Yazar: efecity

  • Türk Medeniyeti-I

    Türk Medeniyeti-I

    Tarafsızlık bir düş, dürüstlük bir vazifedir.” diyor bir makalesinde  Dücane Cündioğlu. Evet dürüst olmayanlar geçti bu dünyadan, dürüst olmayacaklar beklemede… Benim arzum bu dünyada kendimce hakkı tutup kaldırmak. Üzülüyorsunuz! O kadar!  Burnu havada, sözde ilim-bilim insanlarının yazılarından dökülen o kibirli, acımasız cümlelerle savaşmaktan yorulmayan Türk münevverlerine selam olsun diyorum. Belki kendimizce kalmış olsaydık şu koca âlemde, birileri durmadan diş göstermeseydi, umurumuzda olmazdı Türk Medeniyetinin önemi. İki şekilde ve birçok alandan saldırıyorlar. İki şekilde:1. Bizzat kendileri 2. İçimizden  birileri   Birçok alanda: Siyaset, edebiyat, bilgi, dil, düşünce, sanat, sinema, ekonomi, ahlak, teknoloji vs. 

    Siz hangisiyle mücadele etmek ve nasıl mücadele etmek istediğinize karar vermelisiniz. Neyle ve nasıl mücadele edecekseniz de işimiz zor. Çünkü savaşın kurallarını koyanlar, savaşa sebep olanlar onlar  – 17. yüzyıldan 21.yüzyıl başlarına kadar- Saldırılarını durdurabilmek için bile milyonlarca kitap bastık olmadı. Belki de olmayacak. Ancak bizim görevimiz, dünyadaki adaletin sağlanabilmesi için nesillerimize hep teyakkuzda olmaları gerektiğinin bilincini aşılamaktır.

    Türk Medeniyet bilincini  oluşturmak her şeyden daha zor. “Türk Medeniyeti” bilgisi  dahi içinde pek çok tartışmayı barındırıyor. Aşılması gereken zor yollar, çözülmesi gereken çetrefilli sorunlar pek çok.

    Türk Medeniyeti konusunu ilerleyen zamanlarda detaylandırarak devam edeceğim.

  • Film/Dizi Yorumlarım

    Film/Dizi Yorumlarım

     Yazan : Özcan ATAR

                Giriş:

                Yabancı dizi ve film yorumlarımı yapmaya çalışacağım ilerleyen günlerde. Film ve Dizi dünyasına aşina değilim sadece bir izleyici olarak yorumlayacağım. Yorumlar tamamen öznel olduğundan doğru ve yanlış değerlendirmelerime okuyucular katılmak zorunda değiller. Kaldı ki film eleştirmeni gibi bir payem de yok. Ben sadece filmin ruhumdaki etkisini günceme/bloğuma taşıyorum. Ancak bazen amatör değerlendirmeler okuyan ile yazar arasında  eşsiz bir senkronizasyon oluşturabiliyor.   

                    Murat SONER Türk dizilerini mükemmel yorumluyor şüphesiz. Türkiye’de kimse onunla bu konuda boy ölçüşemez. Keşke uyarılarını dikkate alsaydı bu dizici sektörü. Nafile! Karşısındaki yapılanma o kadar büyük ki o sektör için Murat SOYER maalesef sinek vızıltısı gibi kalıyor. Kaldı ki sadece sektör değil toplumun beğenileri de dizilere pirim verdiği için Murat SOYER eleştirileri hiçbir şekilde ülkenin gündemi olamıyor. Ben bu sektörü “güç” kavramıyla değil de “Karanlık Zihin” sözü ile ifade edeceğim. En galiz sözcüklerle bu film sektörünü anlatmak  ve dünyaya haykırmak isterdim :  Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz.

    O kadar karanlık bir zihniyetle

    karşı karşıya kaldık ki bu zalimliğin eşi benzeri bence ne Moğollar ne Hitler ne de farklı despot zalimlerde vardı. Bu kadar iddialıyım. Belki ilk bakışta kafamız boynumuzdan ayrılmıyor, derilerimiz fırınlarda yakılmıyor ama birçok dizi, gözlerimizi kudurmuş bir canavarın gözleri gibi kıpkırmızı yapıyor, bizi insanlığımızdan çıkarıyor; zihnimizi, ruhumuzu adeta savuruyor. 

                    Madem zihniyet  bu kadar karanlık o halde “film ve dizi yorumlamak” da nedir diye eleştirebilirsiniz. Evet, yukarıdaki duygulara ancak bu karanlık zihnin derinliklerine dalarak ulaşabiliyorsunuz. Yoksa ikinci üçüncü kişinin anlatımı işin vahametini anlamada beni kısır bırakırdı.

                    Öncelikle şunu itiraf etmeliyim: Yabancı (yabancı derken özellikle Amerika, Avrupa, İskandinav ve Rusları kastediyorum. Elbette son zamanlarda Kore ve Japon film ve dizileri de revaçta ) dizi ve filmlerde hayaller, düşünceler, zihinlerdeki imgeler o kadar mükemmel aktarılıyor ki doğrusu bu mükemmelliğin önünde hayretler içinde donup kalıyorsunuz. Sadece belli bir temayı değil; korku, kaygı, acıma, dram, mutluluk, cinsellik, aşk, komiklik, sakarlık velhasıl insana dair ne varsa tüm derinliği ve çıplaklığı ile görüyor ve ruhunuz duygudan duyguya geçiyor zihniniz suskun, esir oluyor. Nasıl? Nasıl?  !!!!  

                    Her ne olursa olsun mükemmellik: İşini en iyi yapmakla ortaya çıkan bir  sonuçtur. Gerçekten yabancı sanatçı ve yönetmenler hangi rol hangi tema olursa olsun işlerini çok çok iyi yapıyorlar. Madem bir film çekilecek ve bu filmden dünya etkilenecek, o halde oyuncu seyirciyi cezbetmeli. Oyuncu, yazar, yönetmen seyircinin nasıl olmasını istiyorsa onun için çaba gösterilmeli ve seyirci adeta gerçek olanın, hayatın kendisi değil de dizinin/filmin olduğunu zannetmeli.

                    Elbette Türk filmlerini  hakir görmüyorum ama zayıf senaryo cılız film/dizi  ortaya çıkarıyor. Haliyle biz UZAY filmi yapamıyoruz. Bilim-Kurguyu zaten yapamıyoruz da özellikle dram (ki en iyi olmamız gereken tür) senaryoları çok ama çok zayıf.  Komedi de biraz daha iyi olmakla beraber Korku filmlerinde de üretken olduğumuz söylenemez. Vasat din temalı filmleri söylemeye bile değer bulmuyorum. Elbette her emek kutsaldır övülmeye değerdir fakat ben bu zaviyeden değerlendirmiyorum. Yabancı filmlerde konu ne olursa olsun (din de olabilir) bariz bir kalite oluyor. Bunun başlıca iki sebebi var: Kaliteli senaryo, çok çalışmak.  

                    Mükemmellik dediğim, kalite dedim, çalışkanlık dedim, kaliteli bir senaryo dedim. Batılılar böyle. Ne yaparlarsa iyi yaparlar. Bir kitap yazarlar kitabın içeriği kadar fiziksel özelliklerine de dikkat ederler. Yani “öylesine” yapmazlar. Çok boyutlu düşünebilirler. Öyle ki filmlerinde/dizilerinde beklenmedik sonuçlar, girift fakat aynı zamanda çözümlenebilir döngüler ve örüntüler ihdas etmek onların hayranlık uyandıran maharetleridir. Belki de roman, hikâye gibi türleri  ilk defa onların dünyaya tanıtmasından, film denilen sektörü ilk defa onların yaratmasındandır ki  başarı ve ulaşılmazlığa sahiptirler. Ancak bana göre  mükemmellik;  insanlığı çökerten ahlak erozyonundan daha önemli değildir. Ey Batılı (Amerika’yı da Batı’ya dâhil ediyorum) bu muhteşem hasletlerini niçin şeytanın hizmetine sunuyorsun neden! Kendi toplumun dâhil tüm dünya topluluklarını zillete duçar edip dünyadan topyekûn silmeyi mi hedefledin!

    [ Bu duygulardan sonra filmler ve yorumlarını bu sitede yazmaya başlayacağım.]

  • Glitch 2015

    Glitch 2015

    Yorum: Özcan ATAR

    Dizi  Adı :  Glitch

    Başlangıç Tarihi: 2015 | 55 dk. | Dram

    Yönetmen : Tony AYRES

    OyuncularPatrick BrammallHannah Monson , Emma Booth Emily Barclay

    Ülke:  Avustralya

    Konu: Hayat Ölüm ve Adalet

    Ana fikir: Adalet yerini bulurken kaderin de ağlarını örmesi.

     Dizi 3 sezon sürüyor. Her bölüm 55 dk. Filmin konusu ilginç. Bilim kurgu, fantastikle karışık bir suç dram filmi. Bu diziye benzeyen The Returned (2012 ) dizisi var Glitch bu diziden esinlenmiş olabilir. Ayrıca TheReturned dizisi de Erico Verissimo‘nun 1971’de yayımlanan romanından uyarlanan 1994 yapımı  Incidente em Antares (1994) adlı bir mini diziden esinlenmiş olabilir. Böylece dizinin oluşum sürecini  1994 yılına kadar götürebiliriz. Evet, her edebi eser, her düşünce aslında öncekilerin yazıp söylediklerinin değiştirilmiş ya da genişletilmiş birer kopyası değil midir? Bu dizi de böyle işte. Belki de yazarımız  Erico Verissimo kabirlerden kalkan insanları Kuran’dan esinlenmiş olabilir. En nihayetinde kabirlerden kalkan insanlar bildiğim kadarıyla dini kitapların içinde sadece Kuranda detaylı olarak var. İncil, “insan diriltilecek” diyor sadece ve Tevrat’da tekrar diriliş sahnesi  hiç anlatılmıyor. Bu açıdan değerlendirdiğimizde şu yazım :KABİRLERDENKALKIŞ! Okunduğunda ne anlatmak istediğim daha net anlaşılabilir. Bu noktada bizim film/dizi yapımcılarımız nelerle uğraşıyorlar acaba. Elimizde maden gibi Kuran (ve onun çevresinde oluşan kültür) var bu kitabı niçin film ve dizilere uyarlamıyoruz da Amerikalı Avusturyalı Avrupalı  bilmeden de olsa (belki de bilinçli olarak) bu konuları muhteşem bir şekilde inceleyip filme uyarlıyor.


    Filmde şükür ki cinsel içerik yok denecek kadar azdı ki artık biz öyle üç beş sahneyi yadırgamaz hale getirildik. İhanet aldatma filan tabii ki var. Yoksa  Netfilix’in amacına ulaşamazdı. Hatta bizim Netfilix için yapılmış olan yerli dizilerimizde bile Amerikanvari şapşal sahneler var.  Örneğin bizim bir yerli dizide ( ki  yerli dizi/film pek seyretmem ) iki sevgili bir müzeye gidiyorlar buraya kadar iyi ama bu iki sevgili müze tuvaletinde hararetli bir cinsel ilişki yaşıyorlar. Allah aşkına bu bizim ülkemizde olan ve olağan bir durum mudur? Evet, KZ!(Karanlık Zihniyet) başardı!

       Underrated diziler içerisinde değerlendirilebilecek bir dizi  ki ben genelde bu tip dizileri seyrederim ve kanaatimce onlardan süzülen düşünceler ilgi çekicidir. Olaylar Avusturalyanın Yoorana (kasaba kurgu) kasabasında geçiyor. Bir gece kasabanın mezarlığından 6 kişi çıplak olarak çıkıyor. Yani ölüler dirilip  mezarlarından kalkıyorlar ve dünyaya tekrar geliyorlar. Bu sahne fevkalade etkileyici çekilmiş. Ve dizide sürüklenmek için bu başlangıç bu gizem önemliydi. Dirilen bu ölülerin her biri farklı zamanlarda ölmüş olan kişilerdi. Kimi 2 yıl kimi 10 yıl kimi 200 yıl önce ölmüş kişilerdi. Ve bu ölüler dirilince şoktaydılar ve ölmeden önceki hayatlarına dair hiçbir şeyi hatırlayamıyorlardı. Fakat zaman içinde hafızlarında geçmişleri canlandı ve her bir dirilen kişi niçin ve nasıl öldürüldüklerini anlayınca bunun öcünü almak ya da gerçekleri yeni kuşağa doğru olarak anlatabilmek en büyük amaçları oluyordu. Dizi bu minvalde ilerliyor. Tabi dizi içinde şoklar, kırgınlıklar, ihanetler vs. bir çok konu. Mevcut. Ben oyuncu performansları beğendim. Sadece filmde Aaron L. McGrath (Beau  Cooper) ‘ın oyunculuğunu beğenmedim. Belki yaşı gereği o kadar etkileyici değildi.

    Dirilenlerden biri filmin başrol oyuncusu James’in iki yıl önce meme kanserinden ölen karısı Kate idi. James onu tekrar dirilmiş önünde görünce hayretler içinde kaldı. Fakat James Kate öldükten hemen sonra iş arkadaşı Sarah ile evlenmiştir. Kate dirilip de bu durumu görünce çok üzülür ve ihanete uğramış hisseder. James ne de olsa benim ölen karım diye Sarah’la evli olmasına rağmen Kate ile tekrar birlikte olur. Aslında Kate’yi hiçbir zaman unutamadığını anlatmaya çalışır. Kate eşinin iş arkadaşı Sarahla evli olduğunu öğrenince hemen kendisi çok önemliymiş gibi benim kocam başkasıyla evlenmiş o halde ben de başkasıyla olurum diye bir gençle ilişkiye giriyor James bunu öğrenince olur bu işler havasında hayata devam ediyor. Aslında ne kar sinir bozucu değil mi? Dizi bu dramla başlıyor. Dirilmiş olanlar bir doktor gözetiminde kasabadan saklanıyorlar. Fakat kasabanın bir sınırı var ki orası ölümle yaşam arasındaki dramatik bir çizgi. O çizgi ihlal edilecek olursa dirilmiş olanlar toza dönüşerek ölüyorlar.

    Dünya’da doğmak ne kadar doğalsa ölmek de o denli normaldir. Dünyanın yaşamsal döngüsü bu kurallara göre  dizayn edilmiş. Kural: Ölmek var dönmek yok. Lakin bu insanlar kural ihlali ile döndürüldüler. Bu hayatın akışına ters bir durum. Ve bu kural ihlali bütün insanlığın yok olması ile sonuçlanabilecek ciddi bir ihlaldir. Bu geri dönüşü bilim insanları illegal olarak yapmaktadırlar. Ancak deneylerde yapılan yanlışlar önüne alınamayacak karmaşa ve kaosa sebep olmuştur. Bu  da Dünya’nın sonunun gelmesine sebep olacaktır. Kadere çomak sokulmaz/sokulamaz. Dünyanın kurtuluşu için dirilenlerin tekrar mezarlarına dönmesi gerekmektedir. Bazıları dirense de finalde Kate’inin James’ten ayrılma sahnesinde boğazımız düğümlendi. Düşündük… ölümler, dirilişler, sevdiklerimizden ayrılışlar Tanrım bir insan için ne büyük bir sınav !

  • Manchester By the Sea (Yaşamın Kıyısında)

    Manchester By the Sea (Yaşamın Kıyısında)

    Yorum: Özcan ATAR

    Film  Adı :  Manchester By the Sea (Yaşamın Kıyısında)

    Başlangıç Tarihi: 2017 

    Tür: Dram

    Yönetmen : Kenneth Lonergan

    Senaryo : Kenneth Lonergan

    Oyuncular:  Casey AffleckMichelle WilliamsKyle ChandlerLugas Hedges

    Ülke:  ABD

     Konu: Hayat

    Ana fikir: Toplum ve bireyin sorunları

    Randi rolündeki Michelle Williams bu filmde arkada kalmış ama bu oyuncu rolünü mükemmel yapıyor. “Bu Dans Senin” filminde de aldatma ihanet gibi rolünü o kadar iyi yapmıştı ki. Rol için bile aldatıyor olması insanı derinden etkiliyor. İstemsizce bu kadını görünce nefret ile üzüntü arasında bir karmaşa yaşıyorum. Bu filmde de aynısı oldu. Özellikle gözlerindeki o pişmanım ama haklıyım da duygusunu verebilmesi pes doğrusu. Keşke Michelle ’ye daha çok rol verilseydi filmde. Bana göre yeğene gereksiz yere fazla zumlanmış film.  Bu tip ağır dram filmi sevenler için oldukça etkileyici bir film.

  • Take This Waltz

    Take This Waltz

    Yorum: Özcan ATAR Film Adı: Take This Waltz (Bu Dans Senin) Tarihi: 2011 Tür: Dram YönetmenSarah Polley Senaryo : Sarah Polley Oyuncular: Michelle WilliamsSeth Rogen  Luke Kirby Ülke: Kanada  Konu: Ayrılık Ana fikir: Arada kalmışlık

             Bu film konusu itibariyle sinema dünyasında çokça işleniyor. Unfaithful bana göre en etkileyici filmlerden biridir. Unfaithful’de Diane Lane filmi çok farklı noktalara taşıyor. İşini iyi yapmak herhalde böyle bir şey.  Benim açımdan bu iki filmi değerli kılan kadın aktörlerin üstün oyunculuklarıdır. Ve her iki aktörde de ortak nokta “gözler”. İhaneti ve pişmanlığı bu iki oyuncu gözlerinde o kadar iyi yansıtıyorlar ki içinizde oluşan duygular birbirine giriyor. Tabi seyirciler çok farklı durumlardan etkileniyorlardır şüphesiz ama benim etkilendiğim “bakışlar” idi. Bizim Hülya KOÇYİĞİT de onlar gibi bakar ve seyircileri kalplerinden yakalardı.

    Filmdeki oyunculardan Seth Rogen‘in oyunculuğunu hiç beğenmedim. Michelle Williams‘ın yanına hiç uymamış. Acaba rol icabı  mı (yani aldatmaya sebep teşkil etsin diye mi) aptala benzer duygular mimikler gösteriyordu. Açıkçası başka filmlerde seyretmediğim için ya da o filmlerden hatırlayamadığım için rol icabı yapıp yapmadığı hakkında bir fikir  serdedemeyeceğim.  Daniel  rolündeki Luke Kirby ise eh işte hani film gereği de olsa Margot’un kalbini kazanmak için o kadar çaba da göstermedi bana göre  tercih edilmesi gereken adam  hissiyatını maalesef veremedi. Zaten Margot bu dalgalara niçin kapıldı o bile senaryoda tam belirginleştirilmemiş. O seyirciye bırakılmış gibi.      

          Bu filmin yönetmeni ve senaristi Sarah Polley. Başarılı film ortaya çıkarmış. Modern zamanların kadınlarının nerelere doğru savrulabileceğini bize net sade bir şekilde sinemalaştırmış. İşte modern zaman kadını imajını ben tüm yazılarımda yazdığım gibi KZ! (Karanlık Zihniyet) kısaltması ile belirtiyorum KZ! Bu bayağı halleri bize Özgürlük adı altında öneriyor. Ben bu kadar güzel insanların film adı altında bile olsa cüretkâr sahnelerde rol almalarına asla tasvip etmediğim gibi tahammül de edemiyorum. Milyar insana bedenlerini bu denli ifşa etmeye- beden sizin olsa bile- haklarının olmadığına inanıyorum. Bunu sanat kisvesinin ardında korumaya almak bile en basit tabirle insana ve insanlığa yapılan büyük ihanettir. Modern zamanların kadınları Margot gibi düşünülüyorsa modern zamanların erkeleri de pespaye demektir. Mertlik, yiğitlik, dürüstlük nerede kaldı. Bu özellikler eski yüzyıllarda mı kaldı.      

             İçimdeki sıkıntıyı da anlattıktan sonra filme döneyim. Margot ve eşi Lou’nun mutlu görünen bir evlilikleri var. Ancak tavuk yemeği yapma meraklısı olan Lou kendini işine o  kadar çok kaptırmıştır ki eşine tavuk yemeği kadar bile ilgi göstermiyordur. Lou  aslında iyi bir insan ve iyi bir eştir. Lou kendince güzel şakalar yaparak eşini (Margot) mutlu ettiği yanılsaması içindedir. Öyle dürüst bir kocadır ki  eşini aldatan  pek çok  erkeğin aksine eşine sadıktır. Ancaaaaakkkk! Margot’un  dünyası farklıdır. Gündelik konuşmaların içinde :”Yeniler bir gün eskir” diyenler olduğu gibi “eskiler de bir gün eskir” diyenler de var. O gündelik basit sıkıcı hele içinde cinsel hiçbir zevkin olmadığı bir hayatı asla istememektedir (zaten cinsellik fantezilerini filmin sonuna doğru pek net görebiliyorsunuz) . Bir fırsatını bulsa kendince basit kocasını terk edecektir ya da terk etmese bile aldatacaktır. Ki bu fırsatı karşı komşusu olan bir gençle yakalıyor ve kocasını karşı komşusu ile aldatmaya başlıyor. Halbuki filmin ilk karelerinde Margot tek başına bir geziye çıkar ve bu gezide sergilenen bir tiyatro ile karşılaşır. Kasabada oynanan bu tiyatroda zina suçundan idam edilmekte olan bir kişi vardır. İlginç olan doğada çekilen bu filme/tiyatroda Margot’a  doğaçlama bir şekilde eğlence olsun diye zinacıyı kırbaçlama görevi verilir. Sarah (Senarist) daha filmin başından Margot’a yapacağı hatalar yüzünden cezalandırılacağını ima etmektedir. Margot aldatma zamanlarında öyle iyi rol yapıyor ki seyirci olarak Margot’u öldürmek istiyorsunuz, ondan nefret ediyorsunuz, Margot’a hak veriyorsunuz, Margot’a acıdığınız da oluyor. Diyorsunuz ki tavuktan başka bir şey düşünmezsen tabii ki olacağı buydu. Fakat  Lou hiç ihanet etmediği için fikrinizden cayıp Lou ’ya üzülüyorsunuz. Bir sürü duygu çıkmazları yaşıyorsunuz. Ancak filmde hadi aldatma  neyse de Margot , kocası: ” Hadi git ! “deyince Margot hızla  yılışık Daniel’e koşuyor. Hadi diyorsunuz içinizden aşk bu ete de konar b..ka da konar. Ama aniden karşınızda bir sahne beliyor ki akla ziyan. Margot  Daniel’le beraber affedersiniz iki kadın bir erkek iki erkek bir kadın şeklinde  üçlü seks yapıyor. Şimdi bu filmde bu sahne ne alaka. (Zavallı Lou bırak üçlüyü normal ilişki bile yaşayamıyor) Ey Sarah ! Bununla ne anlatmaya çalışıyorsun. Modern ve özgür kadınlar bu ilişkileri tercih eder mi demek istiyorsun ya da hayır genel için değil sadece film icabı Margot böyle istiyordu mu demek istiyorsun ,zaten Margot’un pis karakteri Lou’ ya uymazdı mı demek istiyorsun ya da ne bileyim o KZ! Sana böyle yapmanı mı söyledi, yani Netfilix filmi olsan anlardım da bu ne şimdi!      

             Filmin ilerleyen sahnelerinde Margot maalesef zibidi genç Daniel’den bir türlü kopamaz. Zibidi genç Daniel de onca bekar kız varken Margot’a takılır. İki gevşek (Margot ve Daniel) özgürlük ve aşk adı altında akla hayale gelmez işler yaparlar.  İnsan işte ne zaman nereye kadar ne yapacağını kimse bilemez. Melekler Tanrı’ya boyun eğip sorma cüretinde bulundular da : “ Senin adını her an her zaman saygıyla anan her yönüyle sana ram olmuş bizler (melekler) varken kan akıtacak kötülükler yapacak olan İnsanı mı yaratacaksın?” O : “ Siz bilmezsiniz.” dedi. 

                   Filmin sonunda Margot, Lou ve Daniel arasında gelgitler yaparken kocası aptal Lou ne kızar ne tam kıskanır (hödük) ne de neden diye sorgular, ısrar eder. “Hadi git sevgiline” der sadece (ısrar etse benim hatam neydi diye sorsa belki Margot pişman olacaktı ama…) ve Margot’la bir araya asla gelmeyeceğini netleştirmiş olur. Yani Margot artık kocasından ayrılmak zorunda kalmıştır. Fakat Sarah (yazar senaryoya göre)  Margot’a aslında hiç hak vermez. Bunu Dainel ile Margot’un ilerleyen zamanlardaki hallerinden anlıyorsunuz. Artık o şehvet dolu günler bitmiş işler gündelik rutine dönmüştür. Tıpkı eski kocası Lou ile olduğu gibi. Yani Margot g…t gibi kalmıştır arada. Filmin en son karesinden bir öncesinde Margot fırında kek yapmaktadır. Fırın ve kek. Bu durum Tavuk ve Fırın ve kocası iken bu defa da Kek ve fırın ve kendisi olmuştur. Burada Margot işte yukarıda anlattığım gözlerine ve bakışlarına öyle etkileyici rol yaptırır ki nefret ettiğiniz Margot’a hayranlık duyar, acır ve hak verirsiniz. Kek pişerken duygusuz gevşek Daniel,  Margot’un yanından öylece geçip mutfak penceresinden ufku seyretmeye başlamıştır. Yani Margot’dan da bıkmış yeni arayışlara girme hevesindedir Daniel. Margot ise yavaşça Daniel’e sarılır ama Daniel’den tepki yoktur. En son karede ise Margot tek başınadır artık yanında ne Daniel vardır ne de ahmak kocası Lou.  Yalnızdır ama bu defa yüzü gülmektedir. Mutludur. Özgürlük, tam özgürlük, modern kadının tam mutluluğudur. Ey senarist Sarah! Sen filmin en başında Margot’un yanlış yolda gideceği iması verip bunu da zinayıcıyı  Margota’a  kırbaçlatarak göstermemiş miydin? Evet gösterdin. Ama filmi niçin Margot gülerken bitirdin. (Gerçi Margot’un yüzü gülerken bir anda değişti gibiydi  ama bana mı öyle geldi. Artık seyirci ister özgürlükten kaynaklı mutluluk  isterse pişmanlıklar mı anlasın ?)