Etiket: Hikaye

  • YANILAN TANRI

    ÇEVİREN: Özcan ATAR

    Bektur URMUŞ

    Uzaktaki sivri tepelerin eteğinde bir bataklığın kenar‎ında yerle‏şmiş ova halkları‎ günlük geçimleriyle uğraşıyorlardı. Beş‏ altı‎ insan bir araya geldiği zaman görüp işittiklerini bir bir ortaya döküp vı‎d‎ır vı‎dı‎r konuş‏maya baş‏lıyorlardı. K‎ıd‎ırbay’‎ın kaml‎ık yeteneği bu köyde kurulan pazarlardan daha fazla yay‎ılmış‎‏tı‎. Büyük küçük ününü duymayan kalmamış‎‏tı‎. 

    Manar’daki Kulmat’ın karısı Seydimkan kaynanası ile geçinemeyince, Kulmat’ın anası gizlice baksı‎ya gidip gelinini okutmu‏ş, onun kudretini yumurtaya geçirip evinin arkası‎na gömdürtmü‏ş. O zamandan beri gelini düş‏ünceli düşünceli gezer olmuş. Kumlat yanında olmayınca sinirlenip onu aramaya başlaması‎, dünya alt üst olsa bile ‎hiçbir şeyi önemsememesi hayret verici gerçekten. Eğer iki yı‎l sonra yumurta çürüyecek olsayd‎ı Seydimkan bu dünyaya elveda diyecekti.

    – Sonra nas‎ıl hayatta kalmış‎‏. “Adam‎ın ruhunu yumurtaya geçirmek olağanüstü bir ş‏eydir” diyerek birisi söze kar‎‏ıştı‎ ve ihtiyar sakalı‎n‎ı yavaş‏ça s‎ıvazl‎ıyarak “kötü konuş‏ma. Allah‎n kuluyuz . Beni de duan‎n gücüyle dondursun bakalı‎mda görelim” diye devam etti ve “Seydinkan’ı‎n babası‎ gün geçtikçe kı‎zı‎nı‎n renginin solmakta olduğunu fark etmi‏ş ve evine götürüp Kı‎dı‎r baksı‎ya 40 gün sihirletmiş‏ti. Gücüne bak! kasideyi ı‎srarla ezbere okumuş‏ böylece Kumlat’‎ın kötü niyetini anlam‎‏ış da Seydikan sonunda kurtulmu‏ş” diye Kıdır ‘‎ın baksılığını epeyce övdü. Bunu duyan halk baksının yeteneğine iyice saygı duymuştu. 

    Çoktan beri hasta olduğu için azap çeken Toktobolot sabaha kadar uyuyamadı. Sinek kadar canını kurtarabilmek için gitmediği baskı tabip kalmadı. Kendisi de dine inanan birisiydi. Gözüyle görüp kulağıyla işittiği mollaların hepsine uğradı hasta olduğu halde beş vakit namazını kazaya bırakmazdı. Böylece zar zor sabaha kadar dayandı. En sonunda baskıya gitmeye karar verip çocuğu Coroy’u uyandırdı

    -Karageri iyice eğerle de Kıdır baksını çağır gel. Hepsi bir günlük yol. Yarına kalma hastalık iyice bastırdı. Şu elli somu yol parası için ver de evimizin kapısını çabucak göster. Diyerek oğlunu yolladı. 

    Ertesi gün Toktobolot bekleye bekleye gözü yollarda kalmışken baskı ancak geldi. Toktobolot’un hayatını, geçimini oğlu Corodan öğrenen baskı onun damarını tutarak coştu, sonra şöyle konuştu:

    -Gençliğin eziyetle, çocukluğun da mutlulukla geçmiş. Sonra evlenip çoluk çocuğa karışalıdan beri aile sorumluluğu seni yıpratmış. O zor yıllarda Atiret’in keçilerini gütmüş müydün? Gütmüşsüüün!. O zamanlar keçi otlatırken şiddetli fırtınaya maruz kalmışsın ve rüszgâr sana bu hastalığı bulaştırmış. Yanında düşmanın varmış gibi bu güne kadar neden sen baskıya, mollaya gitmedin! Eşin vefat edeli 4 yıl olmuş onun üzüntüsü de sana ıstırap vermiş ve her gün ağzından sarı su akıyormuş. Dediklerim doğru mu?

    -İyi iyi, sanki benimle kalıyormuşçasına yaşadığım tarihin hepsini anlattınız. Hastalığıma da doğru teşhis koydunuz. Kesinlikle doğru söylediniz dedi. Hemen ertesi gün iyileşeceğine canı gönülden inandı.

    -Evde saçımdan çok işim vardı ama çocuğunun ısrar edip durması diye öksürerek şöyle devam etti kam:

    -Beni buraya gelmek zorunda bıraktı. Üstelik belki de hastayı tedavi edebilirim diye itiraz etmeden geldim. 

    Canayakın hoş sözlerini duyunca Toktobolot, Kıdır’ın ev işlerini yapmak üzere oğlunu onunla gönderdi ve baksıyı evinin üst köşesine kadar geçirdi. Tütünü ağzına koyup iki üç defa yaladıktan sonra Kıdır konuşmaya başladı:

    -Şimdi yapacağımız iş seni sihirlemektir. Kuvvetten düşerek başının dönmesi kendi kendine konuşman ise rüzgarın gücü sana cinleri getirmiş ağzında meydana gelen sarı su ise mutlaka ele almalıyız. Her şeyden önce Tanrı önünde beni olmayan bir siyah koyunu kurban ederek, Allah’dan bir şifa bekleyerek koyunun ciğerini senin bedenine vuracağız. Gece saat 12 de seni sihirlemeye başlayacağız. Buna ilave olarak bir bağ kanat bulmalısın…

    İkisi konuşuncaya kadar Kıdır’ın geldiğini duyan komşuları bir bir geliyorlardı. Komşular tam bir hastaneye gelip hastalıklarını sırayla gösteren hastalar gibi düzenli bir şekilde sıraya girip damarlarını tutturuyorlardı. Birbirine benzemeyen teşhisleri duyarak geri dönüyorlardı. Bazıları tehlikeli bir hastalığa yakalandıkları bir hastalığa yakalandıklarını öğrendiklerinde çok korktular. Sonra dua ile tedavi olabileceklerini duyduklarında kendilerine geldi zavallılar. Kendilerine gelince hayatlarında kazandıkları her şeyi ona (tanrıları Kıdır’a) vererek dua okutmayı düşünüyorlardı. Fakat şimdiki sıra Toktobolot’undu bu yüzden hastalar sonraki günler için sıra almaya çalışıyorlardı. 

    Tam gece yarısı olduğu bir zaman. Toktobolot Kıdır’ın söylediklerini elinden geldiği kadar yerine getirdi. Toktobolot’un gözleri buğulanarak alem siyah perdeye bürünmüş gibi oldu. Kuvvetten düşerek uzanan vücudunun halsizliğini kendinden başka kimse fark edemedi. 

    Pişen koyun etini büyük tabağa koyup getirdi. Serili sofra üzerine iki kemikli eti koydu ve akşam yemeği için hazırlandı. Sonra tabaktaki eti örterek ne kadar süre okudu acaba…sesi hırıltılı bir şekilde Allah’a dua etti. Bu tabaktaki et bundan sonra yenilemez. Yanılmıyorsam seni yıpratan hastalığın tamamıyla bu ete geçti. Yarın kutsal mezarın eteğindeki gür suya eti atacağım. Neyse seni sihirlemeye koyulalım. 

    Toktobolot baskının tüm söyledikleri can kulağıyla dinleyerek her şeyi anlıyordu. Dururken de hareketsizdi. Konuşacak ya da hareket edecek olursa san ki hastalığı artacak gibi oluyordu. Hatta her gün rahatsız eden öksürüğü bile dinmişti.

    Köyün kenarındaki ıssız bir evde iki insan, biri bu dünyadan hayır dileyerek güneş ışığını görmeye can atan Toktobolot, diğeri adamın hastalığını gideren Hıdır. Sofra üstünde de bir kese şeker vardı. Kıdır’ın ağzından ak köpükler çıkıyordu.Dua sona ermek üzereydi. 

    -Tak taka dinna, piş paka dinna takarınna. Key key kaptayana vel asrı atayana arngı merengi gitti şeytan şarangı. Hullovv vallov hukıp kardan…üfff…üfff 

    Gözünü yumup oturan Toktobolot’un başı aşağıya doğru kayıyordu. Eğer gözünü açarsa baskının sihirinden korkup ödü kopacakmış aklını kaybedecekmiş gibi geliyordu. İşte böyle devam ederken baksı kocaman ceketinin altındaki şekeri nasıl bir hile toruza vurduğunu sofranın üzerinde ise boş şeker kesesinin durduğunu kim görmüş. Sihirlemenin önemli kısmı bittikten sonra Kıdır önündeki tereyağından ağzına almaya başladı. Tereyağı dolu ağzından akan yağdan önündeki Kuran da nasibini alıyordu.

    Sabah oldu fakat hava birden değişerek fırtınaya dönüyor etrafındaki dağların tepeleri kâh görünüp kâh kayboluyor doğa istediği gibi değişiyordu. Kıdır dua okuduğu eti kutsal mezarın eteğindeki suya atmak için acilen yola çıktı. Yola çıkarken de:

    -Şimdiki durumun öncekinden çok daha iyi. Ben bu hastalığı vücudundan zorla ayırdım. Akan suya atıp yok eder eve barka bakıp ve hemen yarın gelirim. Diyerek bir anda ortadan kayboldu. 

    Güneş doğmuş sivri tepelerin üzerinde görünmüştü. Köylüler gürültüyle Toktobolot’un evinin etrafında toplanmışlardı. Fakat Toktobolot bu dünyaya çoktan elveda demişti. Köylü şaşkındı. 

    Kıdır’dan başkası sihirledi her halde. Eğer Kıdır okumuş olsaydı bu hastalığa yenilmezdi! Diye yakalarını tutarak uzun zaman gördüklerine inanamadılar.

  • Uzak Kuzey Dağlarında

    Kırgız Türkçesinden Aktaran : Özcan ATAR

    Hikayeyi yazan : Ömürzak CENŞEBAY UULU

    UZAK KUZEY DAĞLARINDA

    Batmakta olan güneşin şulesi yavaş yavaş kaybolurken koyu kırmızı bulutlar ak tepeli dağların etrafında dolanıp duruyordu. Dağ yamaçlarından gürüldeyerek aşağı bayıra doğru akmakta olan su, bahar havasına girmiş ağaçları yararak aralıyordu. Ağaç gölgesindeki ak çadır suyun dibine kondurulmuş çadırın hemen yanında ata binmek için hazırlanırken kart-kart geğirerek yolcu etmek için çıkan Kurgalday eneye döndü:

    -Gelininizin hastalığı sadece sıcak çarpmasındanmış dünürüm. Ateş gibi sıcak bir suya girsin! Suya bir iki girse iyileşir diyerek Kargalday Ene’nin gönlüne su serpti.

    Kargalday Ene iki gözü yiyecekle dolu heybeyi Moldabay’ın atının üzerine koyarken Moldabay onun nefesine olan güvenle şöyle dedi:

    -Çocuklarımın hayrını gör. Allah yolunu açık etsin. Bu küçük hediyeleri yeğenlerim yesin. Sağlık sıhhatin oldukça daha…Kargalday Enenin sözü bitmiyordu.

    Moldobay gülerek :

    – Zahmet oldu dünürüm

    Ha ha ha! Böylece nefesi en tesirli üfürükçülerden birisi daha uzaklaşıp gitti.

    Hastalıklı Salkın her gelenin söylediklerini uygulayarak daha bir gücünü kaybetti. Salkın hastalanıp yattığından beri Kargalday Ene eli hafif üfürükçüleri bir biri ardına  çağırıyordu. Ne yapsın? Onun  biricik tek gelini. Onun için üfürükçülerden elinde olanı esirgemezdi ancak üfürükçüler okusalar da tütsüleseler de  Salkın’ı bir türlü iyileştiremiyorlardı. Demek Salkın bir ruh hastası değildi. Artık bunu evde yaşayan üç insan kendi gözleriyle şahit olmuşlardı.

    Esen ile Salkın köydeki hastanenin uzaklığını göze alarak gitmeye karar verdiler.  Ne yazık ki onları bu güne kadar köydeki hastane hiç kabul etmedi. Karı Ene’nin yalvarmasına da aldırmadan Salkın’ı hastaneye götürmeye kararlıydı Esen. Böyle zamanlarda Karı Ene’nin yüreğini ağrıtan hataları olduğunda kendisini suçlayan Salkın için için üzülüyordu. Şuan bile evin içerisinde bir o ya bir bu yana dönüp duruyor ve utancından yüzünü örterek yatıyordu. Tedavi olursa ancak sudan olur diye düşünen Kargalday Ene gelininin üstünden düşmüş olan yorganı alıp üzerine örttü ve:

    – Ne kadar da sıcaksın ya! dedi.

    Zifiri bir karanlık vardı. Göz gözü görmüyordu. Hava buz gibiydi. Gökyüzünü kaplayan bulutlar Çisil çisil yağmur serpiyordu. Derin bir sessizlik hakimdi fakat sessizliği bozan Kaşaalı suyunun gürleyen sesiydi.

    Bu anı bekleyen Karday Ene gelinine :

    – Kalk kızım vakit geldi! Diye seslendi.

    – Bu sabah iki defa suya girersen acaba nasıl olur…

    Esen bu defa annesine hiç cevap vermedi. Kaba bir hareketle karısının üstünde duran baltayı aldı ve duvara astı. Kapıyı açıp dışarıya çıktı. Çadırın dibine çöküp derin düşüncelere daldı.

    Yağmur hafif hafif yağmaya devam ediyordu. Salkın yorgun ve hasta bedenini büyük bir zorlukla dışarı çıkarabildi. Evin dibinde donuk bir halde oturmakta olan  kocasının hiç farkına varmadı. Bütün elbiselerini çıkardı çırılçıplak bir halde etrafı kara taşla çevrili göle girdi. Sıcak bedeni dağlardan gelen buz gibi suya girince irkildi. Sonra üşüyüp titremeye başladı. Tüm gücünü ve cesaretini toplayarak kendini suya bırakan Salkın başını suya sokup sokup çıkarıyor ve bedenini yıkamaya çalışıyordu. Bir anda kemikleri sızlayıp yüreği dup dup atmaya başladı. Böyle yapmayı üfürükçülerden öğrenmişti. Hatta böyle yapmak gerektiğini üfürükçüler söylemişlerdi. Şimdi ise Salkın göleğin ortasında çırılçıplak duruyor sanki birisi kendisine saldıracakmış gibi etrafı gözetliyordu.

    Sanki zifiri karanlıkta, hayali varlıklarla gökyüzünden uçarak gelip Salkın’ın  saçını koparacak yüreğini çıkaracaklarmış gibiydi. Tam o sırada “ çık hey çık oradan!” diye bağıran bir sesi adeta kulağına inmiş bir yumruk gibi duydu. “ haydi yürü diyen” öfkeli sesi duyunca Salkın sırılsıklam bir halde sudan çıkmaya çalışırken bayıldı. Acı çığlığı duyup dışarı fırlayan Kargalday Ene gördükleri karşısında  kemikleri sızladı. Aklını kaçıracak gibi oldu. Esen Salkını sudan çıkarmak için uğraşıyordu. Kargalday Ene Salkın’a korkuyla baktı ve:

    – Gözünü aç lütfen ben köpeğe git demiştim köpeğe!

    Diyerek Salkın’ın  baygın bedenine  yapışıp onu silkeledi. Salkın’ı eve götürüp yatırdılar. Karagay Ene korku içerisinde “Eyvah! Eyvah!” diyerek evin içerisinde bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu. Salkın’ın yüzüne su serpip kendi kendine tövbe ediyordu. Esen ise böyle olacağını bilseydi eve girmeye çalışan ite bu kadar bağırmazdı.

    Henüz konuşamayan Salkın’ın yüzü soluktu. Yüzünde sağlıklı olduğunu gösteren tek emare onun neye baktığı belirsiz açık gözleridir. Gece yarısında Salkın ancak kendine geldi. O zamana kadar arkasına yaslanmış Karı Ene  elindeki okutulmuş su fincanını yere koydu ve felaketi hissetmiş gibi yüreği yerinden oynadı.

    – Çok korkmuş galiba. Şimdi ne yapsam. Git atına bin Moldobay’ı bul ve onu eve getir dedi Esene.

    Rengi kaçmış Esen hiç birşey diyemediç atı neredeydi? Kime gidecekti onu da anlamadı. Öylesine dışarı çıktı.

    Dağın soğuk rüzgarı Esen’in yüzünü kesiyordu. Yağmurun ne zaman öfkeleneceği bilinmez. Yani Tiyanşan’ın Kuzey tepelerine kar kaplamıştı. Zamansız yağan karın soğuk havası eli yüzü dondurup ciğerlere değiyordu. Kör karanlıkta kar bembeyaz parlıyordu. Bu karanlıkta Esen karın üstünde sık ağaçların arasından gitti. Karın düşmesinden eğilen dallar, akkunun kanadı gibi yeri çiziyordu. Bir  ağacın dalı çatırt! diye kırıldı. Esen evden uzaklaşmadan kırılan dalın sesiyle birlikte evdeki Salkın’ın anlamsız acı çığlığı duyuldu.

    Artık Salkın ömür boyu hastalıklı olarak kalacaktı.