Etiket: düşünmek

  • Kendi Huzurlu Limanımı Koruma Çabasındayım

    Yazan : Özcan ATAR

    Dağdağalı bir ortam… Her yer cayır cayır yanıyor ve ateş bana da yaklaşıyorken, elimde o ateşi söndürmek için döktüğüm küçücük bir kova su. Olmayacak, biliyorum. Tek çare koşmak; olabildiğince uzaklaşmak! Dizilerden, filmlerden ve etrafımızı kuşatan o anlamsız gürültüden nasıl azade kalabiliriz? Tüm bu hengâmede kendi huzurlu limanımı nasıl koruyabilirim?

    Bugün bakıyorum da, Murat Soyer gibi birkaç sağduyulu sesin dışında kimseden bir itiraz yükselmiyor. Türk dizilerini –yabancı yapımlarda da sapkınlıkların çıkacağını tahmin etmeme rağmen– artık neredeyse hiç seyretmiyorum. Bizim yerli yapımlarımız çok daha ağır bir yıkım vadediyor; sanki insanlığın kalbine, bizzat Türkiye’den kurşun sıkılıyor. Ne muazzam ve sapkın bir güçle karşı karşıyayız.

    Yabancı dizilerdeki o distopik dünyaları, örneğin *The Last of Us* gibi yapımları, bir nebze “dışarıdan bir ideoloji” olarak görüp mesafe koyabilirim. Fakat kendi toprağımızdan çıkan hikâyelerin; aile mahremiyetini hiçe sayan, sadakati alay konusu yapan ve o insani dediğimiz vakur duruşu yerle bir eden senaryolarla dolması, tam bir “içeriden saldırı”dır. Bu gücün en tehlikeli tarafı, kötülüğü “kötü” olarak değil; “modern, özgür ve kaçınılmaz” bir gerçeklik olarak sunmasıdır. Kelimelerin içi boşaltılıyor; “Aşk” denilen o mukaddes kavram süfli heveslerin kılıfı haline getirilirken, “haysiyet” ise “gericilik” etiketiyle dışlanıyor. İşte bu, aklın ve onurun bizzat kendisine sıkılan o meşum “kurşun”dur.

    Millet olarak bir akıl tutulması ya da öğrenilmiş bir çaresizlik içindeyiz. Maddi olarak kıskaca alındığımız gibi, duygusal olarak da sistemli bir şekilde yozlaştırılıyoruz. Her yönden olumsuzluklarla çevriliyiz ve nefes alacak alanımız kalmadı. Bu sızlanmayı sadece şikâyet olsun diye yapmıyorum; halimizin vahametini tam manasıyla kavrayalım istiyorum. Çareler içinde biçare kalsak da, sormadan edemiyorum: Düşünme özgürlüğümüze kim, nasıl pranga vurabilir? Hiç mi düşünmüyoruz?

    Bugün herhangi bir Türk insanına “araba, fındık, et, kayısı, balık, ev” kelimelerini yan yana söyleseniz, alacağınız tek cevap “fahiş fiyat” olacaktır. İnsanımız iki erk arasında hırpalanıyor: Devlet ve serveti elinde tutanlar. Şayet bu iki güç işbirliği yapıyorsa, mustazafların nidalarının karşılığı, kuşkusuz aşkın bir güç tarafından zamanı geldiğinde verilecektir. Dünyanın tam ortasına sıkıştırılmış bir milletiz; bilişsel ve duyuşsal saldırıların haddi hesabı yok. Bugün sokağa çıkıp sadece “haber” deseniz, karşılığında duyacağınız tek kelime “şiddet” olacaktır. Öldü, dövdü, sövdü, kesti, doğradı… Başka haber yok. Ben bu dayatılan gerçekliği reddediyorum!

    Bu kuşatmanın ortasında, limanımı terk etmiyorum. Belki o büyük ateşi elimdeki bir kova suyla söndüremem ama o suyun safında durmaktan vazgeçmeyeceğim. Tepkisizliğimize ve kabullenmişliğimize boyun eğmeyi reddediyorum. Çünkü biliyorum ki; her şeyimize kilit vursalar da, hakikati arayan düşünceye pranga vuramazlar. En büyük sığınağımız, bu kuşatmayı reddeden onurlu bir akıl ve henüz kirletilememiş o içsel limanımızdır.

  • Bakmak,Anlamak,Görmek

    Bakmak,Anlamak,Görmek

    Yazan : Özcan Atar

    İster Allah’a inanın isterseniz inanmayın beyninizde pek çok soru sizi oyalar. Her gün bir çıkmazı açmak için uğraşırsınız. Zaten bizden istenen de bu. “ Ne kadar az düşünüyorsunuz!” 

    İnsanlık dünyada var olduğundan beri varlık yokluk Allah insan dünya ilişkileri sorgulanır. Çözümler aranır. İslam mutasavvıfları Hıristiyan veya diğer inançlardan insanlar Allah ve insan ve dünya üzerinde çok sözler söylemişler ciltler dolusu kitaplar yazmışlardır. Bu meleklerin yaptığı bir hareket değildir. Aramak araştırmak düşünmek ve yazmak. Müthiş bir şey. Allah aranıyor. İnsanlar düşünüyor. Allah nerede? Allah nasıl bir şey? Biz kimiz? Hemen eller kalemlere sarılıyor. Gözler yumuluyor beyin faaliyette! Yazılıyor okunuyor. Harıl harıl milyarlarca yıl bu eylemler devam ediyor. Allah bize sevgiyle bakıyor bizim onu araştırmamızı seyrediyor yazsınlar okusunlar diye araçları gereçleri de bize temin ediyor bizi de yazacak düşünecek ve okuyacak şekilde dizayn ediyor ve onu anlama noktası olan “kalbi” de içimize yerleştirmiş ki aklınız yetmeyecek beni ararken siz kalbinizi dinleyin demeye getiriyor. Veeee, bütün insanlara : “ Oku! Seni ortaya koyanı düşünerek. O seni bir alaktan ortaya çıkardı. Haydi oku! O kullan diye her şeyi sana verdi cömertçe. Kalem verdi yaz diye. Bilmediklerini de öğretti….” “ …konuşmayı öğretti…” 

    Muhyiddini Arabi diğer boyuttan bilgiler sızdırmıştır insanlara. İnsanlar madde gerçeğini tam kavrayamadıklarından onu hor görmüşler ona eziyet etmişlerdir. Hatta mezarı bile silinip gitmiştir. Kaybolan mezarını Zembilli Ali Efendi yardımıyla Yavuz Selim Sultan bulmuş ve oraya bir türbe diktirmiştir. İstanbul ele geçirildiğinde de Akşemseddin yardımıyla Fatih Sultan Mehmet peygamberimizin arkadaşı Ebu Eyyub Ensari’nin mezarını bulmuştur. Osmanlılar sadece yer işgal edip insan öldürüp yaşamamışlardır tam tersine cami hamam dershane yapmışlar gittiklere yerlere ilim, iyilik, güzellik taşımışlardır. Yoksa kuru kuraya savaşma güdüsünü tatmin için bir çok zorlukla uğraşmamışlardır. Allah düşüncesinin derinliğine vakıftılar. “madde” sırrını keşfetmişlerdi. İnanmıyor musunuz o halde: 

    İmtisali cahidu fillah olubtur niyyetum 

    Dini mübini İslamın mücerret gayretudur gayretum 

    Osmanlılarla ilgili yazılmış tarihi yazılara objektif bir gözle bakmanızı tavsiye ederim özellikle de seyyahların yazılarını. 

    Muhyiddin Arabi ve diğerleri “madde”nin sırrını çoktan çözmüşlerdi. Ancak bunu ifade etmekte zorlandılar.belki onlar iyi anlattılar da biz onları anlamakta zorlandık. Bunun farklı nedenleri olabilir. Onları anlayacak bilgi birikimine haiz olamayışımız, onların kullandıkları dili anlayamayışımız, onlardan yapılan çevirilerin kötü olması vs. tabi onları tam kavrayamamak bizde bir mantık kirlenmesi, anlamsız bilgi parçacıklarının birikmesine sebep oluyor. Yapılan tercümelerde sözcüklerin bazılarını çevirmek zor oluyor. Arapça sözcüklerden kurtulup parçayı anlayamıyoruz. Mesela, Mevlanayı, Arabiyi anlayabilmek için şu sözcükleri bilmek gerekiyor: seyri süluk, ahadiyyet, hikmet, ayn, ayna, ilahi isimler, ayn-ı sabite, ayn-ı sabite, halkiyyet, hakkıyet, taayyun-i evvel, alem- lahut, ceberut, akl-i külli, nefs-i külli, cüz, süfliye, vücut, mertebe-i ervah, alem-i misal, mübdi, tenezzül, insan-ı kamil, müdi marifeti, şecere vs. bu sözcüklerle örülmüş cümleleri anlamak başlı başına bir ilim istiyor. Kaldı ki ben birçok sözcüğü buraya almadım. Allah’ın zati subuti sıfatları üzerinden yola çıkarsanız önünüze daha yığınla sözcük dökülür. Bu sözcüklerin her biri için sayfalarca yazılar yazılmıştır. 

    Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi bizim görevimiz ruhlar aleminin sırlarına ulaşmak değil. Zaten o boyuta istesek de istemesek de gideceğiz. Ancak o boyuttaki konumumuzu bu dünyada belirlediğimizden dünyadaki hareketlerimiz önem arz ediyor. Ama Allah’ın bizden istediği “madde” aleminin ötesine inanmamız ve bu inançla yaşamamız. Yukarıda saydığım din bilginleri de ellerinden geldiğince diğer boyuta inanmamız için birçok bilgi vermeye çalışmışlardır. Aslında Kurana bakan bir insan atacağı adımların yol haritasını rahatlıkla görebilir ancak “şeytan” a çalım atmak gerekiyor. Hem de güzel bir çalım. İşte bu çalımlardan en kalitelisi “inanç” tır. İnanmak, inanmak, inanmak. 

    Dünyaya hırsla bağlanmamamız isteniyor, inanmamız isteniyor, iyi işler yapmamız isteniyor ve dünyanın ağırlığına katlanmamız isteniyor. Alay etmekten, kibirlenmekten, nefret etmekten, kıskanmaktan, yalan söylemekten, öldürmekten vs. uzak durmamız gerekiyor. 

    Daha inançlı olabilmek için Muhyiddini Arabiden,Abdülkadir Geylani, Gazali ve Mevlanadan yararlanmaya çalışırsanız onları anlamak çok zor. Hatta bizim gibi sırf “akıl” la yatıp kalkanlar için inanmak değil inançsızlığa gitme tehlikesi bile ortaya çıkabilir.  Belki bir Arap Gazaliyi bizden daha iyi anlayabilir. Çünkü Gazali Arapça yazdı. 

    Said Nursi için de Elmalılı Hamdi Yazır için de Ömer Nasuhi Bilmen için de hatta Atatürk, hatta Oktay Sinanoğlu için de bu böyle maalesef. Kimse Muhammed İkbali, Seyit Kutup’u, Hasan Elbennayı, bildiği kadar Said Nursiyi bilmez. Humeyni’yi bildiği kadar Atatürk’ü kimse bilmez. 

    Gzaliyi, Arabiyi orijinalinden okuyabilme şansımız olsaydı ya da onlar ne anlatmak istediklerini Türkçe yazmış olsaydı biz çok farklı bir toplum olabilirdik. Mesela aşağıdaki yazı Türkçe ve çok da ilginç.

    “Gördümüz tüm varlıklar dağlar ovalar çiçekler insanlar renk kokular kısacası her şey Allahın Kuranda var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık yaratılmıştır ve vardır.” Ancak insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez, hissedemez ve duyamaz.gördüğümüz duyduğumuz her şey bu eşyaların beynimizdeki algılarıdır….maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması onu yok yapmaz. Ancak bize insanın muhatap olduğu maddenin içeriği hakkında bilgi verir ki bu da maddenin aslı ile hiç kimsenin muhatap olmadığı gerçeğidir.” Müthiş değil mi? Varlar ama yoklar. 

    Mesela elinizde orijinal bir evrak var onun fotokopisini çekiyorsunuz ama fotokopi tıpkısı olmakla beraber evrakın orijinali değil. Şimdi şuan yazılarımı okuyorsunuz ama siz yazının orijinalini değil beyninizdeki algı halindeki yazıyı okuyorsunuz. Yazının aslını ise sadece Allah biliyor. 

    Şuan eşiniz yanınızda duruyor onu görüyorsunuz ona dokunabiliyorsunuz. Ama gerçeğinde siz onun beyninizdeki algısıyla muhatap oluyorsunuz gerçeği ile değil. Eşinizin aslı Allah tarafından biliniyor. 

    Yolda giderken karşınıza çıkan harika manzara aslında beyninizdeki bir algıdır. Yani o manzara dışarıda değil beyninizdedir. Yoksa o manzaranın gerçeğini siz bilmiyorsunuz onu sadece Allah biliyor. Siz bu manzaraya barkken yanınızda bir ama olsaydı o sizin gördüklerinizi göremeyecekti. Ama aslını da görme şanslı olmadkığından bu manzaradan mahrum kalacaktı. Neden onun beyninde manzara yok çünkü onun eletrik sinyal sistemi çalışmıyor da ondan. Ama kişi manzarayı göremese de etraftaki kokuları alabiliyor. Neden çünkü koku alma sistemi çalışıyor da ondan. 

    Biz gördüğümüz dokunduğumuz duyduğumuz her şeyi beynimizin içinde yaşarız. Gerçekte bir evin yok, araban yok, tarlan yok, paran yok. Bunların hepsi beyindeki görüntüler. Ey insan! Beynindeki görüntüye sahip olabilmek için ne kadar çok yırtınıyorsun. Hayır hayır yırtınacaksın didineceksin ama tek farkla Allahı unutmadan. Yoksa Allah beynindeki görüntü için uğraşma demiyor ama aşırıya gitme çünkü aşırıya gittiklerin sadece beynindeki görüntülerin diye uyarıyor. Hani ne demiştik yazının başında “Oku! Seni ortaya koyanı düşünerek”. Çalış onu düşünerek, kazan onu düşünerek, ye onu düşünerek, düşün onu düşünerek. 

    Sonuç çarpıcıdır: “Biz hayatımız boyunca dünyayı dışımızda zannederiz. Oysa dünya her şeyiyle bizim içimizdedir.” 

    İşte okuduğunuz bu yazıları anlayabildiniz öyle değil mi? Artık varlık alem Allah konularını daha berrak anlayabileceksiniz. İleriki yazılarda bu konuyu farklı açılardan bakmaya devam edeceğim.