Etiket: Hikaye

  • Yarım Akıl

    Yazan: Tursun CUMALI

    Çeviren: Özcan ATAR


    Günlük güneşlik olan bu ovada bir nehrin içerisinde çırılçıplak bir halde bir kız yüzüyordu. Beyaz elbisesi dolgun vücuduna yapışmıştı. Bir gümüş balığına benzeyen gelin, göz kamaştırıyordu.Tam o anda kızın başında bir erkek peydah oldu. Gelin bir anlık şaşkınlıktan sonra yüzmeye devam etti. Erkek bu sıcak havada başına deri bir şapka giymişti. Sırtında da eski bir palto vardı. Bir ayağıyla yeri kazmaya çalışırken utangaç bir tavırla nehirde yüzmekte olan genç ve güzel geline bakıyordu. Sırlı gözlerinin aydınlığında saf bir gülüşü vardı erkeğin.

    (daha…)
  • Taş Düşmeyen Çukur

    Taş Düşmeyen Çukur

    Çeviren: Özcan ATAR


    Yazan: Amantur ABDIR

      O zamanlar kuvvetlinin kuvvetsizi ezdiği, zenginin fakiri aşağıladığı savaşlar yapılırdı. Bir kabile diğer kabileyi tamamen yok etse yiğidini köle kızını cariye yapsa da kimse hiçbir şey diyemezdi. O zamanlar tüm bunlar normal kabul edilirdi. Kabile olarak ayakta kalabilmek için ve yaşayabilmek için ya öldürmek ya da ölmek şarttı. İnsan kaderinin bu iki yolun kesiştiği noktaya rastladığı bir zamandı. Kişi ne kadar çok düşman öldürürse o kadar büyük kahraman olur handan daha büyük bir nam alırdı. Böyle kahramanları çok güçlü kabileler başka kabilelerin itinden bitine kadar her şeyini hükmü altına alır kazanında et kaynatıp döşeğinde kız öldürürdü. Yenilen kabile bağımsızlığını kaybedince galip kabilenin üstünlüğünü kabul etmese dilini konuşmasa yer yüzünde yaşamlarını devam ettirmeleri imkansızdı. O devirlerde yenildiğinden alçak sayılan halk için mankurtluk hayatta kalma yolu ise mankurt olmamak ölüm sebebiydi. 

    Böylesine çetin bir hayat makus bir talih, büyük nehrin aşağı kıyısında yerleşmiş geleneklerine bağlı, topraklarına sahip çıkmaya çalışan, başka halkın otunu kendi atına yedirmeyen, sakin bir hayat süren küçük bir kabilenin kaderine yazıldı. Komşu kabileler saldırdığında onları sadece geri püskürtmeyle yetinen ve sadece bu yolu doğru gören bu küçük kabilenin de kanı aniden değişti geni bozuldu.Toprakları kendilerine yetiyordu fakat onlar da diğer kabileler gibi topraklarını genişletmeye insan sayısını çoğaltmaya heves edip gözleri haram zenginliğine yöneldi. Haset başladı. Han böyle yapmazsa sanki han gibi han olamazdı. İnsan gibi insan olamazdı. Elma gibi beynine alem gibi haram bir fikir geldi. İnsan, insan olarak yaratıldığından bu yana, kötülük ile iyiliğin kaynağı oldu ve insan oğlunun kara kafasına bir kez daha kara bir düşünce kapladı.

    O gün sıradan günlerden bir gündü. Aynen önceki gibi şafak sökmüş yıldızlar kaybolmuş yer yüzü ağarmıştı. Her zamanki gibi hanın çadırından, sade halkın küçücük keçe evlerine kadar her tündükten duman çıkıyor, ormanda kuşlar ötüyor, bahçede hayvanlar meleyor yeni gün her zamanki gibi yeniden başlıyordu. Güneş her gün olduğu gibi şafak kırmızısını yarıp önce yamaca ışığını değdiriyor sonra yavaş yavaş yükselerek bitki üzerindeki çiği eritiyor ve yer ana güneş şulesini emerek üşümüş bedenini ısıtıyordu. Atlara su verilmiş ve bütün hayvanlar otlağa çıkarılmıştı. Nöbetçiler hanın ak çadırının önünde eskisi gibi değişerek nöbet tutuyorlardı. Neyse her şey yerindeydi. Ama tek bir değişiklik vardı: Hanın çadırında her zamankinden farklı olarak sabaha kadar kandil sönmemişti.

    Sonra her şey hanın emrine göre yapılmaya başladı. Halk aniden hareketlendi. Dağlar kazılıp ormanlar devrildi. Kağanlığa ait her bir bölgeden meşhur demirci ustalar merkeze çağrılarak savaş silahları dövülmeye başlandı; mızrak de, kılıç de, ok de, sadak de, kalkan de, gürz de, zırh der, miğfer de, badana de saysanız sayı yetmez. O gün karargahın içi dumanla doldu toprak kazılarak ocak yapıldı hayvanlar kesilip yenildi büyük bir bayram oldu. 

    Karanlık orman aniden tarlaya dönüştü. Ağaç bulamayanlar çadır ağacını satıp verilen her emri yerine getirmeye çalıştı. Hayatın mutat düzeni bozuldu. Sükunet içerisindeki halk alıştığı sıcak yerini terk etti. Bu arada han ne yapıyor ne düşünüyor kimse bilmiyordu. Öğrenmeye de kimse cesaret edemiyordu. Halk “han ağzı hantal” ata sözüyle kendilerini avutuyordu.

    Birkaç gün sonra akıllı han emrindeki bütün halkı karargaha topladı. O gün de öbür gündeki büyük bir toplantı oldu. Hanın ne istediği o zamana kadar açıkça söylenmese de telaş içindeki halk nedendir kara günlerin geleceğini sezmişti. 

    Han tahtını tarlaya kurdurdu, tacını takıp güzel giysilerini giydi ve toplantıyı başlattı. Niyetini kabileye açıkça söylemek için konuşmasına başlarken annesinin uşağı hanın kulağına bir şeyler fısıldamaya başladı. Han konuşmasını durdurup hiddetle ileriye annesinin obasına doğru atıldı. Orada toplanmış halk ne olduğunu anlayamadan şaşırıp kaldı. Han annesinin yüzüstü hareketsiz bir şekilde yatmış olduğunu gördü ve nabzını yokladı. Bileği sıcaktı nabzı atıyor nefes de alıyordu. Han:

    – Anne! Diye bağırdığı zaman hareketsiz yatan annesi yerinden doğruldu. Saçları keçelenmiş, çenesi kasılmış, gözleri hayretten fırlayacak bir şekildeydi. Göğsü kabarıp, elleri titriyordu. Oğlunun han olmasına bakmadan onu sıkıştırdı. Oğlu her soruya dalgın ve düşünceli bir şekilde cevap verdi. 

    – Beni öldür yaptıklarınla. 

    Oğlu buna da ses çıkarmadan annesine gözlerine ihtirasla baktı sadece . Annesinin konuşmaya bile mecalinin kalmadığını ömründe ilk defa görüyordu. 

    Yaşlı kadın, ömrünün sonuna yaklaştığını istemeden de olsa düşündü ama sonuçta ihtiyarlığın çaresinin olmadığını biliyordu. Kocakarı oğlunun öyle bir tavır takınması karşısında tekrar yumuşadı. Kötü olsa da içinden çıkan eğri yılana dayanamadı. Gece gördüğü kötü rüyasını anlatarak oğlunu niyetinden geri caydırmaya çalıştı. Bu gayreti de işe yaramadı. Oğlu hâlâ rahat ve endişesizdi. Babasının ruhunu hatırlattı ona fakat olmadı. En sonunda verdiği ana sütüyle yalvardı, ancak han niyetinden asla vazgeçmedi. Annesinin sabahtan beri gösterdiği çaba hiçbir işe yaramadı, oğlu annesinin dediğine muvafakat etmedi.

    Tüm işler hanın kontrolünde yapılıyordu. Önce karargahın önüne çukur kazılıp taş atıldı. Önceden hazırlanmış birbirinin benzeri olan taşlar birer birer bir çukura atılıyordu. Niçin böyle yapıldığını kimse bilemedi. “Han istediğini yapardı”. Taşlar çukurun ortasına kadar geldiğinde taş atma durduruldu. Kalabalığın içindeki bütün erkekler çukurun kenarına dizildi. Her birinin çukurdan birer taş alması emredildi. Hanın niyeti belli oldu. Komşu halka saldırma ilânı yapıldı. Harp sabahı herkesin aldığı taşı kaybetmeden, ele geçirdikleri esirlere de bir tane taş vermek kaydıyla geri getirmesi gerektiği emredildi. Askerler atlara binip hanın emrini yerine getirmek için yola çıktı. Hem de hanın tek oğlu askerlerin başında gitti. Han genç oğlunu savaş meydanlarında eğiterek onun savaşlarda diğer halklara boyun eğdirip toprak sahibi olmasını ve bütün hayatı boyunca başkasına bağlı kalmadan iyi yaşamasını istiyordu. 

    İkinci gün karargaha ikinci büyük haber geldi: komşu kabileye boyun eğdirilmiş, hanın tahtı yıkılmış, karargahı tahrip edilmiş, adetlere göre erkekler köle kadınlar cariye yapılmış, asiler öldürülmüş, omurgalar kıvrılmış kaburgalar kırılmıştı. Hanın isteği gerçekleşmişti. Emeline ulaşan han çok mutluydu. Annesinin rüyası doğru çıkmamıştı.

    Savaşa gidenler dönmeye başladılar. Üstelik altın, gümüş, ipek kumaş dolu ganimetlerle geldiler. Hanın çevresindeki bütün kadınlar gelinler, kızlar, altın küpe, yakut yüzük taktılar. Gururlu han ve bütün erkekler iki üç kadınla evlenmenin hazzını yaşadılar. Neden önceden böyle kolay bir yolla ganimet kazanmadıklarına pişman oldular. Ama ilginç olanı hanın annesi kendine gönderilen saç tokasını kabul etmemişti. 

    Savaştan önce çukurdan taş alan erkekler ve yanlarındaki esirler taş aldıkları çukura taşları tekrar atınca çukur öncekinden daha fazla taşla doldu. Bu durumu han bizzat seyretti. Bu usulle hanın askerlerinin ne kadar insanı öldürdüğü ortaya çıkıyordu. Hanın savaşta galip geldiği halk önünde ispatlanmış oluyordu. Zaferin gözle görünmesini sağlayan bu usulü ilk bu han ortaya koymuştu. Bu usul bir çok savaşta kullanıldı. Böylece kabile, gücünü ispatlıyor ve iktidarını güçlendiriyordu. Han kolay ganimet sahibi olmak öncekinden daha fazla kadınla beraber olup hükmettiği halkı daha fazla ezmek istedi. Tatlıyı yedikçe yiyesi geliyordu ve şöyle diyordu: ” tatlıyı bırakmaktansa midemiz patlasın.” hanın aklı başından gidince halka düşman olur sözü işte böyleleri içindir. Kazılan iki üç ayrı çukura da taş döküldü. Ne kadar çukur o kadar saldırılacak kabile demekti. Yeni yürüyen çocuktan zor yürüyen ihtiyara kadar herkes seferber ediliyordu. Aksi taktirde çukurlardaki taş bitmek bilmiyordu. Çok askerle çok ganimet sahibi olmak hevesi, halkı köle yapmak hevesi, bu kabileyi daha büyük kabilelerle savaşmaya yönlendiriyordu. Böylece han dönerken önceki taşlarını geri getirmek ve esirlere de birer taş getirtmek şartıyla ordusunu gönderdi. Şimdi onlardan sadece ganimet bekleniyordu. Askerler hafif gidip ağır gelirlerse hanın hazinesi dolar ve hanlık genişlerdi.

    Büyük kabileleri ele geçirmek için önce küçük kabileleri boyun eğdirmek gerekiyordu ama problem işte bu küçük kabileden çıktı. Küçük olmalarına küçüktüler fakat kalabalık bir orduya engel olmasını bildiler. Bu kabilenin böyle karşılık gösterebileceğini kimse düşünememişti. Hatta buralarda böyle bir kabilenin yaşadığını han hatırlamamıştı bile. Onun için hemen diğer büyük kabilelere saldırmayı emretmişti. Meğer “göze değmeyen bacağa çomak” sözü bunun için söylenmiş. Üstelik insanı doyurmayacak kadar küçük bir kılçık gırtlağa saplanmıştı! Ne içeri giriyor ne de dışarı çıkıyordu. Bu hal biraz daha sürse insanın canı boğazından çıkacak gibiydi. Ne olduğunu kimse bilemezdi…

    Han ordusunun başarıya ulaşması için Allah’a yalvarıyordu. Haramlığı Allah’tan dileme belki ondandır. Çoktan unutmuş olduğu Tanrıyı o zaman hatırlayıp Allah’a itaat etti. Ama çaresizdi. Zaferi kendisinden bilen han yenilmeyi de kendisinden bilmek zorundaydı. 

    Bir tanecik oğlunun da vefat ettiğini duyduğunda perişan oldu, gözü karardı, göğsü sıkıştı hanın. Bu zamana kadar torun sahibi olmadığını ve neslinin de kesildiğini çok geç anladı. 

    Hazırladıkları çukura artık bir tek taş bile atılmıyordu. Cepheden bir haber daha geldi. O küçücük kabile geri hücuma geçmiş ve kendilerine doğru geliyordu. Artık bütün zenginliklerini verseler de düşman geri dönmeyecekti. Hanın başına bir karanlık çöktü. Her şeyden vazgeçti yavrusundan, halkından, paradan-puldan… ıssız bomboş bir tarlada yapayalnız kalmış gibiydi. Artık onun için hayatın hiçbir anlamı kalmamıştı. Kendi kazdırdığı kuyulara kendisi girip ölmek istedi. Ama yapamadı. Annesi ile son bir defa daha görüşmek istedi ama cesaret edemedi. Atların nal şakırtısı insan haykırışları duyuluyordu. Tereddüde zaman yoktu. Odul nehrinin kıyısındaki çiftliğe doğru yürüdü. Ayaklarının nasıl adım attığının da farkında değildi. Yaşıyor muydu, onu da fark edemedi han. 

  • Hikaye der Geçeriz

    Hikaye der Geçeriz

    Hatırlarsınız okullarda okuduğumuz DEDE KORKUT hikayelerini. 12 hikayeden oluşan bu Dede Korkut okul çağlarımızda bizim için bir şey ifade etmezdi. İşte bir dede elinde bir saz anlatır da anlatır. Bizim için hiçbir şey anlam barındırmayan bu hikayeler bir zamanlar birileri için korkunç bir güçtü .

    Sahi Türk halkları neye merak sarar onları ilgilendiren konular nelerdir. Araştırmacı bir millet miyiz yoksa hazırcı bir millet miyiz. Elbette bu soruların cevaplarını çok iyi biliyoruz. Gönlüm bu sorulara olumlu cevaplar vermek istiyor istemesine de gerçek maalesef hiç de iç açıcı değil.

    Araştırmacı bir toplumun ortaya çıkmaması tabi ki tek başına toplumun hatası olamaz. Eğitim sistemi bizi hazırcı yapıyor. Bu konuda çıkan makalelerin haddi hesabı yok. Öncelikle biz öğretmenlerin çok mükemmel olduğu söylenemez. Öğretmen iyi değilse öğrencide “merak” kavramı nasıl uyanır. Fakat son zamanlarda yetişen öğretmenler iyi yetişiyor. Eminim bundan sonraki nesiller daha bilgili olacaklar. Araştıran irdeleyen beyinler olsaydı eminim Dede Korkut Hikayeleri ne olacakmış deyip dudak kıvırmazdı. Kendi değerlerini öğrenir ve dünyaya öğretirdi.

    Hikaye masal gibi ürünlerin İslamın da tesiriyle Osmanlılar zamanında da fazla ilgi çektiğini düşünmüyorum. Hele Türk dünyası araştırmalarının yapıldığı söylenemez. 19. yüzyılda Osmanlı geçmişini araştırmaya başladı. Bu o gün dünyanın yavaş yavaş ırkçılık temeline kaymasıyla doğru orantılı bir durum. Ahmet Vefik Paşa, Şemsettin Sami’nin ateşlediği Türklük araştırmaları hikaye masal gibi türlerin de yavaş yavaş gün yüzüne çıkmasında etkili oldu.

    Bugün için bile bu tip çalışmaları yadırgayan fazla rağbet göstermeyen çevreler var. asıl sorun Türklük araştırmalarının bir “kültür” çalışmasından çok ideolojik bir yapılanmanın ürünü çalışmalar olarak algılanmasıdır. İçinde haklılık payı da barındıran bu tip bakış açısı aslında vahim bir sonucu doğuruyor ki bu da “kültürel ezilmişlik” halidir. Dünya perspektifiyle görmeye çalıştığımızda karşımıza Roma, Yunan, İran, Arap vs. medeniyetleri dikilir. Ancak onca yoğunluğuna birikimine tarihine kültürel çeşnisine rağmen bir “Türk Medeniyeti“nden bahsedemiyoruz. Türk medeniyetinin olmadığından değil böyle bir medeniyete sahip çıkan olmadığı için bu kavramı hakim bir kavram yapamıyoruz. Kendine sahip çıkmayan bir medeniyetin başkaları tarafından bilinip yüceltilmesi mümkün değildir. Bunu bir şekilde anlatmaya çalışan beyinlerimiz var: Dücane Cündioğlu gibi, Yusuf Kaplan gibi. Başka isimler de var elbet ancak temsil ettikleri dünyanın artık kendi kültürüne de sahip çıkmasına güzel örnekler oldukları için onların isimlerini özellikle tercih ettim.

    Dede korkut destanları 1951 yılında Sovyetler Birliği zamanında Türkistanlı Prof. Dr. Meti KÖSYEV tarafından yayımlanmış. Ancak o günkü Türkistan Kominist Partisi bu hikayelerin zararlı olduğuna karar vermiş ve bu eseri toplatmış. Yazar bu hikayeler sebebiyle idama mahkum edilmiş. İdam kararı daha sonra 25 yıl hapse çevrilmiş. Prof. KÖSYEV cezasını bitirince Dede Korkut Hikayeleriyle ilgili bir makale yayınlamış ancak yönetim onu hocalık görevinden almış ve onu göz hapsi cezasına çarptırmış. KÖSYEV göz hapsindeyken ölüvermiş.

    Bir hikaye bu kadar önemli. Çünkü bu hikaye bir milletin özgürlüğünü gücünü varlığını gösteriyor. Bir masal bir giysi bir sözcük özgürlüğün direnişin kıvılcımı olabiliyor. Emperyalizmin pençelerinde kıvranan halklar için belki yukarıda söylediklerim çok daha fazla dikkat çekicidir. Hani bir çiçek ne olacakmış dememeli insan. Her bahar bir çiçekle başlar. Özgürlük de böyle. Bir sözcükle, bir giyimle başlar.

    Bizden olan her şeye sahip çıkmak gibi bir görevimiz var. her şeyden önce dilimize kültürümüze sahip çıkmalıyız. Ancak aydınlık bir beyin ile sahip çıkmalıyız bizi daha ileriye götürecek bir sahip çıkma yoksa köhne skolastik bir sahiplenme ile değil.

  • YANILAN TANRI

    YANILAN TANRI

    ÇEVİREN: Özcan ATAR

    Bektur URMUŞ

    Uzaktaki sivri tepelerin eteğinde bir bataklığın kenar‎ında yerle‏şmiş ova halkları‎ günlük geçimleriyle uğraşıyorlardı. Beş‏ altı‎ insan bir araya geldiği zaman görüp işittiklerini bir bir ortaya döküp vı‎d‎ır vı‎dı‎r konuş‏maya baş‏lıyorlardı. K‎ıd‎ırbay’‎ın kaml‎ık yeteneği bu köyde kurulan pazarlardan daha fazla yay‎ılmış‎‏tı‎. Büyük küçük ününü duymayan kalmamış‎‏tı‎. 

    Manar’daki Kulmat’ın karısı Seydimkan kaynanası ile geçinemeyince, Kulmat’ın anası gizlice baksı‎ya gidip gelinini okutmu‏ş, onun kudretini yumurtaya geçirip evinin arkası‎na gömdürtmü‏ş. O zamandan beri gelini düş‏ünceli düşünceli gezer olmuş. Kumlat yanında olmayınca sinirlenip onu aramaya başlaması‎, dünya alt üst olsa bile ‎hiçbir şeyi önemsememesi hayret verici gerçekten. Eğer iki yı‎l sonra yumurta çürüyecek olsayd‎ı Seydimkan bu dünyaya elveda diyecekti.

    – Sonra nas‎ıl hayatta kalmış‎‏. “Adam‎ın ruhunu yumurtaya geçirmek olağanüstü bir ş‏eydir” diyerek birisi söze kar‎‏ıştı‎ ve ihtiyar sakalı‎n‎ı yavaş‏ça s‎ıvazl‎ıyarak “kötü konuş‏ma. Allah‎n kuluyuz . Beni de duan‎n gücüyle dondursun bakalı‎mda görelim” diye devam etti ve “Seydinkan’ı‎n babası‎ gün geçtikçe kı‎zı‎nı‎n renginin solmakta olduğunu fark etmi‏ş ve evine götürüp Kı‎dı‎r baksı‎ya 40 gün sihirletmiş‏ti. Gücüne bak! kasideyi ı‎srarla ezbere okumuş‏ böylece Kumlat’‎ın kötü niyetini anlam‎‏ış da Seydikan sonunda kurtulmu‏ş” diye Kıdır ‘‎ın baksılığını epeyce övdü. Bunu duyan halk baksının yeteneğine iyice saygı duymuştu. 

    Çoktan beri hasta olduğu için azap çeken Toktobolot sabaha kadar uyuyamadı. Sinek kadar canını kurtarabilmek için gitmediği baskı tabip kalmadı. Kendisi de dine inanan birisiydi. Gözüyle görüp kulağıyla işittiği mollaların hepsine uğradı hasta olduğu halde beş vakit namazını kazaya bırakmazdı. Böylece zar zor sabaha kadar dayandı. En sonunda baskıya gitmeye karar verip çocuğu Coroy’u uyandırdı

    -Karageri iyice eğerle de Kıdır baksını çağır gel. Hepsi bir günlük yol. Yarına kalma hastalık iyice bastırdı. Şu elli somu yol parası için ver de evimizin kapısını çabucak göster. Diyerek oğlunu yolladı. 

    Ertesi gün Toktobolot bekleye bekleye gözü yollarda kalmışken baskı ancak geldi. Toktobolot’un hayatını, geçimini oğlu Corodan öğrenen baskı onun damarını tutarak coştu, sonra şöyle konuştu:

    -Gençliğin eziyetle, çocukluğun da mutlulukla geçmiş. Sonra evlenip çoluk çocuğa karışalıdan beri aile sorumluluğu seni yıpratmış. O zor yıllarda Atiret’in keçilerini gütmüş müydün? Gütmüşsüüün!. O zamanlar keçi otlatırken şiddetli fırtınaya maruz kalmışsın ve rüszgâr sana bu hastalığı bulaştırmış. Yanında düşmanın varmış gibi bu güne kadar neden sen baskıya, mollaya gitmedin! Eşin vefat edeli 4 yıl olmuş onun üzüntüsü de sana ıstırap vermiş ve her gün ağzından sarı su akıyormuş. Dediklerim doğru mu?

    -İyi iyi, sanki benimle kalıyormuşçasına yaşadığım tarihin hepsini anlattınız. Hastalığıma da doğru teşhis koydunuz. Kesinlikle doğru söylediniz dedi. Hemen ertesi gün iyileşeceğine canı gönülden inandı.

    -Evde saçımdan çok işim vardı ama çocuğunun ısrar edip durması diye öksürerek şöyle devam etti kam:

    -Beni buraya gelmek zorunda bıraktı. Üstelik belki de hastayı tedavi edebilirim diye itiraz etmeden geldim. 

    Canayakın hoş sözlerini duyunca Toktobolot, Kıdır’ın ev işlerini yapmak üzere oğlunu onunla gönderdi ve baksıyı evinin üst köşesine kadar geçirdi. Tütünü ağzına koyup iki üç defa yaladıktan sonra Kıdır konuşmaya başladı:

    -Şimdi yapacağımız iş seni sihirlemektir. Kuvvetten düşerek başının dönmesi kendi kendine konuşman ise rüzgarın gücü sana cinleri getirmiş ağzında meydana gelen sarı su ise mutlaka ele almalıyız. Her şeyden önce Tanrı önünde beni olmayan bir siyah koyunu kurban ederek, Allah’dan bir şifa bekleyerek koyunun ciğerini senin bedenine vuracağız. Gece saat 12 de seni sihirlemeye başlayacağız. Buna ilave olarak bir bağ kanat bulmalısın…

    İkisi konuşuncaya kadar Kıdır’ın geldiğini duyan komşuları bir bir geliyorlardı. Komşular tam bir hastaneye gelip hastalıklarını sırayla gösteren hastalar gibi düzenli bir şekilde sıraya girip damarlarını tutturuyorlardı. Birbirine benzemeyen teşhisleri duyarak geri dönüyorlardı. Bazıları tehlikeli bir hastalığa yakalandıkları bir hastalığa yakalandıklarını öğrendiklerinde çok korktular. Sonra dua ile tedavi olabileceklerini duyduklarında kendilerine geldi zavallılar. Kendilerine gelince hayatlarında kazandıkları her şeyi ona (tanrıları Kıdır’a) vererek dua okutmayı düşünüyorlardı. Fakat şimdiki sıra Toktobolot’undu bu yüzden hastalar sonraki günler için sıra almaya çalışıyorlardı. 

    Tam gece yarısı olduğu bir zaman. Toktobolot Kıdır’ın söylediklerini elinden geldiği kadar yerine getirdi. Toktobolot’un gözleri buğulanarak alem siyah perdeye bürünmüş gibi oldu. Kuvvetten düşerek uzanan vücudunun halsizliğini kendinden başka kimse fark edemedi. 

    Pişen koyun etini büyük tabağa koyup getirdi. Serili sofra üzerine iki kemikli eti koydu ve akşam yemeği için hazırlandı. Sonra tabaktaki eti örterek ne kadar süre okudu acaba…sesi hırıltılı bir şekilde Allah’a dua etti. Bu tabaktaki et bundan sonra yenilemez. Yanılmıyorsam seni yıpratan hastalığın tamamıyla bu ete geçti. Yarın kutsal mezarın eteğindeki gür suya eti atacağım. Neyse seni sihirlemeye koyulalım. 

    Toktobolot baskının tüm söyledikleri can kulağıyla dinleyerek her şeyi anlıyordu. Dururken de hareketsizdi. Konuşacak ya da hareket edecek olursa san ki hastalığı artacak gibi oluyordu. Hatta her gün rahatsız eden öksürüğü bile dinmişti.

    Köyün kenarındaki ıssız bir evde iki insan, biri bu dünyadan hayır dileyerek güneş ışığını görmeye can atan Toktobolot, diğeri adamın hastalığını gideren Hıdır. Sofra üstünde de bir kese şeker vardı. Kıdır’ın ağzından ak köpükler çıkıyordu.Dua sona ermek üzereydi. 

    -Tak taka dinna, piş paka dinna takarınna. Key key kaptayana vel asrı atayana arngı merengi gitti şeytan şarangı. Hullovv vallov hukıp kardan…üfff…üfff 

    Gözünü yumup oturan Toktobolot’un başı aşağıya doğru kayıyordu. Eğer gözünü açarsa baskının sihirinden korkup ödü kopacakmış aklını kaybedecekmiş gibi geliyordu. İşte böyle devam ederken baksı kocaman ceketinin altındaki şekeri nasıl bir hile toruza vurduğunu sofranın üzerinde ise boş şeker kesesinin durduğunu kim görmüş. Sihirlemenin önemli kısmı bittikten sonra Kıdır önündeki tereyağından ağzına almaya başladı. Tereyağı dolu ağzından akan yağdan önündeki Kuran da nasibini alıyordu.

    Sabah oldu fakat hava birden değişerek fırtınaya dönüyor etrafındaki dağların tepeleri kâh görünüp kâh kayboluyor doğa istediği gibi değişiyordu. Kıdır dua okuduğu eti kutsal mezarın eteğindeki suya atmak için acilen yola çıktı. Yola çıkarken de:

    -Şimdiki durumun öncekinden çok daha iyi. Ben bu hastalığı vücudundan zorla ayırdım. Akan suya atıp yok eder eve barka bakıp ve hemen yarın gelirim. Diyerek bir anda ortadan kayboldu. 

    Güneş doğmuş sivri tepelerin üzerinde görünmüştü. Köylüler gürültüyle Toktobolot’un evinin etrafında toplanmışlardı. Fakat Toktobolot bu dünyaya çoktan elveda demişti. Köylü şaşkındı. 

    Kıdır’dan başkası sihirledi her halde. Eğer Kıdır okumuş olsaydı bu hastalığa yenilmezdi! Diye yakalarını tutarak uzun zaman gördüklerine inanamadılar.

  • Uzak Kuzey Dağlarında

    Uzak Kuzey Dağlarında

    Kırgız Türkçesinden Aktaran : Özcan ATAR

    Hikayeyi yazan : Ömürzak CENŞEBAY UULU

    UZAK KUZEY DAĞLARINDA

    Batmakta olan güneşin şulesi yavaş yavaş kaybolurken koyu kırmızı bulutlar ak tepeli dağların etrafında dolanıp duruyordu. Dağ yamaçlarından gürüldeyerek aşağı bayıra doğru akmakta olan su, bahar havasına girmiş ağaçları yararak aralıyordu. Ağaç gölgesindeki ak çadır suyun dibine kondurulmuş çadırın hemen yanında ata binmek için hazırlanırken kart-kart geğirerek yolcu etmek için çıkan Kurgalday eneye döndü:

    -Gelininizin hastalığı sadece sıcak çarpmasındanmış dünürüm. Ateş gibi sıcak bir suya girsin! Suya bir iki girse iyileşir diyerek Kargalday Ene’nin gönlüne su serpti.

    Kargalday Ene iki gözü yiyecekle dolu heybeyi Moldabay’ın atının üzerine koyarken Moldabay onun nefesine olan güvenle şöyle dedi:

    -Çocuklarımın hayrını gör. Allah yolunu açık etsin. Bu küçük hediyeleri yeğenlerim yesin. Sağlık sıhhatin oldukça daha…Kargalday Enenin sözü bitmiyordu.

    Moldobay gülerek :

    – Zahmet oldu dünürüm

    Ha ha ha! Böylece nefesi en tesirli üfürükçülerden birisi daha uzaklaşıp gitti.

    Hastalıklı Salkın her gelenin söylediklerini uygulayarak daha bir gücünü kaybetti. Salkın hastalanıp yattığından beri Kargalday Ene eli hafif üfürükçüleri bir biri ardına  çağırıyordu. Ne yapsın? Onun  biricik tek gelini. Onun için üfürükçülerden elinde olanı esirgemezdi ancak üfürükçüler okusalar da tütsüleseler de  Salkın’ı bir türlü iyileştiremiyorlardı. Demek Salkın bir ruh hastası değildi. Artık bunu evde yaşayan üç insan kendi gözleriyle şahit olmuşlardı.

    Esen ile Salkın köydeki hastanenin uzaklığını göze alarak gitmeye karar verdiler.  Ne yazık ki onları bu güne kadar köydeki hastane hiç kabul etmedi. Karı Ene’nin yalvarmasına da aldırmadan Salkın’ı hastaneye götürmeye kararlıydı Esen. Böyle zamanlarda Karı Ene’nin yüreğini ağrıtan hataları olduğunda kendisini suçlayan Salkın için için üzülüyordu. Şuan bile evin içerisinde bir o ya bir bu yana dönüp duruyor ve utancından yüzünü örterek yatıyordu. Tedavi olursa ancak sudan olur diye düşünen Kargalday Ene gelininin üstünden düşmüş olan yorganı alıp üzerine örttü ve:

    – Ne kadar da sıcaksın ya! dedi.

    Zifiri bir karanlık vardı. Göz gözü görmüyordu. Hava buz gibiydi. Gökyüzünü kaplayan bulutlar Çisil çisil yağmur serpiyordu. Derin bir sessizlik hakimdi fakat sessizliği bozan Kaşaalı suyunun gürleyen sesiydi.

    Bu anı bekleyen Karday Ene gelinine :

    – Kalk kızım vakit geldi! Diye seslendi.

    – Bu sabah iki defa suya girersen acaba nasıl olur…

    Esen bu defa annesine hiç cevap vermedi. Kaba bir hareketle karısının üstünde duran baltayı aldı ve duvara astı. Kapıyı açıp dışarıya çıktı. Çadırın dibine çöküp derin düşüncelere daldı.

    Yağmur hafif hafif yağmaya devam ediyordu. Salkın yorgun ve hasta bedenini büyük bir zorlukla dışarı çıkarabildi. Evin dibinde donuk bir halde oturmakta olan  kocasının hiç farkına varmadı. Bütün elbiselerini çıkardı çırılçıplak bir halde etrafı kara taşla çevrili göle girdi. Sıcak bedeni dağlardan gelen buz gibi suya girince irkildi. Sonra üşüyüp titremeye başladı. Tüm gücünü ve cesaretini toplayarak kendini suya bırakan Salkın başını suya sokup sokup çıkarıyor ve bedenini yıkamaya çalışıyordu. Bir anda kemikleri sızlayıp yüreği dup dup atmaya başladı. Böyle yapmayı üfürükçülerden öğrenmişti. Hatta böyle yapmak gerektiğini üfürükçüler söylemişlerdi. Şimdi ise Salkın göleğin ortasında çırılçıplak duruyor sanki birisi kendisine saldıracakmış gibi etrafı gözetliyordu.

    Sanki zifiri karanlıkta, hayali varlıklarla gökyüzünden uçarak gelip Salkın’ın  saçını koparacak yüreğini çıkaracaklarmış gibiydi. Tam o sırada “ çık hey çık oradan!” diye bağıran bir sesi adeta kulağına inmiş bir yumruk gibi duydu. “ haydi yürü diyen” öfkeli sesi duyunca Salkın sırılsıklam bir halde sudan çıkmaya çalışırken bayıldı. Acı çığlığı duyup dışarı fırlayan Kargalday Ene gördükleri karşısında  kemikleri sızladı. Aklını kaçıracak gibi oldu. Esen Salkını sudan çıkarmak için uğraşıyordu. Kargalday Ene Salkın’a korkuyla baktı ve:

    – Gözünü aç lütfen ben köpeğe git demiştim köpeğe!

    Diyerek Salkın’ın  baygın bedenine  yapışıp onu silkeledi. Salkın’ı eve götürüp yatırdılar. Karagay Ene korku içerisinde “Eyvah! Eyvah!” diyerek evin içerisinde bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu. Salkın’ın yüzüne su serpip kendi kendine tövbe ediyordu. Esen ise böyle olacağını bilseydi eve girmeye çalışan ite bu kadar bağırmazdı.

    Henüz konuşamayan Salkın’ın yüzü soluktu. Yüzünde sağlıklı olduğunu gösteren tek emare onun neye baktığı belirsiz açık gözleridir. Gece yarısında Salkın ancak kendine geldi. O zamana kadar arkasına yaslanmış Karı Ene  elindeki okutulmuş su fincanını yere koydu ve felaketi hissetmiş gibi yüreği yerinden oynadı.

    – Çok korkmuş galiba. Şimdi ne yapsam. Git atına bin Moldobay’ı bul ve onu eve getir dedi Esene.

    Rengi kaçmış Esen hiç birşey diyemediç atı neredeydi? Kime gidecekti onu da anlamadı. Öylesine dışarı çıktı.

    Dağın soğuk rüzgarı Esen’in yüzünü kesiyordu. Yağmurun ne zaman öfkeleneceği bilinmez. Yani Tiyanşan’ın Kuzey tepelerine kar kaplamıştı. Zamansız yağan karın soğuk havası eli yüzü dondurup ciğerlere değiyordu. Kör karanlıkta kar bembeyaz parlıyordu. Bu karanlıkta Esen karın üstünde sık ağaçların arasından gitti. Karın düşmesinden eğilen dallar, akkunun kanadı gibi yeri çiziyordu. Bir  ağacın dalı çatırt! diye kırıldı. Esen evden uzaklaşmadan kırılan dalın sesiyle birlikte evdeki Salkın’ın anlamsız acı çığlığı duyuldu.

    Artık Salkın ömür boyu hastalıklı olarak kalacaktı.