Yazar: efecity

  • Türkçemiz

    Türkçemiz

    Yazan :Özcan ATAR

    Türkiye’de yaşamanın en büyük lezzetlerinden biri hiç şüphesiz “Türkçe”dir. Beğenmeyenler var Türkçeyi. Sığ görenler var, yetersiz bulanlar var.binlerce yılın içinden süzülerek bugünlere ulaşan harika bir dil olan Türkçe doğrusu yerilmeye değil övülmeyi hak ediyor. Çünkü bu dilde pek çok mana ustaca ifade edilebiliyor. Her sözcükte Fatihin Alpaslanın Yesevinin kokusu var onun için dilimizi kullanırken son derece titiz davranmak zorundayız. Çıkan her sözcük aynı zamanda kalbin ve düşüncenin binlerce yıllık tarihin sesidir.

    Zaman içinde Araplardan Fransızlardan İranlılardan aldığımız sözcükler artık onların değil bizimdir. O sözcüklere “Türkçe” dersek asla hata yapmış olmayız. Ama eğreti cümleleler hala gazetelerimizde kitaplarımızda arzı endam etmiyorlar mı, işte bu bitiriyor beni. Hani dil ırkçısı değilim ama var olan dilimizin güzelliğini ve varlığını da kötüleyip hor görüp öldüremem. Haydi okuyun şu cümleyi : “ …zengin hayat deneyiminden sonra ortaya yine ‘grotesk ulusalcılar’ın damak zevkine uygun, ödünsüz bir ‘Atatürk kültü’ koymasından dolayı da kalbim aynı düzeyde acıdı doğrusu…” dahası bu cümle en masum cümlelerden hele Eğitim Bilimleri kitaplarında kullanılan cümleler okuyanı inanın hiçbir şeyden anlamayan insan haline sokar. Bu konuda “elbette Eğitim Bilimleri kitabı böyle farklı sözcükler barındırır çünkü bu eğitimin kendine has terimleri var” denilebilir. Bu doğru bir düşünce gibi görülebilir ancak cümlede kullanılan yabancı kökenli sözcüklerin yanında bir de “uydurma Türkçe” sözcüklerin kullanılması okunulanın “bilimsel” adı altında anlaşılmasını büsbütün zorlaştırır.  

    Hele bazı eleştiri, tanıtım yazılarında söylenmek istenileni anlamak hepten zorlaşır. Pek çok insan “anlayamıyorum” demeyi bir zül addettiğinden anlıyormuş gibi davranmayı alışkanlık haline getirebiliyor. Şu cümleleleri okuyalım: “ Modern çağlara özgü insan tipleri, davranış prototipleri ve sarsıcı alegoriler taşıyan kurgular neredeyse anonimleşerek modern dünyanın referanslar silsilesini meydana getirirler Örneğin Kafka’nın Gregor Samsa’sı modern hayatta varoluşu hiçleştirilen insanın evrensel metaforudur. Mary Shelley’nin Frankestein’ı ise, modern insanın doğaya egemen olma hırsının trajik bir animasyonunu yapar.” Bir örnek daha verelim:” bu şeyleşme olgusuyla Alain Robbe-Grillet’in romanlarındaki nesne betimlemelerinin,giderek insan bilincinin özerkleşmiş nesnelerle çevrilmeye başlamasının arasında türdeş bir ilişki kuruyor.” “Hayır ben ‘yazınsal yapıtı toplumsal bağlama indirgemek’ istemem.” “veriler ister özdeksel, ister tinsel olsun her zaman bir sebebe mebnidir.” İlk okuduğumuzda ne anladığımız önemli. Elbette bölük pörçük bir şeyler anlaşılıyor fakat anlam bütünlüğüne anında ulaşmak bir hayli zor.

    Cümlelerimizde yabancı sözcükleri, terimleri kullanmayalım demek doğru olmaz. Sözcük dağarcığımızın çok olmasının inanılmaz faydaları var. Çok sözcük kullanabilmek bilgi yükünün var olduğunu gösterir. Bilgi ise alelade bir insan yerine erdemli bir insanı oluşturur. Ancak yükleyici için önemli olan yüklenilenin değeri mi yoksa yükleyenin değeri mi? Şayet ben bildiğim bir bilgiyi karşıya aktarmak istiyorsam bunu en sade en anlaşılır biçimde vermek isterim çünkü önemli olan “ben” değilim “bilgi”dir. Ya da ne kadar bilgi sahibi olduğumun bilinmesi de değildir istediğim.

    Farklı ortamlarda her zaman en basit dili kullanmak zor olabilir. Mesela bir üniversitede akademisyenlere yapılacak bir konuşmada kullanılacak dil elbette bir köy kahvesinde konuşulacak türden olamaz veya doktorlara hitap edilirken tabi ki günlük konuşmalarımızda hiç kullanılmayan pek çok yabancı sözcük kullanılacak. Ancak hiç gereği yokken “hımm afedersiniz exit ne tarafta acaba?” gibi “ay akşamları internette bir saat search yapmadan yatamam” gibi cümleler kurmanın doğru olan yanı yok.

    Dilde sadelik dilin tadıdır. O halde harika bir dil olan Türkçemizi her türlü dikenden ayıklayarak konuşmalı ve yazmalıyız.

  • ÇOK OKUMAYA DAİR

    Çok, sık, büyük, fazla olanın rağbet gördüğü, muhabbet edildiği bir zamânda yaşıyoruz. Çok okumak ve çok okunmak, yazdığınız yazılarda fazlaca alıntılar yapmak, kaynaklar kullanmak, büyük büyük meydânları sokakları hayâl etmek, sıkça seyâhat etmek vs. Sayılarını arttırabileceğimiz gibi çeşitlerini de çoğaltmak mümkün. Mezkûr anlayışların hepsinde, bendenize, zamân-mekân ilişkisi açısından bir rol çalma çabası var gibi gelir. Aslında zamândan çalmaktır yapılan, farklı veçheleriyle.

    Oysa, kudemâya göre zamânın içerisinde vakîtler, vakîtlere de iliştirilmiş dem’ler mevcûttur. Muhtelif kavrayış, anlayış, fehm, idrâk, argo söylersek oluru (yapıp-etmelerimizin) bu dem’leri yakalamamızla mümkündür. Şüphesiz ki böyle bir dünyâ görüşü zamândan çalmak şöyle dursun, ona tâbi olmayı görev sayacaktır. Burada aklıma gelmişken merâklısı olur için şunu da belirtmek isterim: yıllar önce okuduğum bir metninde Erich Fromm, saatin şehirlerde kullanılışının neden Batı’lı kentlerde olduğunu açıklamaya çalışmıştı.

    Kudemâ derken, sâdece Müslümânları kastettiğimiz de sayılmasın. Belki mezkûr lafzı aslî anlamından daha vüs’atli kullandığımızı da eklemeliyiz. Birkaç örnek verelim.

    Schopenhauer çok okuyanlara şaşırdığını çünkü düşünmeye ne ara vakit bulduklarını bilmediğini söylemişti. (Oysa kendisi de çok okuyan birisiydi. Tâife-i felâsife, ilmiyle âmel etmek zorunluluğu hissetmeyen insânlardır da.) Wittgenstein, Frege ve Russell’ın bâzı eserleri üzerine çalışmaya senelerini vermiş, sonrasında da opus magnumu için aynı çabayı göstermiştir. Bilhâssa asker olduğu İkinci Cihân Harbi(ki aslında birinci de dense yeridir.) esnâsında dönüp dolaşıp Tolstoy’un Hacı Murat’ını okumuştur. Defalarca. Üstelik çok benzer durumları Kant ve Hegel’in hayâtlarını birâz okuyanlar da göreceklerdir. Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’te iktibâs ettiği bâzı hikâyeler döner dolaşır üç, dört kitâba dayanır. Üstelik Hazret’in kendisi de ‘o öyle dedi bu böyle dedi de sen ne diyorsun’ buyurmaktan kendisini alamaz. Gazâlî Hz. yolunu kesen şakîlere notlarını almamalarını, onlar için çok uzun süre öğrencilik ettiğini anlatır. Kendisiyle dalga geçen şakîlerin tavrı üzerine, evine varınca, hatırımda yanlış kalmadıysa 2 sene kadar oturur ve notlarını ezberler. Spinoza öldüğünde terekesinde yüz civârında kitâbı olduğu ve bunların da kısm-ı azamının sözlük-gramer kitâplarını ihtivâ ettiği kayıtlara geçmişti. Derrida’nın belgeselinden aklımda kalmış: bu kitâpların hepsini okudunuz mu diye soran röportajcıya Derrida şöyle cevâp veriyordu: ‘Hâyır. Ama bir ikisini çok iyi okudum.’ Borges’in evine giden bir yazar da gördüğü karşısında şaşkınlığını gizleyememişti. Çok az kitâbı vardı ve çoğu hikâye kitâplarıydı. Althusser’in terekesini tasnîf eden kurumun kayıtlarına bakmıştım. Althusser, aşağı yukarı dört bin  kitâp ile ömrünü tamâm etmişti. Üstelik bu kitâpların bir kısmı farklı lisânlarda aynı kitâplardı. (Althusser doğru dürüst İngilizce bilmiyordu. Neredeyse hiç. Kitapları arasında Nâzım Hikmet’in de iki kitâbı vardı. Memleketimden İnsan Manzaraları ve Kemal Tahir ile mektûplaşmalarının Fransızca çevirileri.) Baudrillard çok iyi Almanca bilmesine rağmen Heidegger’i zâhmet edip doğru dürüst okumamıştı. Üstelik Antik Yunan Felsefesi’ni de hiç bilmediğini söylüyordu. Rousseau ise bir türlü iyi Latince öğrenemediğinden yakınıyor, uzun süre bir bavula sığdırdığı kitâplarıyla oradan oraya gidiyordu.

    Aklıma bir çırpıda gelen bunca örneği vermem ve böyle bir yazıyı yazma sebebim ne olabilir? Yıllar evvel râhmetli Alija İzzetbegovic’in, Notes From Prison isimli Türkçe’ye Özgürlüğe Kaçışım olarak çevrilen kitâbındaki bir notunda okumuştum. Meâlen şöyle diyordu: ‘Lüzûmsuz okuma bizi daha zeki yapmaz. Bâzı insânlar kitâpları basîtçe yutar. Onlar, kavramak, öğrenmek, okunulan şeyi işlemek, hazmetmek için zârûrî olan gerekli düşünce aralıkları olmaksızın bunu yaparlar.’ Bendeniz bu cümleleri okuyana dek, kimse bana ‘çok okumanın’ matah bir şey olmadığından bahsetmemişti. Süleyman Nazif’in Malta Geceleri’nde o veciz biçimde ifâde ettiği gibi zamânlar yaşadım sırf bu yüzden. ‘Kimsesiz, sıtmalı, hicrânlı, tükenmez geceler/ Ne kadâr gözyaşı döktüm bunu yıldızlara sor!’ Kendimi paraladım bilgilenmek için desem yeridir. Her şeyi bu çözecekmiş gibi. İşte bu yazı aynı yolu geçenler için hiç değilse bile bile aynı tuzağa düşmeleri için bir pusula, bir de hâlâ bunun böyle olmadığını kendimi iknâ etmem için bir meşrûiyet vesikâsıdır.

    Ne buyurdu Hz Mevlânâ: ‘Zâhid, nasıl edeyim, der; ârifse, nasıl edecek, der.’

     Merâklısına Notlar

     Wittgenstein, Ray Monk, Kabalcı Yay.

    Spinoza, Steven Nadler, İletişim Yay. Ayrıca, sanıyorum o kitâpta da alıntılanan fakat ismini unuttuğum bir ingilizce makâle.

    Althusser için https://www.imec-archives.com/papiers/alain-badiou/#prettyPhoto

    Baudrillard Live, Mike Jane, 1993, p.21

    İtiraflar, Rousseau, Islık Yay.

    Borges’in Evinde, Alberto Manguel, Yapı Kredi Yay.

    Mecâlis-i Seba, Mevlânâ Hz., İnkılâp Yay.

    El – Münkız Mine’d Dalâl, İmâm-ı Gazâlî, Gelenek Yay.

    Malta Geceleri, Süleyman Nazîf, Yeni Matbaa, İstanbul, 1924

    Yazan: Mustafa ÖZDEMİR   22.08.2019 (https://www.derindusunce.org/2019/08/22/cok-okumaya-dair/)

  • BAŞLAMAK !

    Yazan : Özcan ATAR

    Kur’an çalışmaları her çağda dolu dizgin yapılmıştır. Kur’an tefsirleri, Kur’an dilinin incelenmesi ve Kur’an çevresinde yazılmış kitaplar yüzyıllar boyunca devam edegelmiş ve daha nice araştırmaların yapılacağı da aşikardır. Önemli olan Kur’an üzerine en çok eğilmesi elzem olan Müslümanlar olması gerekir. Ancak derin uyku yüzyıllarından hala silkinip kalkabilmiş de sayılmayız. Hatta yapılan çalışmaların üzerinde dahi muvaffakiyetli çalışma azdır. Sadece Kur’an değil kendi eski eserlerimiz ve tarihimiz kültürümüz üzerinde de çok fazla kafa yorduğumuz söylenemez. 

    Sokak kültürlü sloganist nesiller yerine düşünen araştıran bilimsel buluşlara susamış bir neslin oluşması en büyük gayemiz olmalıdır aslında. Büyük bir devlet projesi ile ancak altından kalkılabilecek bu durum hemen her Türk insanın kalbinden de çağlayanlar gibi taşmalı heyecan hiç bitmemeli. 

    Bilim insanı olmak arzulanan en büyük paye olmalı ve bu payeye mevkiler birer uçurum oluşturmamalıdır. Mevki ancak belki birinci dereceden itenek olmaktan öte gitmemelidir. Yani bilim şana kul edilmemelidir. 

    Bir altın işlemecisi kadar gayretli sabırlı dikkatli ve rikkatli bireylerin beyin jimnastiğine, o kadar muhtacız ki ! Hemen her alanda ülkemiz bunu hak ediyor. Hem de art niyetli başlangıçların ortaya çıkardıkları çarpık görüşlerden azade olabilmenin de ilk kuralı her şeyde olduğu gibi bilim insanın da yerli olması değil midir?

    Arzu edilenler inançlar temenniler bir yanda değerlendirilmeye, işlenmeye başlanacağı zamana bırakılırken daha ayakları yere basma döneminde elbette her çalışma dikkatle takip edilmelidir. Zaten bu yapılamadığı zaman bilimsel bilginin ortaya çıkarılması oldukça zordur. Bizim için Batılı oryantalistlerin azmi, üretkenliği öğrenilecek bir rol; niyetleri, bilgimiz dahilinde sadece uyanık olma sebebimiz olmalıdır.   

    Bütün çalışmaların “yarar” eksenli yapıldığı batı biliminin aksine “yaratan” eksenli çalışan doğu-islam bilim insanlarının, yüzyıllardır rehavete girdiği dönemlerden sıyrılma çabasındayken hala durmada ayak direten İslam ülkelerine takmadan yola devam etmek gerekiyor ki bunu söylememin yegane itkisi çevremizin bırakın bilimi bilgiyi yangın yerine dönmüş halidir. İnsan bir Müslüman olarak  derinden çöküyor. Suriye Irak Mısır Lübnan Filistin Doğu Türkistan  vs.  tamamen yangın yeri ! Nesiller katlediliyor!    

    Biliyorum parmaklar var karıştıranlar var düşmanlar var boğmak isteyenler var! Var ama gene de elinde mürşidin  Kur’an nasıl sana yetemiyor! Yetemiyor çünkü biz Kur’anla Batılının buluştuğu kadar da buluşmaya yeltenmiyoruz. Maelesef Batı Kur’anla çoktan buluşmuştu!!!

    Elbette buluşma isteği Batıda farklı amaçlar içindi Ama Kur’an öyle bir hakikat ki kendisine  bir  sebeple bir defa buluşan yörüngesini izanı kadarıyla doğrultuyor. Çünkü Kur’ana açılmak demek bilime akla ve esrarengiz ruha kapı aralamak olduğundan –sen istemesen bile- çarpık zihniyetin şoklanır, arıtılır. Batı bilim adamı da bir anda şoklanıyor ve bu şokla daha bir gayretleniyor inceliyor arıyor araştırıyor ruhunu değilse bile dünyalığını bir şekilde buluyor düzenliyor ki bu ta m.ö. 9.yüzyıllarda (dikkat İsadan çok önce ) bir Aramice bir yazıtta  “mt kln ‘lh rḥmn zy tṣlwth bh ysb” şeklinde kendini gösteren “merhametli tanrı” anlamındaki tamlamanın “RHMN” sözcüğünün  Kur’anda da yerini  alarak  RAHMAN(RHMN) olan Allahın  her gayrete takdim ettiği ödülün müşahhas bir delili oluyor. 

    Biliyorum bugün  Türk ve İslam dünyası olarak zor zamanlardayız. Bilim bizden uzak şimdi; ama bilinçlenmek ve bilgiye doğru koşmak için bilenmenin sebebi olamaz mı bu zor zamanlarımız. O halde biz de yegane değerlerimiz olan çocuklarımızı güdülemeye başlamayalım mı? Evet bence yapabileceklerimizin içinde bize en yakını budur o halde “bi ism’illahi Er-RAHMAN Er-RAHİM” diyerek kolları sıvayıp beyni yıkayıp düşünceyi paklayıp uzun yollar için şimdi başlayalım!

                                                           ÖZCAN ATAR

  • KRAMER KRAMER’E KARŞI

    KRAMER KRAMER’E KARŞI

    Film Çekim Yılı          : 1979

    Yorum : Özcan ATAR

    Bu bir boşanma hikâyesi. Çift8 yıllık evli. Joanna ilgisizlikten, evliliğin sıkıcılığından, bir türlü kendini bulamadığından… gibi sebeplerle ( ki bu TED için anlamsızdır)  bavulunu toparlar ve evi Trek etmek için  Ted’i bekler. Çocuğunu eşini evini terk edecek kendini bulmak için uzaklaşacaktır.

    Ted iş hayatında çok başarılıdır ve terfi atlamıştır mutludur. Eve neşeyle gelir . Karısı Ted’e evi terk etmek üzere olduğunu anlatmak ister fakat işkolik Ted gene işle ilgili hemen telefona sarılır iş konuşmaya başlar o arada Joanna konuşuyor ama Ted onu dinlemiyorken Joanna nihayet sesini duyurur Ted’e: “Ben senden çocuktan evden ayrılıyorum” bir sessizlik şaşkınlık Ted’de. Neden? Ted Joanna’nın elinden bavulunu alır ama nafile Joanna kararlıdır gidecek. Bavulu da bırakır. Bavul dramatik bir bir şekilde Ted’in elinde kalır. Joanna asansöre bindiğinde kapılar kapanırken : “ Seni sevmiyorum…” der ve çocukla Ted’i baş başa bırakır. Etkileyici sahneler elbette. O an Joanna hakkında güzel şeyler düşünemiyorsunuz.

    Bu etkileyici sahneden sonra başarılı oyunculuk sergileyen küçük çocuk Billy (Justin Henry) ile babası sabahları çok zorluk çekerler. İşler Ted için iyice kötüye gider ama işkolik babanın çocuğunu nihayet tanımaya başlar. Ted işinde çok başarılıdır ama ilginçtir ki arabası yoktur her yere taksiyle yetişmeye çalışır. Sabah hengâmesinde baba çocuğunun kaçıncı sınıfa gittiğini bilmediği ortaya çıkar. Evden çocuğundan ve karısından o kadar uzak ki. Karısı Ted’e tam anlamıyla ders vermiş olur. Ama acı ve ağır bir ders verme bu.

    Filmin ilerleyen sahnelerinde anne aniden ortaya çıkar çünkü çocuğundan ayrılamamıştır. Mahkeme yoluyla çocuğun velayetini üstüne almaya çalışır ve alır da. Baba mahkemeye geçerli sebepler sunsa da Joanna babanın iyi niyetle girişip de sakarlığı sonucunda sonucu kötü sonuçlanan durumları mahkemeye daha iyi yansıtır. Fakat Joanna’nın yaptığı duygu istismarıdır. Filmin sonunda ilginçtir filmin başındaki sahne ile zıt benzerlik oluşturulur. Filmin başında anne asansörle aşağı doğru inerken baba yukarıda öylece kalır, son sahnede anne asansöre biner bu defa yukarı çocuğun yanına çıkarken baba aşağıda kalır. Acaba buradan ne anlamak gerek galiba o da seyirciye kalmış.

    Filmde elbette 1979 yılındaki eşyaları giyimleri iletişim araçlarını çalışma ofislerini görüp vay be! diyorsunuz.

  • 113 Yıl Önce Aydın

    113 Yıl Önce Aydın

    Yazan: Özcan ATAR

    Bugün Aydın sokaklarında dolaşırken aklıma bundan 100  yıl önceki hali geldi. Zeki Mesud ALSAN çocukluğunda Aydın sokaklarında gördüğü bir olayı şöyle anlatıyor:

    “…Bu sırada mahallede bir kaynaşma sezildi. Çocuklar yola doğru koşuştular. Kadınlar ileriye baktılar. Mustafa da anasının yanın­dan ayrılarak çocuklara yetişti. Ve kalabalık arasında garip kıyafetli, ve şim­diye kadar hiç görmediği iki insan şekliyle karşılaştı. Bunlardan biri oldukça yaşlı ve kısa boylu idi. Diğeri uzun boylu ve gençti. Koyu lâcivert renginde ve  kat kat denecek surette geniş kıvrımlı uzun fistanlar giymiş olan bu kadınların  başlarındaki alâmet daha çok seyre değerdi. Nasıl yapıldığına insanın aklının eremeyeceği kar gibi beyaz bir şeyler bunların başını iyice sarmış, onları biraz da heybetlendirmişti. Onları ilk görenler gece görseler mutlaka korkarlardı. Bir şeyler… gerçekten bu iki kadın kafasını, saçlarından -eğer varsa-bir telini bile göstermeyecek surette kapatan bu külahlar, tek bir parçadan ibaret değildi.,. Kanatlı, yelpazeli, girintili, çıkıntılı bir çok şekillerin birleşmesinden meydana gelmiş karışık bir nesne idi. Bellerinde  kemer gibi bir kuşak vasrdı. Yanlarında koca taneli ve birkaç devirli tesbihler asılı idi. Tesbihin fistanların eteklerine yakın uçlarında madeni birer haç sarkıyordu. Kollarında koyu renkli, küçük kamış çantalar vardı.Kadınlardan ve çoluk çocuktan mürekkep bir kalabalık onların etrafını, sardı… Onlar gülümsüyorlar, ve işaretlerle meramlarını anlatmağa çalışıyorlardı. Mustafa Hüseyin’in anasına sordu:

    – Teyze kimdir bunlar? Fatma kadın cevap verdi:

    – Onlar yedi kızlardandır. Hiç görmedin mi? Hasta çocuklara ilâç dağıt­mak için, ara sıra mahalleleri dolaşırlar.

    – Yedi kızlar kimlerdir? Neden ilâç dağıtıyorlar. Bu eteklerindeki istav­roz ne oluyor?

    – A çocuğum, onlar gâvurdur. Senin anlayacağın onlar kadın papazlar­dır. Tâ şu Rum mahallesinde bir manastırda otururlar.

    Mustafa, her adım atışlarında haç ile tesbih tanelerinin birbirine vurma­sından husule gelen bir çangıltı ile ilerleyen bu kadınlara hayretle bakmak­tan kendini alamayarak Fatma teyzenin son izahatını o anda kâfi gördü. Za­ten teyze de o sırada yedi kızlara işaret ederek onları evine doğru götürdü. Maksadı anlaşılmıştı, Hasta çocuğunu bu kadın papazlara gösterecekti. Ha­cıdan, hocadan medet görememiş, şimdi yedi kızlardan çare umuyordu. Genci kapıda kalarak ihtiyarı içeri girdi. Sundurmada bir şilte üstünde takat­siz yatan Hüseyin’in başını, bileğini yokladı. Diline baktı. Ve çantasını aça­rak bir kutu içinden birkaç hap çıkardı. Parmaklan ile sayı işaretleri yaptı-Ve onları Hüseyin’in anasına verdi. Dışarıda bekleyen genç yedi kız da, o sı­rada başka bir çocuğun nemli ve çipilli gözlerine bir merhem sürüyordu. Bu suretle davetli davetsiz, birkaç ev, birkaç çocuk daha muayene edildi. Haç & di. Kimse istavroza aldırış etmiyor ve dilleri anlaşılmayan bu garip kıyafetli yabancılardan çekinmiyordu. Artık gün batmak üzere idi ki, yedi kızlar, manastırlarının yolunu tuttular ve mahalledeki kadınlar…”

    Aydında Yahudileri şöyle anlatıyor Alsan:

    “Aydının Yahudi mahallesinde Yahudiliğin her tipine rastlanırdı, Hat bo­yunda Avrupa biçimi giyinen, güzel ve alafranga döşenmiş evlere sahip, olan, Fransızca konuşan, zengin denilebilecek haylî Yahudi ailesi vardı. Bunlar sarraflıktan, faizcilikten, ticaretten, komisyonculuktan para kazanır­lardı, Yeni yetişen oğullan, kızları Aydın Yahudiliğinin dar muhitinden dı­şarı taşarak onunla, dünyanın dört bir köşesi arasında münasebet tesis eder­lerdi… Bu suretle Aydın’da kazanılan paraların bir kısmı, dünyanın başka köşelerindeki Yahudi teşebbüsleri için de sermaye teşkil ederdi.

    Cumartesi günleri Yahudi mahallesi büsbütün başka bir manzara alırdı, Dükkânlar kapalı kalırdı. Zengin, fakir bütün Yahudiler o gün yeni elbisele-rırû giyerler. Ve akşam piyasasına intizaren kapıları önünde daha sakin ve rahat otururlardı. Vakit geçirmek için, kabak ve karpuz çekirdeği yerler, ve çenelerinin âyannı bu suretle muhafaza etmeğe çalışırlardı. Akşama doğru gençler kolkola piyasaya çıkarlar ve yaşlılar da evlerinin önünde birbirine daha sokularak hep bir ağızdan konuşmağa başlarlardı. Piyasa yerinin hu­dudu Yahudi mahallesinin hududunu pek geçmezdi. Çünkü daha ileri git­mek Yahudi dünyasından dışarı çıkmak demekti ki, buna ancak pişkin Yahudiler cesaret edebilirdi.”

               Rum mahalleleri hakkında şunları söylüyor :

    …“demiryolu garptan şarka Aydın’ı ikiye ayırdığı gibi, Aydın çayı da onu şimalden cenuba ikiye bölüyordu. Bu çay birçok Anadolu çayları gibi karar­sız, kaprisli ve faydalı olduğu kadar da zararlı bir çaydı. Yazın, küçülür, kü­çülür ve bazan da tamamen kururdu. Fakat kışın ve ilkbaharda azar, âdeta bir nehir manzarası alırdı. Üzerinde köprüler vardı. Ovaya doğru akar öte­de beride, arzusuna göre durur, gölcükler teşkil eder ve nihayet Menderes’e

    kavuşurdu.

    İşte Rum mahallesi bu çayın şark tarafında ve ovaya bakan tatlı bir mevki üzerinde idi.

    Üç arkadaş, çarşıdan sonra karanlık köprü denilen ve etrafı kapalı oldu­ğu için, köprü olduğu üzerinden geçilirken anlaşılmayan bir köprüden Rum mahallesine girdiler, Mustafa için, bu giriş, ilk girişti. Bu sebepten Mustafa etrafına merakla bakıyor ve yeni bir âleme dalmış insan vaziyetinde herşeyi görmeye, herşeyi anlamaya çalışıyordu.

    Eski Aydm’ın Rum mahallesi, hiç şüphesiz bütün Aydın’ın en mamur, ve en şenlikli bir yeri idi. Umumi vaziyetinden belli idi ki, burada oturanlar, hem zengin, hem bilgili, hem uyanık insanlardı. Oradaki kahveler, Türk kahvelerine benzemiyordu. Salon geniş, duvarları aynalar ile süslenmiş, ma­salar, sandalyeler cilâlı, büfe de çok zengindi. Tabiî bunlarda içki de vardı. Zaten Mustafa bunlara gazino denildiğini de işitmişti. Bu gazinolar fena bir şeymiydi ki, Türklerde böyleleri yoktu? Olsa olsa Türklerinkinde içki bulundurulmazdı. Fakat Mustafa’nın şimdi önünden geçtiği bu gazinolarda içen­lerin hepsinin Hristiyan olmadığı da görülüyordu. Dizlikli ve çepkenli şu genç adamlar efeler değil mi idi? Bunların bazılarında çalgı da vardı. Fakat söz ve ahenk Türkçe değildi….”

    Efeler ile ilgili aşağıda şu ilginç olayı belki de ilk defa okuyacaksınız:

    “…Mustafa, Aydın’da böyle bir tavassuta ve bunun neticesinde, ince Hüse­yin çetesinin dağdan inmesine şahid olmuştu…Hükümet kuvvetleri ile ince Hüseyin çetesi arasında hayli çarpışmalar olduktan sonra, çetenin reisi nasıl olsa bir gün galebenin hükümet tarafına kalacağını düşünerek affedilmek suretiyle bu işten sıyrılmayı muvafık görmüştü. Arkadaşları da onun fikrine iştirak ettiler. Bunun üzerine çete, hem tol*, hem de hükümet nezdinde sözü sayılan ve her tarafça sevilen Sadık Bey’e uzlaştırma rolünü oynaması için haber gönderdi. Sadık Bey de Kâmil Paşayla haberleşti. Mesele prensib itibariyle kararlaştıktan sonra mütareke şartları tesbit edildi. Çete, nereye kadar silâhlaı ile inecek, nerede silâhlarını bırakacak ne suretle kasabaya girecek, nerede kalacak ne vakit ve nasıl da­ğılacak, bütün bunlar iki tarafın mümessilleri arasında kararlaştırıldı…

    Bir gün Sami Bey, Mustafa’ya “yarın akşam İnce Hüseyin çetesini alma­ğa gideceğiz.” deyince, Mustafa birdenbire bunun mânâsını anlayamadı. Mustafa İnce Hüseyin çetesinin hikâyelerini işitmişti. Fakat onun affedilme­sinden ve bunun etrafındaki müzakerelerden tabiî haberdar değildi. Sami Bey biraz daha izahat verdi:

    – İnce Hüseyin affolundu. Bey babama dehalet ettikleri için, kendilerini buraya getirecek trende benim bulunmamı şart koşmuşlar. Ancak bu suret­le kendilerini emniyet altında görebileceklermiş.  Sen de gelirsin, olmaz mı?

    Mustafa memnuniyetle razı oldu. Hem bir seyahat. Hem efeleri görmek, Bu kaçırılacak bir fırsat değildi.

    Ertesi günü, ikindi vakti, Sami Bey lalası, Sadık Be/in kâtibi Kıbrıslı Ah-med Efendi ve Mustafa, küçük bir lokomotifle bir yolcu vagonundan mürek­kep hususî bir katarla Aydın istasyonundan Umurlu istasyonuna doğru ha­reket ettiler. Aydın’dan Denizli istikametinde ikinci istasyon olan Umurluya az bir zaman sonra varıldı.

    İnce Hüseyin efe ve arkadaşları, trenin muvasalatını tertibat aldıkları yerden bekliyorlarmış ki, daha istasyona yaklaşmadan muhtelif noktalardan silâhlan ile bir iki, meydana çıkan efeler işaretler yaptılar ve treni istasyon­dan evvel durdurdular…

    Ahmed Efendi, bu tertibatı bildiği için, Mustafa’nın hayret ve endişesine • iştirak etmeyerek vagondan indi. Ve bir efenin delâleti ile, înce Hüseyin’i^ bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Üç efe de silâhları tetikte küçük katan sarmışlardı. Sami Bey, Hacı Ali paşa zade Sadık Bey oğlu Sami Bey şimdi onların elinde idi. İsteseler dağa kaldırırlar ve belki de beş bin altın “fidye-i necat” alabilirlerdi. Fakat efe ölür, sözünden dönmezdi. Şimdi Saıfl Bey, onlan yeniden cemiyet hayatına kavuşturmak için gelmişti. Müzakere bitmiş, sulh yapılmıştı, Kancıkça hareket efelerin şanından değildi…

                İşte İnce Hüseyin ile öteki arkadaşları da geliyorlardı. Bunlann hepsi ye­di kişiydi. Hepsi de henüz otuzuna gelmemiş, genç yakışıklı, efelerdi. Üzer­lerindeki zeybek esvabları kadar, işlemelisine, yakışıklısına pek az olarak rastlanırdı… ipek kefiyeler… ipek gömlekler.,. Silâhlıklarında işlemeli kama­lar. Bütün bunlara bakınca insan, bu efelerin güvey girecek bir zeybek titiz­liği ile giyinmiş olduklarına hükmederdi…

    Hele ince Hüseyin. O ne endamdı? Eğer Fidyas ona rastlamış olsaydı, muhakkak dünyada onun heykeli ile erkek güzelliğinin ideal tipini vermiş olurdu…

    İnce Hüseyin hareket tertibatını aldı. Kendisi ile Sami Beyin, daha bir efe­nin lokomotifle, diğer efelerin de vagonda seyahat etmeleri kararlaştırıldı. İnce Hüseyin, pratik zekâsiyle, bu yolda hareket etmeyi emniyeti bakımın­dan daha muvafık görmüştü…

    Bu tertip altında Aydın’a dönüldü. Grup yaklaşmıştı. Tren zamanı olma­yan bu saatte istasyonda kimse bulunmazdı. Rehine vazifesini gören Sami Bey efelerin ortasında olduğu halde konağın yolu tutuldu. Tenha sokaklar­dan geçilerek akşam ezaniyle beraber Sadık Beyin selâmlığına varıldı.

    Artık efeler Sadık Beyin misafiri idiler. Hükümet tarafından bir tuzak kurulabilmesi endişesi de zail olmuştu.

    Efeler, üç gün Sadık Beyin selâmlığında kaldılar, Martinleri ile selâmlığa giren efeler, ertesi sabah martinsiz Aydın çarşısında dolaştılar. Alış, veriş yaptılar… Hâdise Aydın’da şayi olmuştu. Herkes efelere bakıyor, arkalarından maşallah diyordu. Galiba silâhlar, hükümete teslim edildi. Ve efelerde üç gün selâmlıkta yiyip, içtikten, Aydın’da gezdikten sonra dağıldılar. Bu olayla artık kahramanlık devrine son vererek her biri günlük hayatın mihnet ve meşakkatine tekrar dönmüş oluyordu….”

    İşte Aydından yüz yıl önce böylesine güzel ilginç heyecanlı yaşanılası bir yerdi.