Teknolojinin eğitim ve öğretim ortamına sunduğu en önemli iki değer bilgisayar ve internettir. Bu her iki yapı birlikte düşünüldüğünde okul ve sınıf gibi fiziksel mekan odaklı eğitime alternatif olabilecek pek çok yaklaşımı anlamlı kıl maktadır. Wilson ve Marsh internet erişiminin öğrencilere kazandırdığı iki özelliğe dikkat çekmektedir (Akbaba ve Altun, 2000). Birincisi, interneti bilgi erişimi ve paylaşma, iletim ve araştırma amaçlarıyla kullanan öğrencilerin ileriki yaşamlarında teknoloji ile daha barışık olacaklarıdır. Bu bireyler takım çalışmasına kolaylıkla adapte olur ve kendi bilgi potansiyelini yine bu kaynaklar yoluyla yapılandırır. İkincisi ise, internet erişiminin öğrencileri sınıfın fiziki sınırlarından kurtararak onları birey odaklı bir yapı içinde özgüven kazanmaya teşvik etmesidir.
How well do we know the history that lies beneath the ground where we live ?
That’s the question we’re looking for answers to. We want to explore our history, introduce the lesser-known or unknown sites by taking this opportunity that comes to our feet today. But we didn’t think we’d get started so soon. When we first heard about Gerga, it was totally new to us. It’s a bit shame for a person who has lived in Aydin for many years. However, isn’t it fascinating to discover such a mysterious site on top of the paths we often take? So are you ready?
In this corner of our site we will introduce Gerga, a sacred place, to you. Now let’s find out some information on the subject.
2.Brief History
Gerga is an important center that reflects ancient Carian culture. The word ‘GERGA’ or ‘GERGAS ’written on the Stones in Cyrillic alphabet mean God or Goddess. It was a common area that all ancient cities in the Carian region consider Gerga sacred. It proves how important the city was. The temples that are still standing are made of large cut Stones. Due to the fact that many illegal excavations were carried out by treasure hunters, Aydin Provincial Directorate of Culture and Toursim has put it under protection. Fort he last 2 years, Assoc. Prof. Dr Murat Chekilmez from the Department of Archaeology at Adnan Menderes University has been conducting his research on Gerga. According to his research results and excavations, it stated that Gerga was a sacred place for people nearby its surroundings. In other words, it has played a vital role as a temple where people come to make a wish and sacrifice an animal so that their dreams can come true. During the field trip to Gerga, we could see that tremendous work of clearance and excavation has been done by Murat Chekilmez. We are grateful for his work.
Looking at its historical traces, we could say that Gerga is a historic sanctuary waiting to be discovered. Since other civilizations in the Carian region used Gerga as a common area, we think that the excavations will guide us to recognize other civilizations too. It’s impossible not to be impressed! Gerga, a place to worship on top of the hills with its temples, animal statues, writing on the stones will attract a great number of local tourists across the Turkey and foreign tourists from around the world. This will be beneficial for both local and national economy. We hope everyone will value and preserve this treasure of our local community greatly so that our next generation nationwide and worldwide could enjoy it.
1.Giriş
Yaşadığımız yerlerin altında kalan tarihi ne kadar tanıyoruz?
İşte biz bütün bu soruya cevaplar arıyoruz. Bugün ayağımıza gelen bu fırsatı değerlendirerek biz de tarihimizi keşfetmek, bilinmeyenleri ortaya çıkarmak ve insanlara fayda sağlayacak şeyler yapmak istiyoruz. Ama işe bu kadar erken başlayacağımızı düşünmemiştik. Gerga’yı ilk duyduğumuzda sanki Aydın’da yaşamıyormuş gibiydik. Sık sık geçtiğimiz yolların üstünde böyle bir kutsal alanın keşfedilmesi çok etkileyici değil mi? Şimdi ise işe koyulduk ve araştırmaya başladık. Peki sen bizimle misin? Biz de geçmişimizi öğrenerek güzel yarınlar inşa etmek istiyoruz. O yüzden bu projedeyiz!
Sitemizin bu köşesinde size Gerga’yı tanıtacağız. Şimdi konuyla ilgili biraz bilgi sahibi olalım.
2.Tarihçe
Gerga, Karya kültürünü yansıtan önemli bir merkezdir. Karya bölgesindeki bütün antik kentlerin kutsal saydığı ortak alan olması kentin ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu kanıtlar nitelikte. Hala daha ayakta olan tapınakları, büyük kesme taşlardan yapılmış; alınlığında ise Kiril alfabesinden oluşan Gergas yazıyor. İsmini MÖ 2000. yıldan almış. Daha öncesinde defineciler tarafından birçok kaçak kazı yapılması nedeniyle Aydın İl Kültür Müdürlüğü kenti korumaya almış. Şu anda ise kentle ilgili kazı ve araştırma işleriyle Adnan Menderes Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doçent Dr. Murat Çekilmez ilgilenmekte. Kazı ve temizleme çalışmalarından sonra araştırma sonuçlarına göre Gerga civarındaki yerleşim alanlarında yaşayan insanlar için bir kutsal alan rölünü taşıyordu. Başka bir değişle, insanların oraya gelip hayvan kurban ederek dilek tutmaya ve dua etmeye geldikleri bir kutsal alandı. Keşif gezimiz esnasında Murat Çekilmez ve ekibine ait çok büyük ölçüde kazı ve temizleme çalışmalarını yaptığını gördük. Ona minnettarız ve teşekkürlerimizi sunarız.
3.ÖNEM
Tarihçesinden de anlayacağımız gibi Gerga, keşfedilmeyi bekleyen büyük bir hazine. Karya bölgesindeki diğer medeniyetlerin ortak alan olarak Gerga’yı kullanması nedeniyle, kazılar sonucunda bize diğer uygarlıkları tanımakta da yol göstereceğini düşünüyoruz. Bundan etkilenmemek mümkün değil! Gerekli araştırmalar sonucunda bulunan bilgiler ve çıkarılan tapınak, taş vb. şeylerle halka açılması, bize her açıdan fayda sağlayacaktır. Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından yerli yabancı turist çekecektir. Bu da hem ülke ekonomisi hem dünya tarihi için yararlı olacaktır. Umarım bu cevherin değerini bilelim ve onu koruyalım ki gelecek nesil hem ülke çapında hem dünyada bunun keyfini çıkarsın.
Alev Alatlı’nın Batıya Yön Veren Metinler adlı IV ciltli kitabı çok fazla öğretici yönlendirici ve bilgilendirici. Batı Sümerlerden başlayıp Mısırlılar oradan Antik Yunan ve Romalı külliyatından beslendi Hıristiyanlıkla yön değiştirip onu Antik Yunana uyarladı , koyu Hıristiyanlıkta Aydınlanma dönemine doğunun yardımıyla adım attı. yüzyıllardır Aristo akılcılığı ile bugünlere geldi kendini pek beğenirken son dönem fizikçileri Batının Aristo mantığının iflas ederken Doğu mantığının kuyruğuna yapıştı gidiyor. artık Uzak Doğunun Buda’sı Aristo’yu yerlere serdi. işte Alev Alatlı’ya ait bir yazıyı aynen aktarıyorum ki artık gündelik haberlerden kurtulup düşüncenin derinliklerinde gezinelim diye.
Kıtaları ve diyarları aşan göçmen Türk halkları, dillerini de kendileri gibi kıvrak bir yapıya sokmuşlardır. Tarihin akışı içerisinde farklı zamanlarda farklı şekillerde ve farklı alfabelerle, konuşma ve yazma ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Her halde yerleşik halkların kurdukları medeniyetler farklı hususiyetleriyle kendine has zenginliklerini ortaya koyarken göçebe kültürüyle yoğrulmuş halklar da farklı iklimlerin süslerini yansıtmışlardır. Yıl 1884. Çin egemenliğine giren Sincan Kırgızlarıyla, Rus egemenliği altına giren Kırgızlar birbirlerinden ayrılıyordu. Artık Sincan Kırgızları dünyası gerçeği vardı ortada. Tarihleriyle gündelik yaşamlarıyla, edebiyatlarıyla başlı başına bir dünya.
İletişim teknolojisinin gelişmesiyle dünya iyice küçülüyor. “Globalleşme” kavramı artık gündelik konuşmalarımızın içerisinde aktif bir kullanılışa sahip ancak Çin içerisindeki Türk halklarının durumumu söz konusu olduğunda – doğal olarak Sincan Kırgızları hakkında da – sağlıklı bilgilere ulaşmak güç. Ahmet EGEMBERDİ Türk Dünyası dergisinde [1]Doğu Türkistan’ın durumu hakkında pek de iç açıcı bilgiler vermez. EGEMBERDİ bölgedeki nüfus ve sağlık sorunlarının dünya kamuoyundan saklandığını ortaya koyar.
Doğu Türkistan’ın nüfusu farklı kaynaklarda farklı oranlarla açıklanır.[2] Bir kaynağa göre 40 milyon başka bir kaynağa göre 30 milyon. Başka bir kaynakta Kırgız nüfusu yüz yirmi bindir. 1980 yılı Çin istatistiki bilgilerine göre ise yüz dokuz bindir.[3]
Kırgızların dört bin kadarı Aksu bölgesinin Köönö şehrinde, 3500 kadarı Aksu bölgesi Uçturgan şehrinde, diğerleri Kaşgar, Hotan şehirlerinde, Mongul Kürö şehrinde, Ule Kazak bölgesinin Tekes yerleşim bölgesinde, Kargalık ve Canısar gibi bölgelerde yaşamaktadır.[4]
Büyük kütleler halinde dünyanın değişik bölgelerine akan Türkler, içine girdikleri her kültürden etkilenerek bir kültür mozaiği oluşturmuşlardır.Tabi kendilerini korumak ve kendilerinden de bir şeyler vermek kaydiyle. Yedinci-sekizinci yüzyıllarda düşüncelerini nakış nakış taşlara oyanlar, maharetli ellerini sadece kılıç sallamak için kullanmadıklarını tüm dünyaya ispat etmişler ve Türk Medeniyetinin damgasını vurmuşlardır. Hep hareket! Hep hareket! Durmamışlar. Bilmediklerini öğrenmişler, bildiklerini öğretmişler, öğrendiklerine inanmışlar, inandıklarını uygulamışlar.
Kırgızlar da Türk halklarının içerisinde en hareketlilerinden oldu tarih boyunca. Hemen hemen bütün tarihçilerin ortak kanaatince Kırgızlar, ismi çok eski zamanlarda bilinen ve hâlâ ismini hiç bozulmadan koruyan ender halklardandır. Göçebe kültürünün yıldızı olan Kırgızların sözlü geleneğe sahip olmaları yazıyı çok geç tanımaları tarihlerinin de bazı noktalarda karanlık veya tartışmalı kalmasına sebep olmuştur. Kırgızlara ait köken bilgileri bölgedeki diğer gruplar tarafından kayda geçirilmiş verilerden ibarettir.
Kırgızlarla ilgili ilk kaynaklar 8. yüzyıla ait epigrafi yazılardır. Çin kaynaklarında Kırgızlara Kok’un ya da Chien-k’un denilirdi. 8. yüzyıla ait eski Türk yazıtlarında Kırgız ismi kullanılmıştır. Eski Bizans kaynaklarında (6. yüzyıl) ve eski Tibet metinlerinde Kırgızların ismi geçmektedir.[5]
Çin kaynaklarında adı geçen Kırgızlar yüzyıllar önce nerede yaşıyorlardı sorusuna cevap verebilmek oldukça güç çünkü farklı tarihçiler farklı tezler sunmaktadırlar. V. Barthold, S.V. Kiselev gibi tarihçiler Kırgızların yaşadıkları yerlerin Batı Moğolistan, L.A. Evtyuhova Kuzey Sibirya, Yudakov, Borovkov ve T.K.Çoroev ise Doğu Türkistan olduğunu savunmuşlardır. Prof.Faruk SÜMER Kırgızların önce Sibiryada bulunduklarını Kalmukların baskısıyla XV. Asırda Orta Asyaya göç ettiklerini yazmıştır.[6]
Dr. Gregory R.Kolduys[7] “bazı tarihçiler X. yüzyıldaki Karahan işgalinin Yenisey Kırgızları’nın Tien-Şan’a göçlerinin bir sebebi olduğunu inanmaktadırlar. İlk göçlere ait bu kuramlar çürütülmüştür; çünkü XVI. Yüzyılda Kırgızlara hâlâ putperest olarak bakılıyordu eğer X.yüzyılda göçmüş olsalardı, İslam’a çok önceden geçmiş olurlardı.
Yenisey Kırgızları, Çıngız Han’ın ilk hedefiydi ve sonuç olarak da 1206-9 yılları arasında fethedildiler. Moğol akınları Kırgızları önce güneye Manöurya’ya daha sonra batıya ve son olarak da şu an yaşadıkları Tienşan ve Pamir bölgesine sürmüştür” fikrini öne sürer.
Ahmet Taşağıl[8] ise “Kırgızalrın esas yurdu Tanrı ve Pamir dağları arası değildi esas yurtları Kögmen dağlarının kuzeyi Yenisey nehrinin kollarından Kem havzası idi.” der.
Kırgızların böylesine hareketleri onların ta Yenisey’den Fergana bölgesine kadar yayılmalarına, bu yerleri yaşama yeri haline getirmelerine sebep olmuştur. Dolayısıyla D.Türkistan bölgesi Kırgızların çok eski zamanlardan bu yana yerleşim bölgeleriydi. 17. ve 18. yüzyıllarda Kırgızlar hem D.Türkistan taraflarında hem de Fergana bölgesinde yaşıyorlardı.
Önce Göktürk egemenliğinde yaşayan Kırgızlar, Mo-Yen-cur zamanında Uygur Hanlığına bağlandılar(758). Kırgızlar 840 yılında Uygurları yerlerinden ettiler ve kısa süreli de olsa Ötüken’de kendi devletlerini kurdular. 920 de Moğolistan’ı ele geçiren Çin Lao sülalesinden K’tanlar tarafından Ötüken’den sürüldüler. Daha sonra Cengiz Han Moğolistan’a tamamen hakim oldu.
1758 yılına gelindiğinde Çin İmparatorluğu Cungar Hanlığını işgal etti ve D.Türkistan’a girdi. Çinliler bu topraklara Yeni “Yer anlamında” Şin-Can dediler. Böylece D.Kırgızlarının, Uygurların ve diğer Türk halklarının makus talihleri farklı maceralara sürüklendi. Onlar için yeni bir tarih sayfası açıldı. Açılan bu sayfada eşsiz bağımsızlık mücadeleleri sergilendi. Aksu Kırgızlarından Zaman Kulubek ve Akımbek 18. yüzyılın ikinci yarısın Çinlilere karşı Uygurlara karşı aktif rol üstlendiler.[9]
19. yüzyıla gelindiğinde D.Türkistan Türk halklarının bağımsızlık mücadeleleri daha da şiddetlendi. 1814-16 yıllarında, 1818-64 yıllarında bitmez tükenmez mücadelelere sahne oldu D.Türkistan. “Hocalar” devrinden sonra 1865-67 yıllarında Yakup Bey’in Kaşgar, Yarkent, Yankı-Hisar, Hoten ve diğer şehirleri ele geçirdiği görülür. Yakup Bey’in Çim İmparatorluğuna karşı akıllı İngilizleri kullanma politikası gerçekten çok başarılı olur. Osmanlı’ya sığınmakla Çin ve Rus baskısından kurtulmaya çalışması tam da Osmanlının en kötü olduğu bir zaman denk geldiğinden sonuçlanamadı.
Kırgızlar bu dönemlerde savaşçı ve cesur özelliklerini çok iyi kullandılar. Yakup Bey’in süvarilerini Kırgızlar oluşturuyordu.
Bir taraftan Çinliler’in diğer taraftan Rusların emperyalist ilerleyişleri diğer Türk Halklarını olduğu kadar Kırgızları da adeta boğdu ezdi. Rusya ve Çin gibi iki hakim gücün 10 yıllık periyotlar içerisinde yaptıkları sınır antlaşmaları sonucunda tamamıyla Çin egemenliğine giren Kırgızlar Çin Kırgızları veya Sincan Kırgızları olarak isimlendirildiler.
Bugünkü Kırgızistan’ın Çarlık Rusyanın hakimiyetine girmesinden sonra elbette onlara karşı Kırgızların direnişleri tarih yapraklarında tam olarak aydınlatılamamışsa da 1916 yılındaki hareketin büyüklüğü ve şiddeti itibariyle gözden kaçmamaktadır. Çinliler güvenirliği zor istatistiklerine göre 1916 da 332 bin Kırgız D.Türkistan’a girmiş daha sonra bunların 290 bine yakını geri dönmüştür. Bu kadar büyük bir kütlenin kaçışı Çar Rusyası’ndaki baskının hangi derecede olduğunu bize göstermektedir. Kırgızların Sincan, Üç Turpan, aksu, Kuca, bögür, Tekeste ve Kaşgar’a yerleşmeleriyle bu bölgelerdeki Kırgız nüfusunun bir anda kabarmasına sebep oldu.
1944 yılında “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” kuruldu. 14 Haziranda 1954’te de “Kızıl- Suu Otonom Bölgesi ” kuruldu.
Kısaca tarihini vermeye çalıştığım “Sincan Otonom Bölgesi” nin tarihi hem Türk Halkları için hem de Kırgızlar için büyük önem taşımaktadır. Görüldüğü gibi bölge yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerin beşiği olmuştur. Elbette böylesine büyük medeniyetlerin kurulduğu bir bölgenin kendine has sanatı, tarihi, kültür birikimi, dili, edebiyatı olacaktır. Uygur medeniyetinin ÇİN MEDENİYETinin de tesisiriyle hangi düzeylere geldiği bilinmektedir. Uygur yazı dilinin, Uygur edebiyatının Türk Medeniyeti içerisindeki rolü olduşça fazladır. Bugün Batı kütüphanelerine kaçırılan pek çok yazma eser Uygur Medeniyetinin dolayısıyla Türk Medeniyetinin ne denli bir mirası bıraktıklarını gösteren belgelerdir. Hem Türk hem Dünya medeniyetine bırakılan bu değerler hususunda ne derece bir duyarlılık taşıyoruz bilinmez.
İşte böyle bir ortamda çıkan ve gelişimini sürdüren “Şincan Kırgız Edebiyatı” ayrıca bir değere sahip. Türklük aleminin yegane incilerinden olan “Manas Destanı”nın yaratıcısı olan Kırgızlar, D.Türkistan’da da faal bir şekilde edebiyatlarını tüm dünyaya yayma çabasındalar. Kendilerine Çıngız AYTMATOV’u üstad olarak gören Şincan Kırgızları yer altındaki çıkmak isteyen bir tohum gibi kımıldıyorlar.
Günümüz “Şincan Kırgız Edebiyatı” özellikle 1911 yılından sonra yeşermeye başladı. Hızını alt yapısını Türk halklarının edebiyatlaından alan edebiyatlarını Navican TURSUN’un[10] sınıflandırmasına göre siyasi ve sosyal olaylara bağlı olarak iki devreye ayırmak mümkün:
A-1919-49 Yılları arası.
B-1949’dan günümüze kadar.
1949 yılından sonraki dönem de 3 devreye ayrılır:
1- 1949-66 “Medeniyet Devrimine” kadar olan devir.
2- 1966-77 “Medeniyet Devrimi” dönemi.
3-1977’den bugüne kadarki dönem.
1911 ile 1949 yılları arasında “Kırgız Sincan Edebiyatı”, Kırgız sözlü edebiyatından, Sovyet edebiyatı ve Uygur edebiyatından beslenmiştir. Bu devir Şincan Kırgız Edebiyatının oluşum dönemidir. Doğu Türkistan bu tarihlerde Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurmaya başladı. Rusların tesiriyle yeni okullar açılmaya başladı, Sovyetlere öğrenciler gönderilmeye başlandı. Böylece yeni bir dünya görüşü kazanan Şincan Kırgızları bugünkü edebiyatlarını şekillendirdiler. Bu dönemde edebiyata yön veren edebiyatçılar Isıkbek Mamunov, Abdıkadır Toktonov, Amantur Bayzakov, Cusup Mamay gibi isimlerdir.
1944-49 yıllarında yeni bir canlanma görülür. Genç edebiyatçılar kendilerini göstermeye başlarlar. Amantur Bayzakov, Abdıraşit Cakıp, Cumakun Mambet, Tursun Mirza, Asanbay Matili, Mambet Sabir, Mambet Asan Ergi, Momun Turdu,Irısbek Abıkan gibi isimler Şincan Kırgızlarının içinden çıkan yetenekli edebiyatçılardır. 1950-60’lı yıllarda Kırgız edebiyatçılar çoğunlukla şiire yöneldiler. AMANTUR Bayzakov’un “Matan” ” İzdeymin” “Ömür” şiirleriyle tanındı ve Amantur Bayzakov şairlerin üstadı oldu.
Tanınmış diğer şair ve yazar da Tursun Mırzadır. Tursun Mırza ilk eserlerinin Uygur dilinde vermiştir. ” Tarım” dergisinde şiirleri yayınlanan Tursun Mırza bu şiirlerinde milliyetçi fikirlerini yansıtır. “Ata curtum”, “Ay Monçok”, “Kagılayın kolunan” isimli şiirleri bilinen ve sevilen şiirlerdir.
Gerçekten elli ve altmışlı yıllarda cilt cilt şiir kitapları ortaya konulur. 1956’da “Algı Irlar” 1961. yılında “Kerme Too” isimli ciltlerde Şincan Kırgız edebiyatçılarının şiirleri toplanır.
Düz yazı da şiirlerden farklı değildir bu yıllarda. 50’li yıllarda Çin baskısının Doğu Türkistan’daki bütün Türk halklarına uygulandığı görünür.Yine de Doğu Türkistan’da ve Şincan Kırgızlarında bu dönem edebiyat açısından oldukça verimli bir dönemdir. Gerek Tursun Mırza, gerek Amantur Bayzakov gerekse Kalık Makeş bu yıllarda hikayeleriyle tanınan isimlerdir. 1980’lere gelindiğinde batı edebiyatından da yararlanarak ortaya konulan eserler sadece Kırgız edebiyatında değil Uygur edebiyatında da kendini göstermiştir.
Çin’in 1980’li yıllarda daha özgür bir yaratım sergilemesi Doğu Türkistan Türk halkları için edebiyatlarını yayınlamalarında iyi bir fırsat oldu. Şincan Kırgızları “Şincan Kırgız Edebiyatı” dergisini çıkarmaya başladılar.
Toktoniyaz Abdılda’nın roman türünde çok başarılı eserlere imza attığı görülür. “Gülkayır”, “Tiyan Şan biyliğinde akılduu bala” eserlerinden bazılarıdır. Şincan Kırgız Edebiyatının en önemli romanı “Tagdır Colu” ismiyle yayınlanan Momun Turdu’nun romanıdır. (1990)
Turgunbay Kılıçbek de Şincan Kırgız Edebiyatının en parlak simalarından birisidir. 1982.yılında “Zalkar Toolordo” isimli kitapta çıkan hikayelerinin Kırgızca Uygurca ve Kazakça olarak yazmıştır. “Çolpon” isimli hikayesi Kırgızca olarak yayınlanmıştır. Aynı eserler Çince, Moğolca ve Japoncaya da çevrilmiş ve Kırgız Edebiyatı bu ülkelerin edebiyatçıları tarafından tanınmıştır. Gerçekten Şincan Kırgız edebiyatı Çinceyi de kullanarak eserlerinin daha geniş ve daha farklı kültür alanlarında da tanınmasına sebep olmuştur. Bu yönleriyle bile Türk medeniyetinin dünyaya yayılmasında önemli bir görevi yerine getirmektedirler.
Tügölbay Sıdıkbekov, Aalı Tokonbaev, Çıngız Aytmatov, Kasımalızlı Bayalinov, Şükürbek Beyşenaliev gibi Kırgızların büyük üstadları Kırgız ve Uygur edebiyatlarının önünde meşale olmuşlardır. Çıngız Aytmatov özellikle genç Şincan Kırgız edebiyatçılarının neredeyse vaz geçilmez şairleri olmuştur. Uygur edebiyatının Şican Kırgız edebiyatına tesiri oldukça fazladır. Uygur medeniyetinin muhteşemliği Kırgız edebiyatına da yansımış ve Zunun Kadır, Abdurahim Ötkür, Alkam Aktam, Talipcan Aliev, Nihim Şahit, Ahat Turdu, Abdukarim Kcaev gibi büyük Uygur edebiyatçıları Kırgız edebiyatçılarının da üstatları olmuşlardır.
D.Türkistan Kırgızları edebî neşriyatları ile göz doldurmaktadırlar.Şincan Aydın Yayınevi I. ve II. sınıflar için kitap yayınları yapmakta, Şincan Halk Yayınevi Manas Destanı ciltleri ile Çince-Kırgızca sözlük çıkarmıştır. Kızıl Suu yayınevi Çıngız Aytmatov’un “Kılım Karıtar Bir gün [Gün Olur Asra Bedel] ” romanını, Kızıl-Suu gazetesi de yayınlarıyla Kırgız medeniyetini zenginleştirmekte ve Kırgız medeniyetinin dünyada tanınmasında bir görevi yerine getirmektedirler. Şiirler, hikaye ve makaleler “Sincan Kırgız Edebiyatı”, “Tenir-Too” “Tarım” “ Kaşgar Adabiyatı”, “Şincan Geziti” gibi edebiyat ve gazetelerde yayınlamaktadır.
Şincan Kırgız Adabiyatı dergisi Cun-too yazarlar birliğinin bir organıdır. Dergi 1984 yılının Teke() ayında çıkmaya başladı.
Dergi yukarıda anlatmaya çalıştığımız pek yazara içerisinde yer vermiş. Tursun Mırza, Useyın Acı, Turgunbay Kılıçbek vs.
Sadece hikaye ve şiir değil Folklor, Etnografya, ilmi ve edebi makaleler de yayınlanmaktadır. Akraba Türk halklarının edebiyatı, Hanzu edebiyatı, Dünya edebiyatından şiir, drama, çeviri yapan genç kalemler, edebiyat eleştirileri vs. yüzden fazla yazarın katılımıyla ele alınmaktadır. Kırgız Milli kültürünün korunması için çaba gösteren dergi Kırgızistan’da ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde yaşayan okurlarının da şiir, makale ve hikayelerini değerlendirmekte sayfalarında yer vermektedir.
Derginin redaksiyonu Irısbek Abıkan, Turganbay Kılıçbek, Süleyman Ömür, Cacınbay Asanalı, Tursun Cumalı, Toklun Turdu tarafından yapılmaktadır. “Şincan Kırgız Adabiyatı” dergisi D.Türkistan’da okunduğu gibi diğer Türk Cumhuriyetlerinde de okuyucu bulmaktadır.
Şincan Kırgız edebiyatında önemli bir yere sahip olan bu derginin hâlâ Arap harfleriyle çıkıyor olması derginin daha fazla okunmasına engel olmakta ve Sincan Kırgızlarının edebiyat sahasındaki faaliyetlerinin neler olduğu bilinmemektedir. Acaba Şincan’da Kırgızlar neler düşünüyorlar? Onların ne gibi problemleri var? Destanlarında, şiirlerinde, makalelerinde ve hikayelerinde neler anlatmak istiyorlar?
Asya bozkırlarından Venedik kanallarına kadar uzanan çizgide elbette sert rüzgarların kollarında, coşkun denizlerin dalgalarında mücadelelerini sürdüren Türkler, dillerini, adetlerini korumakla beraber güçlü kültürlerin tesiriyle değişimin helezonik kıvrımlarında da sürüklenmişlerdir. Keskin ve köşeli yazılarını terk edip kavisli yazıları tercih etmişler. At nallarından çıkan sese benzeyen kelimelerinin yanına deve yürüyüşünün ahengine benzetilen sesler de eklenmiştir. Maharetli eller kıvrım kıvrım yazılar yazmaya başlamışlardır.
Türkler tarih boyunca 5 büyük alfabe kullanmışlardır. VII. Asırdan bu yana takip edebildiğimiz Orhun Alfabesi ortak bir alfabe idi. Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk anıtları bu harflerle yazılmış ve 300 yüz yıl gibi bir zaman diliminde kullanılmıştır.
8. 15. yüzyıllar arasında kullanılan ikinci Türk alfabesi Uygur afabesidir. D.Türkistan’da kullanılan bu alfabe daha çok Uygurlar arasında yayılmıştır. Dünyadaki kütüphanelerde bu alfabeyle yazılmış pek çok metin vardır.[11]
Türklerin kullandığı büyük alfabelerden birisi de Arap harfleriyle yazılmış alfabedir.
Ta 10. asırdan başlayarak tam 10 asır bu alfabe kullanılmıştır. Bu gün Uygur alfabesi Arap harfleriyle yazılmaktadır. D.Türkistan Kırgızları, Moğollar zamanında Çağatay yazı dilini ve Çağatay alfabesini kullanıyorlardı. Çağatay harfleriyle Kubat Bey, Çin hükümdarlarına mektuplar gönderiyordu.[12]
Kırgızistan’da 1920 yılında gene Arap harfleriyle İşenaalı Arabaev’in , “Kırgız Alippesi” adıyla oluşturduğu Kırgız alfabesi kullanılmaya başlandığında D.Türkistan Kırgızları da aynı alfabeyi aynen kullanmaya başladılar. Açılan yeni okullarda bu alfabeyle eğitim öğretim verdiler.
1954 yılında D.Türkistan Kırgızlarının tanınmış dil bilimcilerinden Abdıkadır Toktor Uulu, Kullanılmakta olan alfabeye, D.Türkistan Kırgızlarının ihtiyacı fonetik özellikleri de karşılayan yeni harfler ekleyerek, 30 harfli yeni bir alfabe meydana getirdi. Bu gün Arap harfli alfabe, D. Kırgızistan Kırgızlarının ulusal alfabesidir.
Yukarıda da anlatıldığı gibi içerisinde pek çok hikayenin,makalenin, şiirin ve eleştirinin yer aldığı bu derginin Arap harfleriyle yazılması yanında pek çok zorluğu da beraberinde getirmektedir. Öncelikle Kırgızistan’da yaşayan bir Kırgız’ın bu derginin içerisindeki pek çok konuyu okuması zor hem de imkansız olabilmektedir. İşte bu zorluk göz önüne alınarak transkripli Latin alfabesi çalışmasını ortaya koyduk. Fakat çalışmamıza konu olan geniş kapsamlı derginin içerisinde ancak hikayelerinin bir kısmının transkrip çalışmasını yapabildik. Bir kısmını yapabildik çünkü 5 cildin bir arada verilmesiyle oluşan bu dergide hikayeler çok fazla bir yer tutmaktadır.
Hikayeye ilgi duyan, Şincan Kırgızlarının hikayelerinin küçük bir örneğini görmek isteyen, hikayeleri okuyunca ufak bir fikir sahibi olmak isteyen, Şincan Kırgızlarının ruh dünyalarını, ilgi alanlarını, dünyaya bakış açılarını, geleneklerini, hikaye tekniklerini, hikayelerinde yoğunlaştıkları konuları anlamak ve öğrenmek isteyenlere kapı aralamak amacıyla yapılan bu çalışmada Kırgız Türk ve okuyucular dikkate alınmıştır.
Kırgız araştırıcılarının ve okuyucularının Latin alfabesiyle hikayeleri daha rahat okumaları (gelecekte Latin alfabesini kullanacakları varsayımıyla) amaçlanırken Türk okuyucularının da Türkçe’ye aktarılmış haliyle hikayeleri okumaları ve Şincan Kırgız hikayeleri hakkında az da olsa bir fikir yürütmeleri hedeflenmiştir.
Çalışmada Ali Şir Nevayi formatının kullanıldı. Arapça “ﻉ” şekliyle gösterilen sesler transkrip yapılırken “à” şeklinde gösterilmiştir. Halbuki “è” apostrofu ile gösterilmesi gereken ﻉ sesinin “à” şeklinde gösterilmesiyle yazıdaki okunduğu anlamı ve söyleyişi korumak hem de yazıdaki karmaşıklığı önlemek maksadı güdülmüştür. Meselâ “زورﻋﻭ” “zorèo” şeklinde transkrip edilmesi gereken bu kelime “zorào” şeklinde transkrip edilmiştir. ﺍﻴﻋﺮﺪﺍﻥ “ayèırdan” olarak gösterilmesi gerekirken “ayàırdan” şeklinde gösterilmiştir. Zaten Şincan Kırgız alfabesinde غsesi ع şeklinde gösterilmiştir. Dolayısıyla “à” şekli görüldüğünde bunun “gayn” sesini verse de “ayn” şeklinde yazıldığı bilinmelidir.
Şincan Kırgız Adabiyatı dergisinin 1993 yılındaki 1.2.3.5. ve 6. sayılarında toplam 20 hikaye mevcut. Hikayeler ve yazarları şunlar:
Yukarıdaki hikayelerden, 1.ciltten : Burul At, Canılgan Kuday, Carım Es, Taş Tüşpögön Çunkur 2.ciltten : Alıksı Teskey Böktördö. 3. Ciltten: Carık Etme angemeler ve Bozbaytal 5. Ciltten: Tagdır olmak üzere 8 hikayenin transkriplerini ve Türkçe aktarmalarını vermeye çalıştım.
Dergideki hikayeler genellikle amatör genç hikayecilerin. Dolayısıyla hikayelerdeki kullanılan dil, olay örgüleri, sebep sonuç ilişkileri, anlatım tekniği oldukça zayıf.
Hikayelerin konuları farklı olmakla birlikte ağırlıklı olarak köy hayatı ve atla ilgili. Mesela Buurul At ile Bozbaytal hikayelerinde atların bütün özellikleri anlatılır. Atlar aynen bir insan gibi konuşturulur, insan gibi düşündürülür, aynen bir insan gibi üzüntü ve sevinçlerini gösterirler.
Yukarıda da bahsedildiği gibi Şincan Kırgız hikayecileri büyük Kırgız üstatlarının yolunda gitmişler ve hikayelerini neredeyse onların bir kopyası halinde kaleme almışlardır. Çıngız Aytmatov’un “Gulsarat” hikayesindeki Gulsarat’ın özellikleri Burul atta ve Bozbaytal’da gösterilir. Yapılan tasvirler bir çok yönüyle Aytmatov’un hikayelerindeki tasvirlere benzer. Atlar çok hızlı koşarlar baygelerde (yarışma) birinci olurlar, sahipleri atları sayesinde tanınıp şöhret olurlar. Atlar yaşlandıkça sahipleri de toplumda önceki statülerini kaybederler. Kış ayı bütün hayvanlar için oldukça tehlikelidir. Yılkıları kurtlardan korumak ve onları çok iyi beslemek gereklidir. Atların birbirlerine karşı olan hisleri oldukça dramatik bir şekilde anlatılır. Hikayenin sonunda at ya ölür ya da sahibinden ayrılır. Hatta Aytmatov’un Gulsarat hikayesinde geçen “akan yıldız” ifadesi Bozbaytal hikayesinde de geçer.
Hikayelerde insan tipleri de her yönüyle gösterilir. Kurnazlık, yalancılık, kıskançlık vs. “Taş Düşmeyen Çukur” hikayesinde hükümdar kötü karakteri temsil eder. “Buurul At” hikayesinde kötü kişi Birimkul ve Aalı’dır.
Hikayelerdeki olay örgüleri merak ve heyecanı fazla uyandırmamakla birlikte yapılan benzetmeler, tasvirler, eşyaların ve insanların resmedilişi iyi. Özellikle tabiatın resmedilişi gerçekten çok güzel. Buurul At hikayesindeki şu tasvir beğenilmeye değer:“Nazlı rüzgarın bayır aşağı hafif hafif eserek salladığı, bir göl dalgası gibi dalgalandırdığı bol ottan yiyen mallar gevşiyordu. Karlı dağlardan akıp gelen berrak su, tertemiz dup duru. Göz kamaştıran rengiyle çevre bir başka güzel, her yerde bir bolluk.” “Yarım Akıl” hikayesinin son paragrafında hikaye şöyle biter: “Ejderha ağzından çıkan ateş gibi kırmızı şimşeğin ışığında kırmızı örtüsünü sallayarak su boyunda koşan genç gelinin hayâli, ona bakan dünyanın kocaman göz bebeğinde nefis bir tablo gibi çerçeveye alındı.”
Kırgızların gelenek ve görenekleri, korkuları, inançları, aşkları hikayelerde aksettirilir. Kız istemeye gelen erkek tarafının karşılanışı, kız tarafının erkek tarafına davranışı, hastaların iyileşmek için üfürükçüleri ve mollaları çağırmaları, onlara olan saygıları vs.
Sadece gelenek ve tarih çerçevesinde yoğunlaşmayan hikayeler çağdaş hikaye anlayışına da sahip. Konularını günümüz insan ilişkilerini de kapsamaktadır. “ yarım akıl” hikayesinde gerek insan tahlili, gerek olay şekli ve gerekse anlatım tekniğinin ustalığı görülür. kısa bir hikayede köydeki bir saf gencin portresi çizilir ve karakter özellikleri verilir. Köyün bu gence yaklaşımı detaylı bir biçimde sunulur. saf (yarı akılsız) gencin ana babası evlatlarına köy köy kız arar. Nafile saf genç bu bulunan geline ısınamaz. Isınamaz çünkü aklında ve gönlünde her nedense ya köyün en güzel ya da en zengin kızı vardır. Köyün çoluk çocuğu dahi onunla eğlenir. Hele ırmak kenarında güzel bir kızın saf gençle alay etmesi ve onu istemeden de olsa ırmakta boğulmasına sebep olması her halde dünya insanlığının iyiye saf gönüllüye değer vermediğine işaret anlamı taşımaktadır. İyilik bu yarı akıllı gencin kişiliğinde sembolize edilmektedir. Kız hırsın gururun enaniyetini ve akılsızlığın temsilcisi oluyor. Hele bu gencin bu halinden yararlanan akıllı köylülere ne demeli; işi olan bu gence her bir işini yaptırır ve gence ne para ne de yiyecek ikram edilir. Olsun genç nasılsa niçin bana bir şeyler vermiyorsunuz demiyor ki!
Bu hikayeyle ilgili olarak aynı derginin farklı sayısında edebiyat eleştirmeni olan Toklun Turdu : “ Yarım Es’teki bu kadar canlı bir imaj o kadar da kolay yazılabilecekmiş gibi gelmedi bana. Hikayedeki olayların gelişimi çok tabii ve canlı bir şekilde verilmiş. Bu özellik yeni edebiyatımızda fazla görülmüyor” demektedir ki bu Sincan edebiyatında genç kuşağın verimini ortaya koymaktadır.
Hikayelerin içerisinde Çin kültürünü yansıtan bir hikaye yok. Herhangi bir Çinlinin bir sözü bir olay ve düşünce tarzı, Çinli örf adeti, atasözü veya Çince bir kelime ya da Çinceden etkilenmiş Kırgızca bir kelime yok. Tarihte Ruslarla da karışmış olmalarına karşın Rusça kelime de yok. Aksine saf bir Kırgızca kullanılmıştır. Bugün Kırgızistan Kırgızlarının kullanmadığı bazı kelimeleri kullanmaktalar.
Zamanın ezici kuvveti Şincan Kırgızlarını ezemediği gibi karşı karşıya bulundukları güçlüklerden dolayı kültürlerine ve dillerine daha fazla bağlanmalarına sebep olmuş. İşte bu çalışma şuan farklı bir iklimde ve kendine özgü güçlükler içerisinde yaşayan, bilinmeyen bir dünyadan elini uzatanların ellerinden tutmaya çalışan bir çalışmadır.
Aslında daha sıkı bir çalışmayla dergideki tüm yazılar okunarak (masal,şiir, makale vs.) Şincan Edebiyatı hakkında daha yönlü çalışmalar yapılmış olsa hem Kırgızistan Kırgızlarının hem de diğer Türk ellerinin edebiyat bahçelerinde farklı bir çeşni olur, hem de kültür hazinelerine katılan cevher olurdu.
[1]Türk Dünyası Tarih Dergisi, sayı.123, Ekim 1997, sayfa. 23
[2]Alatoo Dergisi (özel sayısı), yıl 1997, “Şam” basması, sayfa 26, Bişkek
[3]Alatoo Dergisi (özel sayısı), yıl 1997, “Şam” basması, sayfa 57, Bişkek,
[4]a.g.e
[5]Türkler Ansiklopedisi, cilt.2, sayfa . 37
[6]Türk Dünyası Tarih Dergisi, sayı.96, Aralık 1994, sayfa.6
[7]Türkler Ansiklopedisi, cilt.2, sayfa.520-521
[8]Türk Dünyası Araştırmaları, sayı 100, Şubat 1996, sayfa.127
[9]Alatoo Dergisi (özel sayısı), yıl 1997, “Şam” basması, sayfa.19, Bişkek
[10]Ala-too dergisi özel sayısı, Bişkek, Şam baskısı, 1997,sayfa 171.
[11]Örneklerle Türk Alfabeleri, T.C. Kültür Bakanlığı, Ankara, 1996, s.9
[12]Makalek Ömürbay, Alatoo Dergisi, Şincan Kırgız Adabiyatı özel sayısı 1997, s.186http://
Mustafa İslamoğlu’na ait İnsanın yaratılışına dair en tatmin edici makalelerden birini alıntılıyorum.
Baki olan sadece Allah’tır. Ruhun ölümsüzlüğü akidesi, hem ‘Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğu’, hem de ‘Allah’tan başka her şeyin fani olduğu’ kur’ani ilkelerine aykırıdır.