Kategori: Günlük

  • Biz-Onlar

    Yazan : Özcan ATAR

    Biz ki her gün hale şikayet etmede onlar ki her halde hemhal olmada

    Biz ki her dem acele etmede Onlar ki anı bir kar görmede

    Biz ki her iyiliği kendimizden bilmede  Onlar ki başarıyı “biz” olmaktan görmede

    Biz ki mutluluk bize gelsin demekte Onlar ki mutluluğa gitmede 

    Biz ki müşkille boğuşmakta Onlar ki her müşkili aşmada

    Biz ki her daim konuşmakta Onlar ki bir derin  sukutta

    Biz ki yaprak gibi savrulmakta Onlar ki bir ok gibi hedefi vurmada

    Biz ki bir noktada kalmakta Onlar ki noktaları bir bir saymada

  • 1999 yılına ait günlüklerimden

    1999 yılı günlüklerimden

    1999 yılında yazdığım günlüklerden bazıları. 1993’ten bu yana günlük tutuyorum. Bu günlükleri ara ara siteme taşıyacağım. Biliyorum bu günlükler okuyanları sıkabilir. Ama ben bu günlüklerde başkalarına yararlı olmaktan ziyade kendi dünyamla hesaplaşmalarımı anlatıyorum.

    Oldum olası başkalarının günlüklerine değer veririm. Onları daha gerçekçi bulurum. İçtendir. Süslü laflar yerine kalpten çıkan hislerdir günlükler. Kendimizle hesaplaşma niteliği taşıdığından yalan yoktur içlerinde. Yanlışlar saçmalıklar vardır ama yalan yoktur.

    Belki içlerinde kendinizden de bir şeyler bulursunuz. Belki mutlu olursunuz.belki de eeeh ne saçmalık der pas geçersiniz.

    30 Temmuz 1999

    Her şey aptalca ! Ve her şey aptalca. Her şey yalamayla başladı ve bitti.yaladı. Anladıysa yalamanın benim söylediklerimi haklı çıkardığını.ama nerede insanlarda o anlayış. Bekle ki bulasın. Daha dün yazmıştım içimde bir alev topu var diye. Alev topum dün patladı.

    Şimdi boşum. Bomboş. Ne yapacağımı ne edeceğimi bilmiyorum.Plânım yok.öylesine oturuyorum. Çay da hazırlamadım kendime. Dolapta yemek namına hiçbir şey yok. Öylesine yazıyorum. Yazmak isteğim de yok ki. Parmaklarım klavyenin üzerindeki harfleri zorlukla bulabiliyor.

    Sinirliyim.çok sinirli…..her şey berbat. Ev aramalıyım. Değişiklik olsun. Bıktım. Her şeyden bıktım.

    09 Ağustos 1999

    Her şey bir toz bulutunun yükselmesi gibi oluverdi. Bir şimşeğin çakması gibi. Hayatımın geri kalan kısmında neler olacak merak ediyorum.

    30 Temmuzdaki yazımda işten ayrıldığımı yazmıştım. Fakat 09 Ağustos öğlesinde yeniden işe başladım. Yel gibiyim. Esiyorum. Mızrak gibiyim.Deliyorum. Deliriyor muyum? Uzun zaman oldu çalışıyorum. Aptallarla ayyaşlar dengesizler cinsi sapıklar karı hastaları  küfürbazlar ile Rusların Kırgızların ve Türklerin bulunduğu bir iş yerinde çalışıyorum. Aylığım 80 dolar. Ağlasam mı gülsem mi bilemiyorum.

    Fabrikada arkadaşla konuşurken yatay ve dikey hararetlilikten bahsettik. Biz hiçbir zaman dikey hareketliliği gerçekleştiremedik. Nasipsizlik işte. Hayatımın sonraki devreleri nasıl olacak acaba . Geleceği çok mu düşünüyorum. Hay aksi şeytan. Düşünce egzersizliğinden hep aynı şeyleri yazmaktan bıkıyorum!

    Şuan yazıları yeni taşındığım evde yazıyorum. Hayatımı ev taşımakla geçiriyorum. Türkiye’de kirada yaşadığımızdan hep ev değiştirdik. Bunun dışında parti binası vakıf binaları ve arkadaşlarımızın evleri vs. Ben ev taşımakta oldukça başarılıyım artık. Hem de ben gerçek bir hamalım. Bilincindeyim her şeyin ve ben bir hamal olarak doğdum ve hamal olarak öleceğim. Takdiri ilahi bu. Bana Allah’tan bir ceza bu. Bir çok günahlarımın karşılığı olarak. Keşke bununla bitse cezam.

    Bişkek’e geldim taşımacılık hala devam ediyor. Hem arkadaşların hem de kendi evimin taşınması. Evimde sadece kendi eşyalarım olsa iyi diğer arkadaşların da eşyaları vardı. Çok zor oldu taşınma çok zor.

    Taşınma zor olsa da yeni evim bir harika. Manzarası çok güzel. Ev yeni tamirattan çıkmış. Oda ve mutfak ve koridoru kağıt kaplamalı. Beyaz kağıt kaplama olduğundan odanın içerisi oldukça aydınlık. Balkonu hele mutfağı bir cennet. İşyerinde zor duruyorum eve gelmek için. Önceki evim kerpiçtendi ve eski bir evdi. Camları yoktu. İyi ki o evi bıraktım.

    Şimdilik her şey çok güzel gidiyor.

  • Dost olarak “Tanrı” yeter

    Yazan : Özcan ATAR

    Dünya gerçekten ağırdır. Mutluluktan uçurduğunda bile size ağır gelir. Belki bir saat belki beş gün sonra hüznün girdaplarında gezinmeye başlarsınız. Ya da dünya olanca ağırlığı  ile üstünüze çöktümüştür. İnsanlar üzmüştür seni, fakirlik ağlatmıştır seni, iş yeri sıkmıştır ruhunu. Belki beş dakika belki beş yıl sonra yüzünüzde mutluluk meltemleri esebilir tekrar. İşte dünya böyle oyalar bizi. Milyarlarca insanı oyaladı milyarlarca insanı oyalıyor henüz görevi bitmedi milyarlarca insanı meşgul etmeye devam edecek. Geçmiş unutulabilir gelecekten korkulabilir, belki şuan en mutlu ya da mutsuz sizsinizdir. Ama bu dalgalı, fırtınalı  dağdağalı gecede nereye yapışalım da bizi oyalayan bu oyundan kurtulalım. Çok basit. Allahın ipi. İnanmak ve onun ipine sımsıkı sarılmakla esrarensiz karmaşık zor oyundan kolaylıkla kurtulabiliriz. İnanç önemli. İnançsızlık bataklığın yutması gibi insanı yutabilir. Siz yutulurken kimse yardım elini uzatamaz size. Kurtuluş iman ipine sarılmakta.

    Tanrı : “ İnançsızların dostu tağutlardır. Tağutlar onları inancın ışığından mahrum bırakıp inançsızlığın karanlıklarına sürükler.”der.

    Şayet üniversiteyi niçin kazanamadım diye kahrolmak istemiyorsak, işsizlik korkusuyla tutuşmak istemiyorsak, sevdiğim insan niçin öldü diye sorgulamak istemiyorsak, neden benim de evim malım yok diye dert küpü olmak istemiyorsak, başkan oldum kral oldum diye böbürlenerek gezmek istemiyorsak kariyer kariyer diye diye bağırırken  asıl kariyer yapılacak yer için çalışmıyorsak, beni beğensinler diye çatlamak istemiyorsak yapacağımız tek şey var o da Allaha inanmak onun ipine sımsıkı sarılmak.

    Dost olarak Allah yeter!

  • İŞSİZLİĞİN YARARLARI

    Yazan: Özcan ATAR

    Paul Lafarque “Tembellik Hakkı” adlı eserinde “hala anlamıyorlar makinenin insanlığın kurtarıcısı olduğunu; insanı aşağılık ve ücretli işlerden kurtaracak olan azat eden boş zaman ve özgürlük veren tanrı olduğunu”

                    Makineleşme ve teknoloji ilerliyorken insanların daha özgür olmaları gerekiyordu ve bu oluyor çünkü makineleşme işsizliği doğuruyor. Peki Paul’un dediği gibi işsizlik bizim anladığımızın tersine güzel bir durum mudur. Bugüne kadar pek çoğumuz işsizliğin insanı bunalıma sürüklediğini, gençleri mutsuz yaptığını, işsizliğin insan fıtratına aykırı olduğunu söyledik ve yazdık. Psikologlar işsiz insanın halini her yönüyle incelediler. İşsizliğin ülkelerin gelişmişlik düzeylerini de belirlediğini biliyordu. Kendimiz de bizzat işsizliğin sıkıntılarını yaşadık. Ama bugün ben işsizliği Paul’un açısından bakacağım.

                    Karınca gibi çalışıyor insanlar özellikle büyük şehirlerde insanların çalışma tempoları en yüksek düzeye çıkmış bulunmakta. Sabah sokaklarda telaşla işe yetişmek için koşuşturan insanlar, akşam otobüslerde balık gibi üst üste eve dönen yorgun bedenler, yorgunluktan kızarmış gözler, düşünceli yüzler görürsünüz. Bu çalışma temposuyla ne zamana kadar yaşarlar acaba dersiniz. Herkes bir telaş bir koşuşturma içinde. “kahretsin!” Dersiniz. Günde 12-13-14  saat çalışan (tabi devlet işçi ve memurları için değil) insanları görünce üzülmekten kendinizi alamazsınız. Kimi kariyer için kimi geçimini sağlayabilmek için kimi karın tokluğuna kimi bir hırs uğruna çok çalışmakta çok. Halbuki insanlar çalışmak için dünyaya gelmediler. Sırf Allahın mükemmelliğini görmek için, kul olduğumuzun bilincine varmak için gönderildik.

                    Kimileri dinin 13-14 saat çalışmayı iyi gördüğünü düşünüyor olabilir. Ama ben asla böyle düşünmüyorum. Din bize sadece geçiminizi idame ettirmek için çalışın diyor. Yoksa saatlerce hiç durmadan çalışın demiyor.

                    Yüksek tempoda uzun zaman çalışan kendine vakit ayıramayan bir insanın ben mutlu olacağına kesinlikle inanmıyorum. Bu tip bir çalışma şekli ne dine ne de insan fıtratına uygundur.

                    O halde biz çalışmanın zararları diye maddeler sıralayabiliriz pekala:

                    1. Allah’tan ayırır

                    2. Dostlardan ayırır.

                    3. Komşuluğu yok eder.

                    4. Vücut sağlığını bozar.

                    5. Sanattan ayırır.

                    6. Akıl sağlığını bozar.

                    7. Kalbi çürütür

                    8. Beynin kapasitesini düşürür.

                    9. Öğrenmeye engel olur.

                    10. Ahlaki bayağılığa götürür.

                    11. Çocuk ve anne arasını bozar.

                    12. Asabi çekilmez insanlar topluluğu doğar.        

                    13. Hırs ve çekemezlik hastalığı çıkar,

                    14. Süründürür.

    Şimdi ey işsizler! Mutluluk sizin hayat sizindir. Tiyatroya sinemaya gidin, kitap okuyun, ailenizle güzel bir kahvaltı yapın.

    Niçin üzülüp  hasta oluyorsunuz sevinin nasıl olsa çalışmak zorunda kalacaksınız.

  • Sadece 45 yıl önceydi

    Sadece 45 yıl önceydi

    Ormanın derinliklerinde

    Yalnız yaşayan güzel çiçek

    Çekinme ortaya çık

    Seni herkes sevecek.

    Gecenin karanlığında

    Korkmuyor musun?

    Güzel gözlerini yumup

    Uyuyor musun?

    (Ölümünden kısa bir süre önce küçük bir çocuk tarafından yazılmış bir şiir.)

    Yıllar önce henüz evlerimizde tv nin elektriğin olmadığı yıllardı. O yıllarda köyümüzde henüz elektrik yoktu, adam gibi bir yol yoktu,  tv yoktu. Almanya’dan biri gelmişti köyümüze de o bir video getirmişti yanında. Videonun enerji kaynağı da arabanın aküsüydü. Her akşam bir Türk filmi koyardı ve bütün köylüler kahvehaneye doluşurduk o filmleri izlerdik. Sezercik falan. Kadınlar da gelirdi onlar kahvehanenin çatısına otururlar oradan seyrederlerdi. Bizim için o filmler apayrı bir dünyaydı. Akşam film seyredeceğiz diye heyecanlanırdık.

                Evlerde ışık da yoktu. Kadınlar erkekler hep beraber bir odanın içinde bir  gaz lambasının önünde otururduk. Kadınların ellerinde oyaları olurdu. Hem konuşurlardı hem o lambanın önünde el işi yaparlardı.  Çocuk yaşımda insanların gölgelerine bakardım da hayallere dalardım. Şimdi düşünüyorum da  ne güzel günlermiş o günler.

                Elektrik yoktu o zamanlar ancak o dönemlerde lambanın önünde yazdığım okuduğum her şey büyüleyici bir şekilde aklımda kalmış. Bence ışıklı ortamlarda okunan kitaplar akılda kalmıyor. Biz kitabı okurken aslında en sağımızı en solumuzu da görüyoruz. Bu da dikkat dağınıklığına sebep oluyor. Halbuki gaz lambanın önünde kitap okuduğumuzda dikkatimiz sadece okuduğumuz objede toplanır. Onun için Osmanlılar zamanında dikkat ettiyseniz ders çalışma ortamları hafif ışıklıdır. Öğrenciler ders çalışırken düz duvarları karşılarına alarak çalışırlarmış.

                Köyden kasabaya geldiğimizde bir akşamüstü kasabaya sinema gelmiş diye duyunca kız kardeşimle beraber sinema seyretmeye gittik. Dışarıda bir on kişi vardı oturduk beyaz perdenin önünde bir film seyrettik. Film galiba Cüneyt Arkının oynadığı bir filmdi. Gece saat 1 olmuş da farkına varamamışız. Babam geldi ikimizi aldı eve götürdü. İlk sinemayı böyle seyretmiştim.

                Babam eve televizyon aldığında yıl 1980’di. Her akşam komşuların pencerelerinden TV seyretmekten kurtulmuştuk. Televizyon geldi kurduk (mu?) ama görüntü yok. Belki gelir diye ailecek sabaha kadar oturduk. Ama nafile. Televizyon ITT Schauplorenz (yazılışı yanlış olabilir) idi. Sabah oldu babam onu değiştirdi Philip marka tv. Aldı. Siyah beyaz tabi. O tv bozulmak bilmedi de ondan bir türlü kurtulamadık. Yıllarca renkli tv al diye babama yalvardık da nihayet renkli TV aldık.

                Tüm bu anlattıklarım öyle 60 yıl önce değil sadece 45 yıl öncesine ait. Şimdi ışıl var sokaklar ışıl ışıl evlerimiz ışıl ışıl ama ama hayallerimiz de öyle ışıltılı mı bilmem. Hiç olmazsa şöyle bir haftalığına elektrikler olmasa da şöyle ruh dünyamıza odaklansak. Beynimizin derinliklerinde beyaz hayaller kursak diyorum.