Etiket: felsefe

  • Sözün Ontolojisi: Kelime Arşivinden “Söz Oluşturucuları” Atölyesine

    Yazan : Özcan Atar


    Felsefi bir kavramın sınırlarını çizmek, yani o meşhur terminus’un başında durmak, sadece bir sözcüğün anlamını aktarmak değil; o kavramın hangi dünya görüşüne hizmet ettiğini de tayin etmektir. Türk düşünce tarihindeki  “Sözlük mü, lügat mı?” kavgası da aslında tam olarak bu tayin etme çabasının bir tezahürüdür. Mustafa Namık Çankı gibi devasa bir külliyata sahip ilim insanının “lügat” kelimesindeki sarsılmaz ısrarı, kelimenin kökenindeki o kadim felsefi derinliğe, yani Arapça luġa kökünün barındırdığı “meram anlatma ve konuşma” eylemine duyduğu derin hürmetten beslenir. Çankı’nın zihninde “söz” kelimesi, her zaman tamamlanmış bir yargıyı, yani bir “cümleyi” temsil ettiği için, müstakil kelimelerin toplandığı bir mecraya “sözlük” denmesi, onun teknik ve aristokratik dil anlayışında affedilmez bir hata, hatta bir mantık kusuru olarak kodlanır.
    Ancak bu noktada, Çankı’nın ve onun temsil ettiği gelenekçi ekolün belki de en çok gözden kaçırdığı unsur, Türkçenin o sessiz ama kurucu dehası olan “-lık/-lük” ekidir. Bu ek,  eklendiği isme aidiyet, mekan ve yeni bir mahiyet kazandıran devrimci bir mimari araçtır. “Söz” kelimesini bu ekle taçlandırdığımızda, onu sadece biriktirmiş olmayız. Aksine, o sözlerin ham maddelerinin işlendiği, bir disiplin altına alındığı ve yeni bir kavramsal alana dönüştüğü devasa bir “anlam laboratuvarı” inşa ederiz. İşte bu yüzden “sözlük” kavramı, lügatın o dar “kelime deposu” anlamını aşarak, dilin yaratıcı gücünün ana ikametgahı haline gelir.
    Burada asıl mesele, kelimeleri sadece alfabetik birer birim olarak görmek değil, onları birer “söz oluşturucusu” olarak yeniden tanımlamaktır. Sözlükteki her bir madde, kendi başına birer aktördür ve ancak bir araya geldiklerinde bir “söz” yani bir dünya görüşü inşa edebilirler. Bu bağlamda sözlük, kelimelerin pasif bir arşivi değil; söz oluşturucularının toplandığı yer dir. Kelime bu yapının içinde statik bir tuğla gibi dururken, “-lük” eki o tuğlaların her an bir yapıya, bir felsefi sisteme veya bir şiire dönüşebileceği o dinamik atölyeyi, o özgün kapsamı temsil eder. Dolayısıyla “sözlük” demek, dili sadece geçmişin bir emaneti olarak değil, geleceğin inşa edilebilir bir imkanı olarak görmek demektir.
    Ne yazık ki Çankı, bu yapısal ve felsefi dönüşümü bir “dilsel çöküş” olarak yorumlamış ve “sözlük” diyenleri Ziya Paşa’nın o sert dizeleriyle karşılamıştır: “Bedbaht ona derler ki elinde cühelanın / mahvolmak için kesb-i kemal ve hüner eyler.” Kendini “kemal ve hüner sahibi” bir muhafız, yeni neslin dilsel tercihlerini ise “yok edici bir cahillik” (cühela) olarak yaftalayan bu tavır, aslında dilin evrimsel zekasına karşı örülmüş bir duvardır. Oysa asıl hüner, kelimeleri sadece eski kökenlerinde hapsedip korumak değil; onları Türkçenin kendi türetme mantığıyla barıştırıp yaşayan bir sistemin, yani bir “sözlük”ün içinde yeniden işlevsel kılmaktır. Bizim “sözlük” savunuşumuzda saklı olan şey bir “cahillik” değil, tam aksine, kelimelerin artık birer “oluşturucu” olarak özgürleştiği o modern ve kurucu bilincin ilanıdır.

  • Sanatın Kur’anî Rüştü: Sebe/13  ve Fıkıh Hapishanesinden Çıkış

    Yazan : Özcan ATAR

    Estetik Bir Devrimin Eşiğinde

    İslam dünyası yüzyıllardır garip bir paradoksun içinde nefes almaya çalışıyor: Bir yanda kainatı “en güzel surette” yaratan ve sanatını her zerrede sergileyen bir Yaratıcı, diğer yanda ise bu sanatın izini süren, taşa ve renge can veren insanı “putperestlik” korkusuyla boğan bir gelenek. Bugün sormamız gereken soru şudur: Bizi boğan ve yaratıcılığımızı felç eden bu yasaklar gerçekten Allah’ın muradı mı, yoksa tarihin tozlu raflarında kalması gereken “travma yönetimleri” mi?

     Sebe 13: İlahi Onayın Sarsılmaz Kalesi

    Kur’an’ı kerim, sanatın ve heykelin önündeki o hayali “put” bariyerini aslında tek bir işaretle, Sebe Suresi 13. işaretiyle yerle bir etmiştir: “Onlar Süleyman’a, o ne dilerse; mabetler, heykeller (tamâsîl), havuzlar kadar geniş leğenler ve yerinden kalkmaz kazanlar yaparlardı. Ey Davud ailesi, şükür için çalışın!”

    (daha…)
  • Anlam Arayışındaki İnsanın Yol Haritası: Batı Felsefesi ve İslam Düşüncesi

    Yazan : Özcan ATAR

    Anlam arayışı içindeki bir insanın tutunacağı neler var? Kendini bir anda varoluşun ortasında bulan birey; önce kendini tanıma, sonra da o meşhur “anlam arama” aşamasına geldikten sonra ne yapar? Peki ya anlam arayışı içinde olmayan insan var mıdır? Kendini keşfetmeyenler çoğunlukta mıdır, yoksa her ruh er ya da geç bu girdaba kapılır mı?

    Dünya, farklı ırklar ve kültürlerden örülü karmaşık bir yapı. Eğer her birey kendi keşfine çevresinden aldığı ilhamla başlıyorsa, bu denli farklılığın olduğu bir dünyada “Doğru” nedir? Her bireyin kendi doğrusu varsa, yaşadığımız bu küresel karmaşanın sebebi nedir ve çıkış yolu nerededir?

    Bu çetrefilli sorular, felsefenin ve psikolojinin binlerce yıldır etrafında döndüğü “esas” meselelerdir. Bu düşünce helezonuna hem Batı hem de İslam düşüncesinin penceresinden bakalım.

    (daha…)
  • 19.YÜZYIL SONUNDAN 20. YÜZYILIN İLK ÇEYREĞİNDE TÜRKÇEMİZ ÜZERİNE YAZILIP KONUŞULANLAR- IV- (Mustafa Şekip Tunç )

    Harf inkılâbıdan 8 yıl sonra: “Arkadaşlar: On yedi yıl içinde büyük işler başardık, başarıyoruz.Bunların içinde Türk dili devrimine, geniş ölçüde belki de geç başladık.Fakat zamana göre alınan sonuç hepimizin hoşnutluğunu çekecek kadar yüksek sekiz yıl önce arabın karışık şekillerden ibaret yazısını atıp yerine arsıulusal yazıyı alırken pek de güçlük çektik, diyemeyiz. O,kanunla yapıldı gerçi bazı eski kafalılar, yeni yazı kabul edilince cahil kalacağımızı sandılarsa da bunun hiç de böyle olmadığını kendileri de kısa zamanda anladılar. Eski yazı zamanında ancak iki üç yüz bin şöyle böyle okur yazara sahip bulunan yurdumuz yeni yazıdan sonra iki buçuk milyon vatandaşı okuttu. Bu gün yediden yetmişe kadar milyonlarca vatandaş eline aldığı gazeteyi okuyor mektubunu kendisi yazıyor.” diye başlıyordu konuşmasına Sinop Halkevi Kültür Direktörü İbrahim Ertuğrul.(1)

    (daha…)
  • 19.YÜZYIL SONUNDAN 20. YÜZYILIN İLK ÇEYREĞİNDE TÜRKÇEMİZ ÜZERİNE YAZILIP KONUŞULANLAR- III-(Halil Nimetullah ÖZTÜRK)

    İlginçtir ki Cumhuriyetin kuruluş yıllarında aktif rol almış olan aydın,entelektüel eğitimli bilim insanları hakkında veriler çok az. Özellikle fotoğraflar karşımıza çıkmıyor. Videolar hemen hiç yok ! Halbuki bu aktivistler, bilim insanların ölüm tarihleri 1950’li yıllar. Fakat mesela Yunus Emre desek doğru yanlış pek çok bilgi dökülürken Cumhuriyetin ilk yıllarındaki aktif bilim insanları yok hükmünde. Halil Nimetullah ÖZTÜRK de bu bilim insanlarından biri. 

    Halil Nimetullah Öztürk

    Harf devrimi zamanında harf devriminin tutarsızlığına değinen Öztürk; Latin harflerine geçmek doğru bir yöntem değildir; asıl sorun harflerde değil, dilin kendi yapısında ve yazım kurallarının henüz oturmamış olmasındadır diye düşünüyor ve Latin alfabesine geçişi en azından çok gerekli görmüyordu. İlerleyen yazılarda belirtecek olduğum  Mustafa Şekip TUNÇ’un ateşli savunmasının tam aksine.

    (daha…)