Etiket: winter light

  • Winter Light (Kış Işığı)

    Yazan : Özcan Atar

    Sessizliğin Ortasında İnsanı Aratmak: Winter Light (Kış Işığı)
    Süslü laflara, göz boyayan büyük prodüksiyonlara ve mazeretlerin arkasına sığınan yapımlara inat; bazen bir kamera, karlı bir yol ve bir adamın eğik başı bize sinemanın asıl gücünü hatırlatmaya yeter.
    İsveçli usta yönetmen Ingmar Bergman’ın 1963 yılında vizyona giren ve sinema tarihinin en yalın ama en sarsıcı işlerinden biri olan Winter Light (Özgün adıyla Nattvardsgästerna / Kış Işığı) filmi, ekran başında insana tam olarak bu sadeliğin gücünü hissettiriyor. Filmin başrollerinde Bergman sinemasının o muazzam omuzlu oyuncuları yer alıyor: İnanç krizinin eşiğindeki papaz rolünde Gunnar Björnstrand, ona karşılıksız bir sevgiyle tutunmaya çalışan öğretmen rolünde Ingrid Thulin ve varoluşsal bir korkunun pençesinde kıvranan köylü rolünde izlediğimiz Max von Sydow.
    Film, İsveç’in soğuk, kasvetli bir köyünde, tek bir pazar günü boyunca geçiyor. Konu görünürde bir köy papazının Tanrı’nın sessizliği karşısında kaybettiği inancı gibi dursa da, o perdeleri biraz araladığınızda karşınıza doğrudan insanın yalnızlığı, samimiyeti ve haysiyet arayışı çıkıyor.
    Filmi izlerken ekran karşısında durup kenara not ettiğim birkaç kare oldu. O karelere bakınca insan ister istemez düşünüyor: Milyon dolarlık bütçeler harcayıp ekranda tek bir samimi duygu bırakamayan o devasa yapımlar nerede; tek bir lambanın altında, bir arabanın içinde insanın ruhunu tartan bu sadelik nerede? Bergman, izleyicinin gözünü boyamaya çalışmıyor. Arka plana bağıran müzikler koyup duygumuzu sömürmüyor. Aksine, sessizliği bir karakter gibi araya oturtuyor. Kameranın kadrajına giren her detay, bir gösteriş için değil; insanın içindeki o karanlığı ve mesafeyi anlatmak için var.
    Örneğin kadının o kutsal kadehten yudum alırken gözlerini kapatışı, bize sadece bir dini ritüeli değil, insanın çaresizce sığınacak bir liman arayışını anlatıyor. Ama kadraj öyle bir daraltılmış ki, o sığınma çabası bile insanın kendi içine hapsoluşuna dönüşüyor. İki insanın bir araba içinde yan yana oturup tamamen farklı yönlere bakması ise yan yanalığın yakınlığa yetmediğini, ruhlar konuşmadığı sürece insanın o daracık mekanda bile nasıl tek başına kalabileceğini ne kadar duru özetliyor.
    Papazın masadaki o eğik duruşu ve tam tepesindeki lamba da filmin en vurucu anlarından biri. O lamba bir aydınlanma getirmiyor; sanki vicdanın, sorumluluğun ve taşıyamadığı o yükün ağırlığıyla adamın omuzlarına basıyor. Işık var ama adamın içi zifiri karanlık. Doğanın o gri, soğuk ve yapraksız hali de bu ruh halini tamamlıyor. İnsan, o çıplak ağaçların arasında yürürken aslında kendi çıplaklığıyla, kendi yalnızlığıyla yüzleşiyor.
    Winter Light, bize teknik donanımların ya da devasa bütçelerin bir filmi “değerli” kılmaya yetmeyeceğini; asıl meselenin insana verilen değer ve işe duyulan saygı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Geleceğe dair sahte hayaller kurmak ya da ucuz duygusallıklarla vakit çalmak yerine; insanın en çiğ, en hırpalanmış ve en gerçek haliyle yüzleşme yürekliliğini gösteriyor. Bazen tek bir doğru açı, bir insanın omuzlarındaki yükü anlatmaya yeter. Yeter ki o kameranın arkasında insana ve hikayeye haysiyetle bakan bir göz olsun. Siz de o pırıltılı, gürültülü ve içi boş yapımlardan sıkıldıysanız; bir kış gününün gri ışığında insanın kendi iç sesiyle baş başa kaldığı bu dingin ve vurucu yolculuğa bir şans verin derim.