Yazar: efecity

  • Sanatın Kur’anî Rüştü: Sebe/13  ve Fıkıh Hapishanesinden Çıkış

    Yazan : Özcan ATAR

    Estetik Bir Devrimin Eşiğinde

    İslam dünyası yüzyıllardır garip bir paradoksun içinde nefes almaya çalışıyor: Bir yanda kainatı “en güzel surette” yaratan ve sanatını her zerrede sergileyen bir Yaratıcı, diğer yanda ise bu sanatın izini süren, taşa ve renge can veren insanı “putperestlik” korkusuyla boğan bir gelenek. Bugün sormamız gereken soru şudur: Bizi boğan ve yaratıcılığımızı felç eden bu yasaklar gerçekten Allah’ın muradı mı, yoksa tarihin tozlu raflarında kalması gereken “travma yönetimleri” mi?

     Sebe 13: İlahi Onayın Sarsılmaz Kalesi

    Kur’an’ı kerim, sanatın ve heykelin önündeki o hayali “put” bariyerini aslında tek bir işaretle, Sebe Suresi 13. işaretiyle yerle bir etmiştir: “Onlar Süleyman’a, o ne dilerse; mabetler, heykeller (tamâsîl), havuzlar kadar geniş leğenler ve yerinden kalkmaz kazanlar yaparlardı. Ey Davud ailesi, şükür için çalışın!”

    Bu işaret, İslam sanat felsefesinin “Magna Carta”sıdır. Eğer heykel veya figüratif sanat özünde (zatında) bir sapkınlık olsaydı, Allah bir peygamberine (Hz. Süleyman) bunu bir nimet olarak bahşeder miydi? İşaretin sonunda istenen “şükür”, aslında üretilen o sanat eserlerinin Allah’ın estetik sıfatlarına birer secde niteliğinde olduğunun kanıtıdır.

    Geleneksel Korku: Pedagojik Bir Tedbirin Dogmaya Dönüşümü

    Peki, bu kadar net bir işaret varken “heykel puttur” algısı nasıl oldu da İslam ümmetine %100 bir başarıyla dayatıldı? Burada karşımıza çıkan tablo, dinin kendisinden ziyade sosyolojik bir korkudur. İslam’ın doğduğu coğrafyadaki putperestlik travması, ulemayı kötülüğe giden yolu kapama mantığına itmiştir. Ancak bu “geçici tedbir”, hadislerin Kur’an’ın önüne geçirilmesiyle kalıcı bir hapishaneye dönüştü. “İnsanlar tekrar tapmaya başlar” korkusu, bin yıl önce belki pedagojik bir önlemdi; ancak bugün bu korkuyu sürdürmek, Müslüman zihninin rüştüne hakarettir. Din tamamlanmış (Maide 3), tevhid bilinci yerleşmiştir. İnsanı “zayıf ve her an puta tapacak bir varlık” olarak gören bu yasakçı fıkıh, artık insanın önündeki en büyük engeldir. Fususü’l-Hikem’de: “Bil ki, Süleyman (as) cinlere emredip ‘tamâsîl’ (heykeller/suretler) yaptırdığında, bu eylem Allah’ın dünyadaki mutlak tasarrufunun bir yansımasıydı. Süleyman, bu suretleri yaptırmakla Allah’ın ‘el-Bârî’ (yoktan var eden) ve ‘el-Musavvir’ (suret veren) isimlerini mülk aleminde izhar etti (açığa çıkardı).” der İbn Arabi.

     Bilginin Doğruluğu: Yorucu mu, Yapıcı mı?

    Burada metodolojik bir ayrım yapmak zorundayız: Kadim bilginin (geleneğin) eskiliği onu ne kutsal yapar ne de tamamen çöpe atılacak bir kağıt parçası. Bilginin doğruluğu; onun insanı yormayan, doğasını bozmayan ve zamanın ruhuna uygun olan tarafındadır. Eğer bir bilgi insanı yaratıcılıktan koparıyor, dünyadaki temiz zevkleri (Tayyibat) ona haram(yasak) kılıyor ve ruhunu daraltıyorsa, o bilgi “doğru” olma vasfını kaybetmiştir.

    Kadim bilgiden yararlanmalı, ama onu bir pranga değil, bir tecrübe kütüphanesi olarak kullanmalıyız. Kur’an’ın ana ilkeleri (Adalet, Estetik, Şükür) bize yeterlidir.

    Sanatla Gelen Şükür

    İslam dünyasında gerçek bir Rönesans, ancak fıkhın o boğucu ve insanı suçlu hissettiren tabakası rafa kaldırıldığında başlayacaktır. Heykel, resim, sinema veya tiyatro; eğer bunlar insanın ruhunu yüceltiyor, Allah’ın “El-Musavvir” ismini tefekkür etmemizi sağlıyorsa, bunlar birer “modern ibadettir”.

    Korku duvarlarını yıkıp Sebe 13’ün özgürlüğüne sarılmalıyız. Unutmamalıyız ki; putlar taşlarda değil, zihinlerdeki yasakçı dogmalardadır. İnsanı yormayan, fıtrata uygun bir İslam anlayışı, Müslüman sanatçının elindeki fırçayı ve çekici, Allah’a giden bir yol yapacaktır.

    Kaynakça:

    1.Kur’an-ı Kerim: Sebe 13, A’raf 32, Maide 3, A’raf 31.

    2.Fazlur Rahman: Ana Konularıyla Kur’an (Kitap Adı: Ana Konularıyla Kur’an ,Fazlur Rahman,Ankara Okulu Yayınları, 1996, Ankara)

    3.Mustafa Öztürk, Kur’an, Tefsir ve Gelenek: İkincil Dünyevileşme Sorunu, Ankara Okulu Yayınları, Ankara,2004)

    4.İbn Arabi: Fususü’l-Hikem (Süleyman Fassı  )

  • Anlam Arayışındaki İnsanın Yol Haritası: Batı Felsefesi ve İslam Düşüncesi

    Yazan : Özcan ATAR

    Anlam arayışı içindeki bir insanın tutunacağı neler var? Kendini bir anda varoluşun ortasında bulan birey; önce kendini tanıma, sonra da o meşhur “anlam arama” aşamasına geldikten sonra ne yapar? Peki ya anlam arayışı içinde olmayan insan var mıdır? Kendini keşfetmeyenler çoğunlukta mıdır, yoksa her ruh er ya da geç bu girdaba kapılır mı?

    Dünya, farklı ırklar ve kültürlerden örülü karmaşık bir yapı. Eğer her birey kendi keşfine çevresinden aldığı ilhamla başlıyorsa, bu denli farklılığın olduğu bir dünyada “Doğru” nedir? Her bireyin kendi doğrusu varsa, yaşadığımız bu küresel karmaşanın sebebi nedir ve çıkış yolu nerededir?

    Bu çetrefilli sorular, felsefenin ve psikolojinin binlerce yıldır etrafında döndüğü “esas” meselelerdir. Bu düşünce helezonuna hem Batı hem de İslam düşüncesinin penceresinden bakalım.


    Batı Dünyasının Bakışı: Varoluş ve Boşluk

    Psikiyatrist Viktor Frankl, “İnsanın Anlam Arayışı” adlı eserinde insanın temel motivasyonunun haz veya güç değil, “anlam” olduğunu savunur. Frankl’a göre anlam aramayan insan yoktur; ancak bu arayışı bastıran veya içsel bir boşluğa düşen çoktur. Birçok insan bu boşluğu eğlenerek, tüketerek veya aşırı çalışarak kapatmaya çalışır.

    Heidegger ise kendini keşfetmek için çabalamayanlar için “Das Man” (Herkes) durumundan bahseder. Bu durumdaki birey, kendi özgün benliğini değil, toplumun ondan beklediği “otopilot” kimliği yaşar.

    Çatışmanın Kaynağı: Neden Uzlaşamıyoruz?

    Eğer herkesin kendi doğrusu varsa, çatışma kaçınılmazdır. Bilim bu karmaşayı iki noktada açıklar:

    • Bilişsel Çelişki: İnsanlar kendi inançlarına ters düşen bilgileri reddederler. Ortak bir zemin kurmak bu yüzden zordur.
    • Öznellik vs. Nesnellik: Bilim “nesnel doğruya” odaklanırken, felsefe “öznel doğrunun” kişiye özel olduğunu söyler. Karmaşa, bu öznel değerlerin başkalarına mutlak gerçekmiş gibi dayatılmasından doğar.

    Batı Düşüncesinde Çıkış Yolları (Çapa Noktaları)

    • Sokratik Yöntem: Eleştirilmemiş bir hayat yaşamaya değmez. Soru sorun ama soruların altında ezilmemek için “eyleme” geçin.
    • Akış (Flow) Teorisi: Anlam sadece derin düşüncede değil, bir işle uğraşırken kaybolduğumuz o “akış” anlarındadır.
    • Radikal Kabul: Camus ve Sartre’a göre dünyanın özündeki “absürtlüğü” kabul etmek, bireye kendi anlamını yaratma özgürlüğü verir.

    İslam Düşüncesinin Bakışı: Fıtrat ve Hakikat

    İslam düşüncesi, bu sancıları bir boşluk olarak değil, insanın yaratılış kodlarına yerleştirilmiş bir pusula olarak görür. İslam’a göre anlam arayışı biyolojik ve ruhsal bir ihtiyaçtır; yani “fabrika ayarıdır”. Bu durum “Fıtrat” kavramı ile açıklanır. Kendini keşfetmeyen veya anlam aramayan insan ise “Gaflet” (farkındasızlık) içindedir; bu kişiler dünyevi meşgalelerle fıtratlarının sesini bastırmışlardır.

    Tanışma ve Zenginlik Olarak Farklılık

    İslam düşüncesinde ırkların ve kültürlerin varlığı bir karmaşa sebebi değil, kültürel bir zenginliktir. “Nefsini bilen Rabbini bilir” düsturuyla hareket eden İslam düşünürleri, kendini tanımanın yaratıcıya açılan bir kapı olduğunu savunur. Burada Tanrı ile insan arasında, Hristiyanlıktaki gibi aracılara ihtiyaç duyulmayan, direkt ve dikey bir iletişim vardır.


    Karşılaştırmalı Tablo: “Doğru”ya Bakış

    İslam ve Batı dünyasının “Doğru” kavramına yaklaşımlarını aşağıdaki tabloda özetleyebiliriz:

    Kriterİslam Düşüncesi (Hakk/Hakikat)Batı Düşüncesi (Doğru/Gerçek)Kaynaklar
    Kaynağı Nedir?Vahiy, Akıl ve Selim Duyular.Akıl, Deney ve Gözlem.Kur’an / Descartes
    DeğişkenlikSabittir: Temel doğrular zamana göre değişmez.Dinamik: Bilgi ve faydaya göre güncellenir.İmam Gazali / Thomas Kuhn
    Amacı Nedir?Dünya ve Ahiret Saadeti.Problem Çözme ve İlerleme.R. el-İsfahani / Francis Bacon
    DoğrulamaVahye Uygunluk.Kanıtlanabilirlik ve Mantıksal Tutarlılık.Maturidi / Karl Popper
    Bireysel RolKeşif: Var olan hakikati bulur ve teslim olur.İnşa: Kendi değer sistemini kendi kurar.İbn Arabi / J.P. Sartre

    “Hayatın bir anlamı var mı?” sorusunun ağırlığı altında ezilmek yerine, “Ben hayatıma nasıl bir anlam katabilirim?” sorusuna odaklanmak, bireyi o boğucu helezondan çıkaran en güçlü adımdır. İster Batı’nın özgürlükçü inşası ister İslam’ın fıtri keşfi olsun; asıl mesele “otopilottan” çıkıp kendi yolculuğuna başlayabilmektir.

  • Yeni Bir Eşiğin Önünde: Yapay Zekâ ve İnsanın Kaderi

    Yazan : Özcan ATAR

    Sanırım Yapay Zeka’yı (AI)  ilk duyduğumda, onun bu kadar kısa sürede soframıza kadar oturacağını, günlük sohbetlerimizin bir parçası olacağını tahmin etmemiştim. Açıkçası, içinde bulunduğumuz bu hız çağı biraz ürpertici. Bu baş döndürücü sürat insanlığı nereye sürükleyecek, bazen hayal etmekte bile zorlanıyorum.

    Öyle bir süreçten geçiyoruz ki, “AI”nın dokunmadığı tek bir alan bile kalmayacak gibi. Ressamın fırçasından yazarın kalemine, öğretmenin ders anlatışından ekonomistin analizlerine kadar her şey bu yeni dönemden nasibini alıyor. Sadece fabrikadaki işçiyi değil; tercümanı, akademisyeni, hatta notaları bir araya getiren müzisyeni bile doğrudan etkileyen bir değişim bu. Artık AI, yani bu yapay akıl, işlerimize sadece yardımcı olmuyor; doğrudan işin içine dâhil oluyor.

    İşin bir de yönetim boyutu var. Kendi doğası gereği ağır hareket eden devlet kurumları, bu fırtına gibi esen Yapay Zekâ çağına ne kadar sürede ayak uydurabilecek? Özel sektör bu yeni teknolojiyi bir kazanç kapısı olarak görürken, sokaktaki insanın, çalışanın hayatında ne gibi yaralar açılacak? Bunlar, üzerine sayfalarca yazı yazılması, uzun uzun düşünülmesi gereken hayati meseleler.

    Eskiden tarih kitaplarında okurduk; Osmanlı’nın matbaayı geç getirmesinin nedenlerinden birinin “hattatların işsiz kalma korkusu” olduğu söylenirdi. Doğrusu bu görüş bana pek inandırıcı gelmez, biraz abartılı bulurdum. Ancak bugün AI teknolojisinin her geçen gün nasıl bir ilerleme kaydettiğini gördükçe, o günkü insanların endişesini çok daha iyi anlıyorum. Demek ki insanın emeğini ve ekmeğini koruma refleksi, her devirde aynı hassasiyeti taşıyormuş.

    Şimdi önümüzde çok kritik bir görev var: Bu büyük değişimin yaratacağı farklılıkları şimdiden görüp, dünyanın varoluş sebebi olan “insan”ın değerini korumak. İnsan faktörü silinip gitmeden, devletin, sivil toplum kuruluşlarının ve üniversitelerin el birliğiyle güncel planlar yapması şart. Fabrikalardan okullara kadar her kurum, “Önce İnsan” diyerek bu yeni düzene hazırlanmalı.

    Vaktiyle bilgisayar ve internet hayatımıza nasıl girdiyse ve biz onlara göre bir hayat kurduysak, şüphesiz Yapay Zeka için de bir yol bulacağız. Ancak bu seferki değişim, geçmiş yüzyıllardaki değişimlerden çok daha farklı ve uyum sağlaması biraz daha zor olacak gibi görünüyor.

    Yine de tüm bu anlattıklarım karamsar bir tablo gibi algılanmasın. Belki de bu teknoloji, insanlığı bambaşka ve çok daha güzel bir aşamaya taşıyacak. Belki de üzerimizdeki ağır iş yükünü bu yapay zekalar alacak ve bizler kendi özümüze, fıtratımıza döneceğiz. Daha çok düşünecek, daha çok hissedecek ve yaradılış gayemiz üzerine daha fazla kafa yorma şansı bulacağız. Belki de bu boş vakitler sayesinde Yaradan’ın mucizelerini daha derin bir tefekkürle seyredeceğiz. Kim bilir!.

    Kim bilir, belki de en büyük keşif, bu dijital gürültünün sonunda bulacağımız “kendi iç sesimiz” olacaktır.

  • Rüyamda…

    Rüyamda aynen bu bakışını gördüm

    Neredeyse hiç rüya görmem fakat bugün (02.01.2026) rüyamda Atatürk’ü gördüm. Her tarafta insanlar acele acele telaşlı sağa sola koşturuyordu. Atatürk siyah bir takım giymiş küçük bir masada oturuyordu. Gözleri parlaktı fakat dalgın gibiydi. Çok hızlı hareket etmiyor sanki hep bir şey düşünüyordu. İlginçtir rüyamdaki Atatürk bana, insanlara fazla yaklaşmayan soğuk bir insanmış gibi geldi.

    Beni çağırdı. Çözülmesi gereken meseleler olduğunu söyledi. Çok heyeceanlandım. Kalbim küt küt atıyordu. Çok şeyler konuştu lakin ben hepsini hatırlayamıyorum. Bana: “Hesap makinesini getir.” dedi. Sonra hesap makinesini getirdim. “Otur” dedi. Evet sonra çok hareketler oldu olaylar araya girdi. Kesit olarak tekrar Atatürk’ü gördüm. Rüyanın sonrasını maalesef hatırlayamıyorum. Sabah uyandığımda kafam hala çok meşguldü.Ürperdim.

  • O’nu İçselleştirmek

    Özcan ATAR

    “…bu yüzden benden tavsiye isteyenlere gerçekten iyi bir tavsiye vereceğim. İsteğiniz dışında size verilmiş sorumluluklar için Tanrı başta olmak üzere herkesi suçlayabilirsiniz. Diğerlerini bilemem ama O’nun bu konuda affedici olabildiğini duydum. Fakat kendinize ait kıldığınız sorumluluklar için başkalarını suçlamayı bırakın. Zorda kalınca herkes yalan söyler. Her tavsiye her zaman doğru tavsiye değildir. Tavsiyelerin altında yatan niyeti hiçbir zaman bilemezsiniz. Ben de dünyanın en iyi niyetli insanı değilim. Niyetimin sorumluluğu bana, verdiğim tavsiyeyi uygulamanın sorumluluğu size aittir.”

    Yukarıdaki satırlar, bendenbenkim.blogspot.com adresinde yayımlanan “Tavsiye ve Sorumluluk” başlıklı yazıdan bir alıntı. Yazarın kaleminden dökülen bu düşünceleri ilgiyle takip ediyorum. Ancak bu noktada bir parantez açmak gerek: Belki de postmodernizmin zihinlerimizde yarattığı o kaçınılmaz bulanıklığın bir sonucu olarak, Tanrı’nın mesajlarını ve O’nunla olan bağımızı anlamlandırma konusunda bazen isabetli çıkarımlar yapamıyoruz.

    Bu durum, hayatın tam kalbinde iki temel gerçeklikle bizi yüzleştiriyor: Eğer bir inanca sahipsek zamanla bu inançta bir zafiyet oluşuyor; eğer bir inancımız yoksa bu kez de hayatın içinde derin bir anlamsızlık ve başıboşluk hissiyle savruluyoruz.

    Oysa Tanrı bizden —belki de beşerî aklımızla hikmetini hiçbir zaman tam olarak çözemeyeceğimiz bir derinlikle— şu duayı dilimizden düşürmememizi ister: “Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükleri yükleme!” Burada asıl mesele, Tanrı’nın bize takdir ettiği imtihanın ağırlığından ziyade, modern aklın reddetmeye meyilli olduğu o “Mutlak Otorite”ye, yani Tanrı’ya olan bağlılığımızın bir bilinç düzeyine erişmesidir.

    Dünya hayatında çektiğimiz çilelerin geçici olduğunu, ruhun ancak bu zahmetler nispetinde saflaşıp değer kazandığını ve bu sürecin sonsuz bir yaşamın müjdecisi olduğunu idrak ettiğimizde; Tanrı’yı tenkit etmek bir yana, O’nu ancak minnetle anmak gerekir. Nihayetinde ne kadar hata yaparsak yapalım; gücüne güç yetiremeyeceğimiz ve mahiyetini tam manasıyla kavrayamayacağımız o Yüce Yaratıcı, yukarıdaki yazarın da isabetle belirttiği gibi, bize sonsuz bir merhamet ve affetme vaadi sunmaktadır.

    Bizden istenen aslında gayet yalın: Tanrı’yı sadece bir kavram olarak değil, bir bilinç düzeyi olarak kavramak ve O’nu her yönüyle içselleştirmek. Bu içsel yolculuğu tamamladığımızda, geriye sadece O’nun eşsiz lütfunu ve rahmetini beklemek kalıyor.