdi düşünüyorum da ne güzel günlermiş o günler.
Evlerde ışık da yoktu. Kadınlar erkekler hep beraber bir odanın içinde bir gaz lambasının önünde otururduk. Kadınların ellerinde oyaları olurdu. Hem konuşurlardı hem o lambanın önünde el işi yaparlardı. Çocuk yaşımda insanların gölgelerine bakardım hayallere dalardım. Şimdi düşünüyorum da ne güzel günlermiş o günler.
Elektrik yoktu o zamanlar ancak o dönemlerde gaz lambanın önünde yazdığım okuduğum her şey büyüleyici bir şekilde aklımda kalırdı. Bence ışıklı ortamlarda okunan kitaplar akılda kalmıyor. Biz kitabı okurken aslında en sağımızı en solumuzu da görüyoruz. Bu da dikkat dağınıklığına sebep oluyor. Hâlbuki az ışıklı ortamda kitap okuduğumuzda dikkatimiz sadece okuduğumuz objede toplanıyor. Osmanlılar zamanında ders çalışma ortamları hafif aydınlıkmış. Öğrenciler ders çalışırken düz duvarları karşılarına alarak çalışırlarmış.
Köyden kasabaya geldiğimizde bir akşamüstü kasabaya sinema gelmiş diye duyunca kız kardeşimle beraber sinema seyretmeye gittik. Dışarıda bir on kişi vardı oturduk beyaz perdenin önünde bir film seyrettik. Film galiba Cüneyt Arkın’ın oynadığı bir filmdi. Gece saat 1 olmuş da farkına varamamışız. İlk sinemayı böyle seyretmiştim.
Babam eve televizyon aldığında yıl 1980’di. Her akşam komşuların pencerelerinden televizyon seyretmekten kurtulmuştuk. Televizyon geldi kurtulduk (mu?) fakat görüntü yoktu. Belki görüntü gelir diye ailecek sabaha kadar oturmuştuk. Nafile bir bekleyişti bu. Televizyon markası da ITT Schauplorenz idi. Siyah beyaz tabi. Yıllarca renkli televizyon al diye babama yalvardık nihayet renkli televizyon alındı. Sevinmiştik! San Francisco Sokakları dizisi, Dallas dizisi, Mavi Ay, Uzay Yolu, Tarzan vs. hafta sonları mutlaka kovboy filmleri. Şimdi her şey zihnimin derinliklerinde kaldı.
Tüm bunlar öyle 60 yıl önce değil sadece 45 yıl öncesine ait. Şimdi sokaklar ışıl ışıl, evlerimiz ışıl ışıl ama hayallerimiz de öyle ışıltılı mı bilemem. Şöyle bir haftalığına elektrikler olmasa da ruh dünyamıza inebilsek. Beynimizin derinliklerinde beyaz hayaller kurabilseydik.
Özellikle X kuşağının itinayla bakılması gerektiğine inanırım. İlerleyen zamanlarda bugünkü Z kuşağı da belki özenle bakılması konumuna gelecektir. Biz o zamanları görebilir miyiz bilemem ama şunu biliyorum ki X kuşağı özel bir kuşak. Öncelikle kuşakların kısa bir özetini aktarayım:
İşssiz gençlere, zorluklar içinde yaşayan mustazaflara, evi olmayan asgari ücretli ve emeklilere o kadar üzülüyorum ki! Hani bazı yorumlarda “gençliğinde çalışsaydın ev alsaydın” diye yazıp gürleyenler var ya pes doğrusu. Ülkenin yarısı sabah akşam çalışıp asgari ücret alıyor ve bu ben kendimi bildim bileli Türkiye’de böyle. Nasıl ev alacak insanlar.
Emeklilerin de ilk defa bu kadar topluma düşman olarak gösterildiğine şahit oluyorum özellikle EYT liler ülkeyi batırdılar gibi saçma sapan cümleler kuruluyor ve bu cümleleri öncelikle iktidardaki bakanlar sonra televizyon programlarında milyonların önüne çıkan dersine çalışmadan gelen gazeteciler kuruyorlar.
“Yalnızlığı ayrılığı bana sor” , “Hatıran Yeter” dedi ve sustu gençliğimin Arabesk kralı Ferdi TAYFUR. Nice şöhretler yaprak gibi dökülüyor. “Vay!” diyorum. Hatıralarıma dönüyorum çocukluk ve gençliğimin şöhretleri öldükçe.
80’li yıllarda plaklarda dinlemeye başlamıştım sonra kasetlerde sonra cd dvd lerde yıl 2025 hala dijital medyada dinliyorum.
Esasen arabesk müzik sık dinlediğim bir müzik türü değildir. Fakat bazen bir anda dinleme isteğim çıkar ve dinlerim ve hatta kendimce mırıldanırım.
Arabesk müzik belki öncelikle Arap müziğinden neşet etmişse de Türkler bu müziği kendi tınıları ile bambaşka bir merhaleye taşımışlardır. Televizyonun olmadığı zamanlarda radyonun kısa dalga frekansından Türkçe yayın yapan Almanya’nın Sesi radyosundan Deustsche Welle ile birlikte Arap radyolarını da dinlerdim. Arap kanalları Türkiye’den Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses gibi arabeskçilerin şarkılarını yayınlıyorlardı. Arap kanallarındaki Arapça bir çok şarkı benim kulağıma ağır, uzun nefesli ve dümdüz ritimsiz sıkıcı gelir.Halbuki aynı tarz Türklerde tam bir şaheserdir. Büyüleyicidir.yani Türkçe de büyüleyicidir. Türkçemiz mantığın ve sesin harmanlanması ile ortaya çıkmış bir mucizedir.
Biz Türkler tarih boyunca karşılaştığımız kültürlere çabuk adapte olmuş onları alıp kendimize göre biçimlendirmeyi çok iyi başarmışız. Kendimizden de ekleyince ortaya güzellikler çıkmış. Mesela Halk Edebiyatımızın yanında İranlılardan aldığımız Divan edebiyatını kendimize özgü geliştirmişiz. Avrupa’dan Asya’yadan Orta Doğu’dan Amerika’dan neler almışsak onları işlemeyi bilmişiz (sinema, film hariç ).
Beynimize kalbimize dokunan nice sanatçılar şöhretler göçtü. Onlardan bazılarını gelecekte hatırlayacaklar lakin bizi hiç kimseler bilmeyecek. Sessizce yaşayıp sessizce unutulup gideceğiz. Hey dünya!Bu kadar insanı canlıyı cansızı öğütüp ne yapacaksın.