Etiket: Avrupa

  • Ali Suavi (1839-1878) : Türkler

    Ali Suavi gibi cevval bir gazetecinin bir makalesini sunuyorum. Makalenin yazıldığı tarih 1869 : “Avrupa’da ırk meselesi vardır. Yani bir milletin kabiliyet ve yeteneğine hükmetmek için bağlı olduğu şubeye bakma inancı mevcuttur. Bu görüş sahiplerinden bazı tanınmış kişiler, Türkleri zihinsel çalışmalardan yoksun, sadece kaba bir kahraman gibi değerlendiriyorlar. Bu değerlendirmenin yanlış olduğunu göstermek isterim. Öncelikle Türk’ü kısaca tarif edeyim:
    Türk, aslında Maveraünnehir’de, Çin’in kuzeyine doğru yaşayan Yafes’in soyundandır. Türk ve Tatar’ın zaten bir aileden olduğu kesindir. Bunlar ile Slav, Avar, Bulgar ve Çud ve Finliler hep İskitler içindedir. Herodot (Kitap 4-5), İskitler’in her milletten daha yeni olduklarını bizzat kendilerinden naklederse de Latin tarihçi Cüstiyen (Kitap 2 Bölüm 1), İskitlerin kendilerinin Mısırlılardan daha eski olduklarını iddia ettiklerini anlatır ve bunu bazı yönlerden doğrular. Türk isminin kaynağı hakkındaki görüş ayrılığı bilinmektedir. En doğru görüş, bir hanlarının isminden alınmış olduğunun düşünülmesidir. Çin tarihçileri ilk Türk hanını “Tuku” adıyla yazarlar. Arada “r” harfiyle telaffuz edilen çoğu kelimede Çin dilinde “r” harfi düşer ve bazen “l”ye dönüşür. Örneğin Türkler “Pars” derler, Çinliler “pâs”. Türkler “torun” derler, bunlar “tolun”. Buna bakılırsa “Türk” ile “Tuku”nun aynı isim olması uzak değildir. Anlamca da buna işaret vardır. Çünkü Tuku kelimesini Çinliler “köpek” ile açıklarlar. Perslerin İskitlere “sek” (köpek) ismini vermesini Herodot (Polimli 64) nakleder. Herodot dördüncü kitabında der ki: “Bunlar bir han isminden alarak kendilerine ‘sıkolo’ derler. Yunanlar ‘sıkleş’ ismini verirler”. Sıkolo kelimesini Darsun haşiyesinde “Slav” ile açıkladı. Bu sıkolo kelimesinin “kolo” ve hanın isminin “Kuluhan” olmasını sanıyorum. Türkler sonradan asıl yerlerinden çıkıp İran’a, Anadolu’ya, Rumeli’ye ve Mısır’a inmişlerdir. Fethettikleri yerlerde birçok hükümet hanedanı bıraktılar. Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılar o hanedanın meşhurlarındandır. Türk’ten nice büyük boylar gelmiştir. Hazar, Kazak, Uygur meşhur boylardandır. Macarlar da Osmanlılar gibi Uygur’dandır. Türk’ün hala mevcut kısımları şunlardır: 1) Osmanlılar, 2) Özbek, 3) Türkmen, 4) Sibirya Tatarları, 5) Kırgız, 6) Yakut ve Çuvaş.

    (daha…)
  • ERKEKLİK NEDEN ÖLDÜ? Maskülenlik (Erkeklik) Krizi (Bunalımı)

    Ülkemizde boşanma oranı artık %50’nin üzerine çıktı. Sadece ülkemizde değil; Avrupa’da ve Amerika’da da boşanma oranları %50’nin üzerinde seyrederken, özellikle Belçika %70 boşanma oranıyla dünya rekoruna imza attı. Bin nüfus başına evlenme hızı Avrupa Birliği genelinde 3,2 ila 3,9 arasındayken; Türkiye’de bin nüfus başına evlenme hızı yaklaşık bunun iki katı olsa da nüfus artış hızı için bu sayı yetersizdir. Türkiye’de kadın başına çocuk sayısı artık 1,49’a düştü ki bu da nüfus artışını bırakın, nüfusun yenilenmesi için kritik eşik olan 2,1’in oldukça altındadır.

    (daha…)
  • Türk imgesi

    Yazan: Özcan ATAR

    “Batı” diyor İlber ORTAYLI “hızlı değişim gösteren bir medeniyet.” Diğer toplumlar değişim süreçlerini tamamlayamıyorsa Batıya göre daha yavaş olmalarıdır. Gerçekten bugün için Amerika değişimin baş aktörü olarak görülüyorsa da sonuçta ABD Batının bir ürünü olduğundandır.

    Sultan Abdulmecid Efendi zamanında Osmanlı Avrupa Milletleri topluluğunun üyesi olmuştu.

    İngiltere tarafından Osmanlı Sultanı Abdülmecid’e özel statüde verilen ve İngiliz görevliler tarafından getirilen Dizbağı Nişanı, 12 Aralık 1856 tarihinde İstanbul’da Kraliçe adına İngiltere Büyükelçisi Stratford Canning tarafından takdim edildi. (Belleten-Nisan 2016, Cilt 80 – Sayı 287 Sayfalar: 157-176)

    Osmanlı padişahlarınca nişan verilir, fakat alınmazken ilk defa o, Fransız İmparatoru III. Napolyon’un “Légion d’Honneur” nişanını kabul ederek bu geleneği de bozdu. Yine bu vesile ile Fransız elçisinin 4 Şubat 1856’da verdiği baloya katıldı. (https://islamansiklopedisi.org.tr/abdulmecid)

    Sultan Abdulmecid Efendi zamanında Osmanlı Avrupa Milletleri topluluğunun üyesi olmuştu.

    İngiltere tarafından Osmanlı Sultanı Abdülmecid’e özel statüde verilen ve İngiliz görevliler tarafından getirilen Dizbağı Nişanı, 12 Aralık 1856 tarihinde İstanbul’da Kraliçe adına İngiltere Büyükelçisi Stratford Canning tarafından takdim edildi. (Belleten-Nisan 2016, Cilt 80 – Sayı 287 Sayfalar: 157-176)

    Osmanlı padişahlarınca nişan verilir, fakat alınmazken ilk defa o, Fransız İmparatoru III. Napolyon’un “Légion d’Honneur” nişanını kabul ederek bu geleneği de bozdu. Yine bu vesile ile Fransız elçisinin 4 Şubat 1856’da verdiği baloya katıldı. (https://islamansiklopedisi.org.tr/abdulmecid)

    Batı dediğimiz zihniyetin coğrafi izdüşümü nereden nereye olduğuyla ilgili pek çok görüş var İsmet ÖZEL, Pireneler’in doğusu, Alpler’in kuzeyi ve Ren Nehrinin batısında kalan bölgede, bu medeniyetin biçim aldığı ileri sürülebilir. Özel’e göre, Londra ve Paris Batı Medeniyeti’ne ruhunu veren iki temel kaynaktır der. Evet belki  yakın tarih için bu tespit doğru olmuş olsa bile Romalılara kadar inildiğinde bu coğrafi alan saptaması daha da genişletilebilir. Hatta Anadolu’nun Hititlerden beri gelen gelişim dönüşümü takip edildiğinde Osmanlıları da en son aşamada bir BATILI diyebiliriz. Kimileri için ve özellikle Avrupalılar için bu durum asla kabul edilmez fakat onların kabullenmesinden ziyade tarihi belgeler çok çarpıcı sonuçlara doğru götürüyor bizi. Metafizik anlamıyla Batı zihniyeti şeytan tarafından Bilim sopasıyla çarpılmıştır ve hala bu çarpılmışlığın etkisinden kurtulamamıştır. Hakeza Doğu  – ki Doğu Batıya göre Türkiye’den başlar ki bu kesinlikle yanlış- da şeytanın müzmin kadercilik sopasından çok hem de çok fazla payını almıştır ve almaya da devam etmektedir.   

    Filmlere baktığımızda hız konusunda Avrupa filmlerinin hızlı aktığını Doğu filmlerinin yavaş aktığını -istisnai durumlar dışında- bariz olarak görürüz. Evet Batı hızlı değişen ve bu anlamda dünyaya yön veren bir zihniyet ya da Medeniyet. Tüm dünya onlara yetişmek için her daim koşmada. Uzak Asya filmlerinde Batıya benzeme rekorlarını açıkça görmekteyiz. Ancak Hint filmlerinde Orta Asya filmlerinde ve elbette Arap ve Afrika filmlerinde bir direniş az da olsa görülmekte. Batının yaydığı algılar dünyasında bocalayan büyük kitleleri uzaydan seyretseydik. Üzülür müydük?!

    Sersemletilmiş Türkiyem ne zaman bu halden kurtulur bilinmez. Karmaşık değil çok karmaşık olan Türkiye’nin kendine gelme tarihi belki de hiç olmayacak. Bu coğrafyada bir milletin kendine gelmesi çok zor. Belki de kendindedir. Fakat bizim kendiliğimiz bu şekildedir.  Belki de biz buyuz ve belki de dünyanın sonuna kadar böyle karmaşık olacağız.

    Bu topraklarda yüzlerce binlerce oluşum yaşanmış. Ve bizim Anadoludaki tarihimiz bir görüşe göre 4-5 bin yıl. Türklerin Malazgirt ile Anaolu’ya girmesi kitlesel çokluğu ya da kitlesel bir göçü yoğunluğunu sembolik olarak gösterilmesinden ibaret olabilir. Ya da zaten var olan süreğenliğin belli bir kesiti. Türkler zaten Anadolu’ya binlerce yıl öncesinden gelmişlerdi. Bu tez doğru olabilir mi? Olabilir. Hayır Türkler Anadolu’ya öyle 5 bin yıl önce değil 1000’li yıllarda akın akın gelmeye başlamışlardır tezi doğru mudur? Olabilir.  Fakat sonuçta Türkler tam anlamıyla Batılıdır. Fakat Müslüman(mı)dır. Bir batılının zihninde tüm Türkler Müslümandır. Müslümansa kesinlikle Türk’tür. Bir batılının zihninde Müslümanlık kötüdür dolayısıyla Türkler vahşidir kötüdür.  İlginç olan diğer milletten müslümanlar da Türkleri iyi olarak görmezler.  Araplar Türkleri Yecüc Mecüc, vahşi, medenitten uzak olarak görürler Şumâma b. Aşras şöyle der: “Eğer onların memleketlerinde peygamberler ve filozoflar yaşayıp da bunların fikirleri kalplerinden geçse, kulaklarına çarpsa idi sana Basralıların edebiyatını, Yunanlıların felsefesini, Çinlilerin sanatını unuttururlardı”. İslam kaynaklarında oldukça yaygın olarak Türklerin en savaşçı boyu olarak Oğuzlar gösterilir. Hudûdü’l-Âlem’de de onlar mağrur yüzlü, huysuz, kötü niyetli ve hasetçi insanlar olarak tasvir edilirler. İbn Fadlan ise Oğuzları,“Güç şartlar altında yaşayan, herhangi bir dine inanmayan, yollarını kaybetmiş eşekler gibi oradan oraya savrulan bir topluluk olarak tanımlıyor. Daha pek çok yazılan çizilen var da sonuç olarak Türkler korkulan ve istenmeyen bir millet olagelmiştir diğer Müslüman milletlerin gözünde. Peki Batılıların zihninde durum nasıl ? daha vahim!Viyana piskoposu Johann Fabri’ye göre “Dünyada yaş ve cinsiyet ayrımı yapmadan çocuk yaşlı herkesi kesen, hatta ana rahmindeki bebeği bile katleden Türkler kadar acımasız ve kaba bir ırk yoktur”  Türklerin hakkında dinsiz, kaba, zalim, vicdansız, kadınlara kötü davranan, rüşvetçi, kadın düşkünü, çok eşli yaşayan, cahil, gaddar, despot gibi çizilen olumsuz imajlar özellikle kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle kuşaktan kuşağa yayılmaktadır.  (Avrupa Basınında Türk İmajı: 2017 Türkiye Anayasa Değişikliği Referandumuöncesi Onlıne İngiliz Basınında Türkler Selver Mertoğlu).

    Avrupa Konseyi’ndeki Türk delegelerinden biri 1949’da ilk defa Strasbourg’a gittiği zaman, bir Batı devleti delegesi yanma gelip ciddi ciddi, Türklerin o zamana kadar “kuyruklu”olduklannı sandığını söylemiş. Bunu, bana kendisi anlattı.Kuyruklu olmadıklanna nasıl inandığını doğrusu anlayamadığımıda burada belirteyim.

    Yüzyıllar boyunca Türkler, Hıristiyanlığın ve Avrupa’nın korkulu bir düşü olarak almışlardır. Ortaçağ boyunca salgın hastalıklar, seller, depremler, Türkler ve Tatarlar, Tanrının günahkârları cezalandırmak için dünyanın başına musallat ettiği afetler olarak anılmıştır. XVI. yüzyılda Martin Luthre, “Dünyadan, ten zevkinden, Türklerden ve Şeytandan” kurtulmak için dua ediyordu. Tarihte pek az halka böyle anılmak nasip olmuştur. Batı dillerinde “Türk” sözcüğü, her türlü şiddet ve vahşetin simgesi durumuna gelmiştir: “Sevgilim yanımdan geçmeye görsün, İşi-gücü bırakıyorum (Öyle candan seviyorum ki), Ustam Türk gibi bitiyor başımda, Acımadan dövüyor beni.” Ben bile çocukluğumda yaramazlık yaptığım zaman,

    “Bir Türk yumurcağı gibi hareket etme!” diye azarlandığımı hatırlarım.

    Tarihten gelen tutumlar, Türklerin Avrupa Konseyi, NATO ve öbür Batı örgütleri içinde  bizimle kaynaşmasıyla, kuşkusuz giderek güçlerim yitirmektedir. Yine de bazı kimselerin Türkler üzerine garip fikirler besledikleri görülüyor. Sözde, Türkler, çocuklar yiyen, kavuklu, sayısız kanlan ve cariyeleriyle divanlarda bağdaş kurup oturan, kıvırcık saçlı yamyamlardır.

    Türk istilâsından soma Anadolu’da geçen olaylar üzerine çeşitli teoriler vardır. istilâcıların, yöresel halkla aralarında ne derece yaygın bir biçimde evlendikleri söz konusudur. Bir şey, akla açıkça yatkın gelmektedir. Anadolu’nun Türklerden

    önceki halkı, kaba-taslak söylemek gerekirse Hurilerden öncekiler, Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Keltler, Yahudiler, Yunanlılar, Romalılar, Ermeniler, Kürtler, Moğollar ve

    Allah bilir daha niceleri, yerlerini asla Türklere bırakmamışlardır. Asya’dan gelen bir avuç Türk, kendilerini hazır olanlar arasına katmış, böylece bir Anadolu karışımı, aşağı yukarı önceden neyse, öylece sürüp gitmiştir. Bütün sorun, kalabalık olan Anadolu halkının Türkleri içerip, arasında eritmesi gerekirken, sayıca az Türklerin, yerli halka damgasını basacak derecede güçlü çıkmalarıdır. Bunun sonucu olarak da, önceden var olan kavimler, Türkçe konuşan Müslüman bir halk durumuna dönüşmüş, o dönemden sonra “Türkiye’de yaşayan Türkler” olarak tanınmışlardır. Bu demektir ki, modern Türkiye’nin halkı, bir önceki paragrafta belirtilen ırkların, yüzyıllar boyunca aralarında karışmasından oluşmuştur. Elbette ki, ırk kuramları aslında hiçbir şey ispatlamaya yaramaz. Türklerin de, İngilizler kadar karışık bir ırk olduğunu ileri sürmek, ilk bakışta hiçbir sonuç getirmeyebilir. Ama, tartıştığımız soruna yine bir ışık tutabilir:Yani, Türklerin Avrupalı olup olmadıkları sorununa. Modern Türk halkını oluşturdukları anlaşılan Hitit, Frigya, Yunan, Roma, Ermeni ve Kelt karışımı, hiç de bir “Asyalı” karışımı değildir. Söz konusu kavimler ayrı ayrı incelenecek olursa, Anadolu kanşırnının “Doğulu” olduğu kadar “Batılı” da sayılabileceğini ortaya çıkar. Türkiye Türkleri kendilerini etnik yönden Avrupalı saymakta pek çok ulustan daha haklı olabilirler. Bu teoriler, Türkiye Türkleriyle, Sovyetler Birliği’nde ve Batı Çin’de yaşayan Türk halkları arasındaki büyük farklardan doğmaktadır. Onlar, Asyalı tipine çok daha yakındırlar. Asya Türklerin çekik gözleri, sivri elmacık kemikleri, sarıya çalan tenleri vardır. Anadolu Türkleri ise etnologlarca beyaz

    ırktan olduğu kabul edilmektedir. Bugün Türkiye’de, Moğol tipine pek az rastlanabilir. Bu rastlanan kişi de, ya bir Türkmen göçmeni, ya da Orta Asya göçebesidir. ( Kaynak : David Hotham, Dizgi – Yayımlayan: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. Baskı: Çağdaş Matbaacılık ve Yayıncılık Ltd. Şti. Ekim 2000)

    Türkleri Yecüc Mecüc gibi kuyruklu bir hayvan gören milletlerin bize kattığı en büyük değer : Öngörülemez ve Benzersiz olduğumuzun bilince varma duygusudur.   Bilmiyorlar ki Türk :“Üst sentez bir medeniyettir”  onun içindir ki bu millet hiç sersemlikten kurtulamaz. Türkiye’de her düşünce vardır, her tür müzik vardır, her tür giyim vardır, her tür insan tipi vardır ama galiba tüm bunların birleşimini en tepeye çıkaran ve her şeyi Türk Medeniyetinde eriten “TÜRKÇE”dir.

  • En Eski Kur’an Araştırmaları-II (Oryantalistlerin Kur’an Araştırmaları)

    Yazan : Tayyar ALTIKULAÇ

    Konu: Oryantalistlerin Kuran Araştırmaları

    Hiç şüphe yok ki, Kur’an-ı Kerim’in güvenilirliği meselesi, Kur’an tarihi ile meşgul olanların üzerinde en çok yoğunlaştığı konuların başında gelir. Aslında bunun, sadece Kur’an tarihi ile meşgul olanlar için değil, tüm Müslümanların inanç dünyaları için hayati derecede önemli olduğunda şüphe yoktur. Ancak Müslüman araştırmacılar konuyu “onun bir harfinin bile değişmediği” inancı ile ve ilgili rivayetleri yeterince kritik etmeden ele alırken, oryantalistler genelde şüpheci bir yaklaşımla araştırmalarını sürdürmüşlerdir. Ama onların içinde “Tevrat ve İncil gibi Kur’an’ın da zaman içinde değişikliğe uğradığı peşin hükmüyle gayret edenler de eksik olmamıştır. Yine bunlar içinde Hz. Peygamber’e hayranlığını ifade eden ve Kur’an’ın üslubunun erişilmez olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi, Kur’an’ın Tevrat ve İncil’den alıntılarla meydana getirildiğini ileri sürenler, hatta “Hz. Muhammed’in gerçek hayatta var olup olmadığını” tartışanlar da yok değildir.

    (daha…)
  • OSMANLI DİVAN ŞİİRİ-IV

    Yazan  : J.W.GİBB 

    Kitap : Osmanlı Şiir Tarihi

     Türklerin İranlılardan öğrendikleri tasavvuf felsefesi bu düşünceler üzerinde gelişir ve yüzyıllarca şiirlerinde yankılanır. Mutasavvıf şairlerin dilinde Allah sevgili (maşuk), insan ise âşıktır.  Aşığın sevgilisinden ayrılmaktan dolayı duyduğu elem imajının altında ruhlar âlemine duyulan özlem feryatları yükselir. Sevgilinin acımasız bîgânelik sembolü ile ifadeye gelmez güzelliğinin kısmen de olsa bir an kendilerine aşikar olmasıyla kendilerinden geçmiş aşıklar, zaman zaman ruhlarını aydınlatan, kendilerini bir an gerçekle yüz yüze getiren, sonra varlığı fark edilmeden kaybolan anlık parlayıp sönüşleri tasvir ederler. Şairler, her şeyde hazır ve nazır olan, özellikle de ahsen-i takvim olan insanda Allah’ın varlığını temaşa ederler. Bu itibarla Allah’ın, en mükemmel tarzda zuhur ettiği insanı sevmek ve takdir etmek güzel bir şeydir. Hatta güzel bir yüzde akseden (bizzat Allah’ın cemal sıfatı) ve aşığın gözüyle gören Allah’tan başkası değildir. Böylece tecelli tamamlanmaktadır.

    Ahdi Misak (Bezm-i Elest ), sufizmin bu mistik yönüyle örülmüştür. Kur’an’da geçmektedir; daha mevcudat yaratılmadan Cenabı-ı Hakk’ın ruhlara “Elestü bi Rabbiküm? Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına ruhlar, “Kâlû bela, evet Rabbimizsin” cevabını vermişlerdir. Şairler, zamanın başlamasından önce yapılan bu misakın yankılarını daima ruhlarında hissetmişler, daima bununla uyum içerisinde olmaya gayret etmişler; sonsuzluğun bu elest şarabıyla sarhoş olmuş, vecde gelmişlerdir.

    Şairler
    İlk sufiler, çağdaşları olan aşk ve şarap şairlerinin kullanmakta oldukları ifade şekillerini almışlar bu suretle kendilerine adapte ettikleri terimlere tasavvufi bir anlam yükleyerek sembolik bir dil teşekkül ettirmişlerdir. Mesela, şarap tasavvufi aşk, şarap tüccarı şeyh, meyhane tekke, Sevgili Allah, seven (âşık) ise insandır. Birtakım izahlarla bu kelime hazinesi çok daha işlenmiş ve mükellef bir hale getirilmiştir; Öyle ki şair tarafından anılan her obje bir felsefi veya tasavvufi kavramın simgesi olmuş; mesela, sevgilinin yanağı kainat,saçları Allah’ın sırları vb.

    Hafız üzerinde birçok yorumlar yapılmıştır ve şairin eserlerinin hepsi tasavvufi açıdan şerh edilmiştir. Fakat onun ya da benzer başka bir şairin bu tür mısraları, sistematik olarak açıklandığı gibi düşünüp düşünmedikleri son derece şüphelidir. Bununla birlikte bu sembollerin gölgesi hiçbir zaman bütünüyle çekilmemiş müphem bir yadigâr olarak Türk şiirinin her safhasında varlığını muhafaza etmiştir.

    Şairin mizacında tasavvufun ya da materyalizmin hâkimiyetine göre şairin eserinde de ya sembollerle ya da kelimesi kelimesine verilen anlam hâkim olacaktır. Bir kaide olarak her iki öğe de incelikle işlenmiş ve birbirine karışmış olduğundan bazen biri ön planda olurken diğeri geri planda kalacaktır. Dolayısıyla bu şiir his ve his ötesi arasında akıp gider; aşk ve güzellik en cazibedar kıyafetleriyle ve en güzel biçimde sunulur, fakat bu takdim öyle mahirane yapılır ki, okuyucu istediği gibi yorumlamakta serbesttir. Daha önce de ifade edildiği gibi işret ehlinin hoşuna giden aynı şiir bir dervişi de vecde getirir. Bunların yanı sıra söz ustası, sanatkârı olan birçok şair vardır; eserlerini süslemeye değer gördüklerini alırlar ve arzu edilen estetik tesiri meydana getirebilmek için mısralarına yerleştirirler. Türk şairleri arasında gerçekten mutasavvıf olan ve bütün güçlerini, akidelerinin tarif ve şerhine harcayan birçok şairin bulunmasının yanı sıra büyük bir çoğunluğunun da  sadece tasavvufi fikirler ve terimlerle oynadığı akıldan çıkarılmamalıdır. 

    Türkler, İran şiir sistemini aldıkları zaman bu fikirlerin ve terimlerin çoğunu kullanıma hazır halde buldular ve şairler için birer stüdyo malzemesi görevi gören aynı şekilde elde edilen birçok şeyle birlikte, durumun icap ettirdiği ölçüde bunları eserlerine yerleştirdiler. Bu tür akide (doktrin)lerin İslam tevhidiyle at başı gelişip serpilmesi biraz tuhaf görünebilir.

    Aslına bakılırsa İslam (biz Batılıların) zannettiğimiz kadar katı bir din değildir; Kur’an’da ve hadisler içerisinde tasavvufi yoruma açık pek çok ifade bulunmaktadır ve istisnasız bir şekilde İslâmî tebliği kendilerine görev edinen sufiler de bu yorumlarla konumlarını kuvvetli bir şekilde takviye etmişlerdir. Fakat gözlemlerimiz sonucunda daha sonra ortaya çıkacak olan ve garip görünen birçok şey gibi bunu da layıkıyla anlayabilmek için İran istidadının hakiki tabiatına ilişkin bazı hususları bilmemiz gerekmektedir.

    Asya Kaynaklı fikirler  üzerinde oldukça derinleşen bir mütefekkir yazar14 tarafından ifade edildiği gibi, Avrupalılar hemen hemen şuursuz bir şekilde inançlarına aykırı ne olursa olsun inkar ederek kavramlara bir mütecanislik verirken Doğulu;  insan zihninin algılayabildiği her düşünce kırıntısını muhafaza etmekte daha titizdir.

    Avrupalıların çok sevdiği her şeyin harfi harfine olması Asyalı için, hayalin ötesine açılmaktan alıkoyduğundan ıstırap vericidir. Farklı teoriler ve birbirleriyle mutabık kavramlar aramaya çalışmadığı gibi böyle bir girişimin ne menfaat sağlayacağını da anlamaz. Bu farklı fikir ve teoriler onun için sonsuzluğa farklı yönlerden açılan pek çok farklı pencere demektir. Bu sebeple sonsuzlukla iştigal ederken sınırlandırmalara tahammül eder. Batı Asya, ilk asırlardan beri her çeşit fasit dinî teorilerin yuvası olmuş, bunların hiçbiri de tamamıyla unutulup yok olmamıştır. Şöyle ya da böyle tadil edilerek ya da kılık değiştirerek tekrar su yüzüne çıkmış yüzyıllar boyunca sayısız dinî ve felsefî sistemler doğurup şu veya bu şekilde yaşatmaya devam etmiştir. Bu sebeple ruhiyatla (Batınîlik) ilgili şeyleri elde etme ve öğrenme gayesinde olan bir doğulu düşünürün zihninde, kabul ve tasdik ettiği dininin bir kısım esaslarına aykırı olduğu kadar, mezkûr sistemlerin birbiriyle de çelişen birçok parça buçuk kısımları yan yana varlıklarını sürdürmüşlerdir.

    14.  GOBINEAU (Comte de). ( ‎LES RELIGIONS ET LES PHILOSOPHIES DANS L’ASIE CENTRALE. Troisième édition.)‎