Kategori: Makaleler

  • Aristo’dan Saçaklı Fuzzy (puslu) Aydınlanmasına

    Aristo’dan Saçaklı Fuzzy (puslu) Aydınlanmasına

    Alev Alatlı’nın Batıya Yön Veren Metinler  adlı IV ciltli kitabı çok fazla öğretici yönlendirici ve bilgilendirici. Batı Sümerlerden başlayıp Mısırlılar oradan Antik Yunan ve Romalı külliyatından beslendi Hıristiyanlıkla yön değiştirip onu Antik Yunana uyarladı , koyu Hıristiyanlıkta Aydınlanma dönemine doğunun yardımıyla adım attı. yüzyıllardır Aristo akılcılığı ile bugünlere geldi kendini pek beğenirken son dönem fizikçileri Batının Aristo mantığının iflas ederken Doğu mantığının kuyruğuna yapıştı gidiyor. artık Uzak Doğunun Buda’sı Aristo’yu yerlere serdi. işte Alev Alatlı’ya ait bir yazıyı aynen aktarıyorum ki artık gündelik haberlerden kurtulup düşüncenin derinliklerinde gezinelim diye.

     “Bugünlerde Bunları Konuşuyorlar*

    (daha…)
  • Sincan Kırgız Edebiyatı

    Sincan Kırgız Edebiyatı

    Yazan:  Özcan  ATAR

    Kıtaları ve diyarları aşan göçmen Türk halkları, dillerini de kendileri gibi kıvrak bir yapıya sokmuşlardır. Tarihin akışı içerisinde farklı zamanlarda farklı şekillerde ve farklı alfabelerle, konuşma ve yazma ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Her halde yerleşik halkların kurdukları medeniyetler farklı hususiyetleriyle kendine has zenginliklerini ortaya koyarken göçebe kültürüyle yoğrulmuş halklar da farklı iklimlerin süslerini yansıtmışlardır.
    Yıl 1884. Çin egemenliğine giren Sincan Kırgızlarıyla, Rus egemenliği altına giren Kırgızlar birbirlerinden ayrılıyordu. Artık Sincan Kırgızları dünyası gerçeği vardı ortada. Tarihleriyle gündelik yaşamlarıyla, edebiyatlarıyla başlı başına bir dünya.

    İletişim teknolojisinin gelişmesiyle dünya iyice küçülüyor. “Globalleşme” kavramı artık gündelik konuşmalarımızın içerisinde aktif bir kullanılışa sahip ancak Çin içerisindeki Türk halklarının durumumu söz konusu olduğunda – doğal olarak Sincan Kırgızları hakkında da – sağlıklı bilgilere ulaşmak güç. Ahmet EGEMBERDİ Türk Dünyası dergisinde [1]Doğu Türkistan’ın durumu hakkında pek de iç açıcı bilgiler vermez. EGEMBERDİ bölgedeki nüfus ve sağlık sorunlarının dünya kamuoyundan saklandığını ortaya koyar.

    Doğu Türkistan’ın nüfusu farklı kaynaklarda farklı oranlarla açıklanır.[2] Bir kaynağa göre 40 milyon başka bir kaynağa göre 30 milyon. Başka bir kaynakta Kırgız nüfusu yüz yirmi bindir. 1980 yılı Çin istatistiki bilgilerine göre ise yüz dokuz bindir.[3]

    Kırgızların dört bin kadarı Aksu bölgesinin Köönö şehrinde, 3500 kadarı Aksu bölgesi Uçturgan şehrinde, diğerleri Kaşgar, Hotan şehirlerinde, Mongul Kürö şehrinde, Ule Kazak bölgesinin Tekes yerleşim bölgesinde, Kargalık ve Canısar gibi bölgelerde yaşamaktadır.[4]

    Büyük kütleler halinde dünyanın değişik bölgelerine akan Türkler, içine girdikleri her kültürden etkilenerek bir kültür mozaiği oluşturmuşlardır.Tabi kendilerini korumak ve kendilerinden de bir şeyler vermek kaydiyle. Yedinci-sekizinci yüzyıllarda düşüncelerini nakış nakış taşlara oyanlar, maharetli ellerini sadece kılıç sallamak için kullanmadıklarını tüm dünyaya ispat etmişler ve Türk Medeniyetinin damgasını vurmuşlardır. Hep hareket! Hep hareket! Durmamışlar. Bilmediklerini öğrenmişler, bildiklerini öğretmişler, öğrendiklerine inanmışlar, inandıklarını uygulamışlar.

    Kırgızlar da Türk halklarının içerisinde en hareketlilerinden oldu tarih boyunca. Hemen hemen bütün tarihçilerin ortak kanaatince Kırgızlar, ismi çok eski zamanlarda bilinen ve hâlâ ismini hiç bozulmadan koruyan ender halklardandır. Göçebe kültürünün yıldızı olan Kırgızların sözlü geleneğe sahip olmaları yazıyı çok geç tanımaları tarihlerinin de bazı noktalarda karanlık veya tartışmalı kalmasına sebep olmuştur. Kırgızlara ait köken bilgileri bölgedeki diğer gruplar tarafından kayda geçirilmiş verilerden ibarettir.

    Kırgızlarla ilgili ilk kaynaklar 8. yüzyıla ait epigrafi yazılardır. Çin kaynaklarında Kırgızlara Kok’un ya da Chien-k’un denilirdi. 8. yüzyıla ait eski Türk yazıtlarında Kırgız ismi kullanılmıştır. Eski Bizans kaynaklarında (6. yüzyıl) ve eski Tibet metinlerinde Kırgızların ismi geçmektedir.[5]

    Çin kaynaklarında adı geçen Kırgızlar yüzyıllar önce nerede yaşıyorlardı sorusuna cevap verebilmek oldukça güç çünkü farklı tarihçiler farklı tezler sunmaktadırlar. V. Barthold, S.V. Kiselev gibi tarihçiler Kırgızların yaşadıkları yerlerin Batı Moğolistan, L.A. Evtyuhova Kuzey Sibirya, Yudakov, Borovkov ve T.K.Çoroev ise Doğu Türkistan olduğunu savunmuşlardır. Prof.Faruk SÜMER Kırgızların önce Sibiryada bulunduklarını Kalmukların baskısıyla XV. Asırda Orta Asyaya göç ettiklerini yazmıştır.[6]

    Dr. Gregory R.Kolduys[7] “bazı tarihçiler X. yüzyıldaki Karahan işgalinin Yenisey Kırgızları’nın Tien-Şan’a göçlerinin bir sebebi olduğunu inanmaktadırlar. İlk göçlere ait bu kuramlar çürütülmüştür; çünkü XVI. Yüzyılda Kırgızlara hâlâ putperest olarak bakılıyordu eğer X.yüzyılda göçmüş olsalardı, İslam’a çok önceden geçmiş olurlardı.

    Yenisey Kırgızları, Çıngız Han’ın ilk hedefiydi ve sonuç olarak da 1206-9 yılları arasında fethedildiler. Moğol akınları Kırgızları önce güneye Manöurya’ya daha sonra batıya ve son olarak da şu an yaşadıkları Tienşan ve Pamir bölgesine sürmüştür” fikrini öne sürer.

    Ahmet Taşağıl[8] ise “Kırgızalrın esas yurdu Tanrı ve Pamir dağları arası değildi esas yurtları Kögmen dağlarının kuzeyi Yenisey nehrinin kollarından Kem havzası idi.” der.

     Kırgızların böylesine hareketleri onların ta Yenisey’den Fergana bölgesine kadar yayılmalarına, bu yerleri yaşama yeri haline getirmelerine sebep olmuştur. Dolayısıyla D.Türkistan bölgesi Kırgızların çok eski zamanlardan bu yana yerleşim bölgeleriydi. 17. ve 18. yüzyıllarda Kırgızlar hem D.Türkistan taraflarında hem de Fergana bölgesinde yaşıyorlardı.

    Önce Göktürk egemenliğinde yaşayan Kırgızlar, Mo-Yen-cur zamanında Uygur Hanlığına bağlandılar(758). Kırgızlar 840 yılında Uygurları yerlerinden ettiler ve kısa süreli de olsa Ötüken’de kendi devletlerini kurdular. 920 de Moğolistan’ı ele geçiren Çin Lao sülalesinden K’tanlar tarafından Ötüken’den sürüldüler. Daha sonra Cengiz Han Moğolistan’a tamamen hakim oldu.

    1758 yılına gelindiğinde Çin İmparatorluğu Cungar Hanlığını işgal etti ve D.Türkistan’a girdi. Çinliler bu topraklara Yeni “Yer anlamında” Şin-Can dediler. Böylece D.Kırgızlarının, Uygurların ve diğer Türk halklarının makus talihleri farklı maceralara sürüklendi. Onlar için yeni bir tarih sayfası açıldı. Açılan bu sayfada eşsiz bağımsızlık mücadeleleri sergilendi. Aksu Kırgızlarından Zaman Kulubek ve Akımbek 18. yüzyılın ikinci yarısın Çinlilere karşı Uygurlara karşı aktif rol üstlendiler.[9]

    19. yüzyıla gelindiğinde D.Türkistan Türk halklarının bağımsızlık mücadeleleri daha da şiddetlendi. 1814-16 yıllarında, 1818-64 yıllarında bitmez tükenmez mücadelelere sahne oldu D.Türkistan. “Hocalar” devrinden sonra 1865-67 yıllarında Yakup Bey’in Kaşgar, Yarkent, Yankı-Hisar, Hoten ve diğer şehirleri ele geçirdiği görülür. Yakup Bey’in Çim İmparatorluğuna karşı akıllı İngilizleri kullanma politikası gerçekten çok başarılı olur. Osmanlı’ya sığınmakla Çin ve Rus baskısından kurtulmaya çalışması tam da Osmanlının en kötü olduğu bir zaman denk geldiğinden sonuçlanamadı.

    Kırgızlar bu dönemlerde savaşçı ve cesur özelliklerini çok iyi kullandılar. Yakup Bey’in süvarilerini Kırgızlar oluşturuyordu.

    Bir taraftan Çinliler’in diğer taraftan Rusların emperyalist ilerleyişleri diğer Türk Halklarını olduğu kadar Kırgızları da adeta boğdu ezdi. Rusya ve Çin gibi iki hakim gücün 10 yıllık periyotlar içerisinde yaptıkları sınır antlaşmaları sonucunda tamamıyla Çin egemenliğine giren Kırgızlar Çin Kırgızları veya Sincan Kırgızları olarak isimlendirildiler.

    Bugünkü Kırgızistan’ın Çarlık Rusyanın hakimiyetine girmesinden sonra elbette onlara karşı Kırgızların direnişleri tarih yapraklarında tam olarak aydınlatılamamışsa da 1916 yılındaki hareketin büyüklüğü ve şiddeti itibariyle gözden kaçmamaktadır. Çinliler güvenirliği zor istatistiklerine göre 1916 da 332 bin Kırgız D.Türkistan’a girmiş daha sonra bunların 290 bine yakını geri dönmüştür. Bu kadar büyük bir kütlenin kaçışı Çar Rusyası’ndaki baskının hangi derecede olduğunu bize göstermektedir. Kırgızların Sincan, Üç Turpan, aksu, Kuca, bögür, Tekeste ve Kaşgar’a yerleşmeleriyle bu bölgelerdeki Kırgız nüfusunun bir anda kabarmasına sebep oldu.

    1944 yılında “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” kuruldu. 14 Haziranda 1954’te de “Kızıl- Suu Otonom Bölgesi ” kuruldu.

    Kısaca tarihini vermeye çalıştığım “Sincan Otonom Bölgesi” nin tarihi hem Türk Halkları için hem de Kırgızlar için büyük önem taşımaktadır. Görüldüğü gibi bölge yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerin beşiği olmuştur. Elbette böylesine büyük medeniyetlerin kurulduğu bir bölgenin kendine has sanatı, tarihi, kültür birikimi, dili, edebiyatı olacaktır. Uygur medeniyetinin ÇİN MEDENİYETinin de tesisiriyle hangi düzeylere geldiği bilinmektedir. Uygur yazı dilinin, Uygur edebiyatının Türk Medeniyeti içerisindeki rolü olduşça fazladır. Bugün Batı kütüphanelerine kaçırılan pek çok yazma eser Uygur Medeniyetinin dolayısıyla Türk Medeniyetinin ne denli bir mirası bıraktıklarını gösteren belgelerdir. Hem Türk hem Dünya medeniyetine bırakılan bu değerler hususunda ne derece bir duyarlılık taşıyoruz bilinmez.

    İşte böyle bir ortamda çıkan ve gelişimini sürdüren “Şincan Kırgız Edebiyatı” ayrıca bir değere sahip. Türklük aleminin yegane incilerinden olan “Manas Destanı”nın yaratıcısı olan Kırgızlar, D.Türkistan’da da faal bir şekilde edebiyatlarını tüm dünyaya yayma çabasındalar. Kendilerine Çıngız AYTMATOV’u üstad olarak gören Şincan Kırgızları yer altındaki çıkmak isteyen bir tohum gibi kımıldıyorlar.

    Günümüz “Şincan Kırgız Edebiyatı” özellikle 1911 yılından sonra yeşermeye başladı. Hızını alt yapısını Türk halklarının edebiyatlaından alan edebiyatlarını Navican TURSUN’un[10] sınıflandırmasına göre siyasi ve sosyal olaylara bağlı olarak iki devreye ayırmak mümkün:

     A-1919-49 Yılları arası.

    B-1949’dan günümüze kadar.

    1949 yılından sonraki dönem de 3 devreye ayrılır:

    1- 1949-66 “Medeniyet Devrimine” kadar olan devir.

    2- 1966-77 “Medeniyet Devrimi” dönemi.

    3-1977’den bugüne kadarki dönem.

    1911 ile 1949 yılları arasında “Kırgız Sincan Edebiyatı”, Kırgız sözlü edebiyatından, Sovyet edebiyatı ve Uygur edebiyatından beslenmiştir. Bu devir Şincan Kırgız Edebiyatının oluşum dönemidir. Doğu Türkistan bu tarihlerde Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurmaya başladı. Rusların tesiriyle yeni okullar açılmaya başladı, Sovyetlere öğrenciler gönderilmeye başlandı. Böylece yeni bir dünya görüşü kazanan Şincan Kırgızları bugünkü edebiyatlarını şekillendirdiler. Bu dönemde edebiyata yön veren edebiyatçılar Isıkbek Mamunov, Abdıkadır Toktonov, Amantur Bayzakov, Cusup Mamay gibi isimlerdir.

    1944-49 yıllarında yeni bir canlanma görülür. Genç edebiyatçılar kendilerini göstermeye başlarlar. Amantur Bayzakov, Abdıraşit Cakıp, Cumakun Mambet, Tursun Mirza, Asanbay Matili, Mambet Sabir, Mambet Asan Ergi, Momun Turdu,Irısbek Abıkan gibi isimler Şincan Kırgızlarının içinden çıkan yetenekli edebiyatçılardır. 1950-60’lı yıllarda Kırgız edebiyatçılar çoğunlukla şiire yöneldiler. AMANTUR Bayzakov’un “Matan” ” İzdeymin” “Ömür” şiirleriyle tanındı ve Amantur Bayzakov şairlerin üstadı oldu.

    Tanınmış diğer şair ve yazar da Tursun Mırzadır. Tursun Mırza ilk eserlerinin Uygur dilinde vermiştir. ” Tarım” dergisinde şiirleri yayınlanan Tursun Mırza bu şiirlerinde milliyetçi fikirlerini yansıtır. “Ata curtum”, “Ay Monçok”, “Kagılayın kolunan” isimli şiirleri bilinen ve sevilen şiirlerdir.

    Gerçekten elli ve altmışlı yıllarda cilt cilt şiir kitapları ortaya konulur. 1956’da “Algı Irlar” 1961. yılında “Kerme Too” isimli ciltlerde Şincan Kırgız edebiyatçılarının şiirleri toplanır.

    Düz yazı da şiirlerden farklı değildir bu yıllarda. 50’li yıllarda Çin baskısının Doğu Türkistan’daki bütün Türk halklarına uygulandığı görünür.Yine de Doğu Türkistan’da ve Şincan Kırgızlarında bu dönem edebiyat açısından oldukça verimli bir dönemdir. Gerek Tursun Mırza, gerek Amantur Bayzakov gerekse Kalık Makeş bu yıllarda hikayeleriyle tanınan isimlerdir. 1980’lere gelindiğinde batı edebiyatından da yararlanarak ortaya konulan eserler sadece Kırgız edebiyatında değil Uygur edebiyatında da kendini göstermiştir.

    Çin’in 1980’li yıllarda daha özgür bir yaratım sergilemesi Doğu Türkistan Türk halkları için edebiyatlarını yayınlamalarında iyi bir fırsat oldu. Şincan Kırgızları “Şincan Kırgız Edebiyatı” dergisini çıkarmaya başladılar.

    Toktoniyaz Abdılda’nın roman türünde çok başarılı eserlere imza attığı görülür. “Gülkayır”, “Tiyan Şan biyliğinde akılduu bala” eserlerinden bazılarıdır. Şincan Kırgız Edebiyatının en önemli romanı “Tagdır Colu” ismiyle yayınlanan Momun Turdu’nun romanıdır. (1990)

    Turgunbay Kılıçbek de Şincan Kırgız Edebiyatının en parlak simalarından birisidir. 1982.yılında “Zalkar Toolordo” isimli kitapta çıkan hikayelerinin Kırgızca Uygurca ve Kazakça olarak yazmıştır. “Çolpon” isimli hikayesi Kırgızca olarak yayınlanmıştır. Aynı eserler Çince, Moğolca ve Japoncaya da çevrilmiş ve Kırgız Edebiyatı bu ülkelerin edebiyatçıları tarafından tanınmıştır. Gerçekten Şincan Kırgız edebiyatı Çinceyi de kullanarak eserlerinin daha geniş ve daha farklı kültür alanlarında da tanınmasına sebep olmuştur. Bu yönleriyle bile Türk medeniyetinin dünyaya yayılmasında önemli bir görevi yerine getirmektedirler.

    Tügölbay Sıdıkbekov, Aalı Tokonbaev, Çıngız Aytmatov, Kasımalızlı Bayalinov, Şükürbek Beyşenaliev gibi Kırgızların büyük üstadları Kırgız ve Uygur edebiyatlarının önünde meşale olmuşlardır. Çıngız Aytmatov özellikle genç Şincan Kırgız edebiyatçılarının neredeyse vaz geçilmez şairleri olmuştur. Uygur edebiyatının Şican Kırgız edebiyatına tesiri oldukça fazladır. Uygur medeniyetinin muhteşemliği Kırgız edebiyatına da yansımış ve Zunun Kadır, Abdurahim Ötkür, Alkam Aktam, Talipcan Aliev, Nihim Şahit, Ahat Turdu, Abdukarim Kcaev gibi büyük Uygur edebiyatçıları Kırgız edebiyatçılarının da üstatları olmuşlardır.

    D.Türkistan Kırgızları edebî neşriyatları ile göz doldurmaktadırlar.Şincan Aydın Yayınevi I. ve II. sınıflar için kitap yayınları yapmakta, Şincan Halk Yayınevi Manas Destanı ciltleri ile Çince-Kırgızca sözlük çıkarmıştır. Kızıl Suu yayınevi Çıngız Aytmatov’un “Kılım Karıtar Bir gün [Gün Olur Asra Bedel] ” romanını, Kızıl-Suu gazetesi de yayınlarıyla Kırgız medeniyetini zenginleştirmekte ve Kırgız medeniyetinin dünyada tanınmasında bir görevi yerine getirmektedirler. Şiirler, hikaye ve makaleler “Sincan Kırgız Edebiyatı”, “Tenir-Too” “Tarım” “ Kaşgar Adabiyatı”, “Şincan Geziti” gibi edebiyat ve gazetelerde yayınlamaktadır.

    Şincan Kırgız Adabiyatı dergisi Cun-too yazarlar birliğinin bir organıdır. Dergi 1984 yılının Teke() ayında çıkmaya başladı.

    Dergi yukarıda anlatmaya çalıştığımız pek yazara içerisinde yer vermiş. Tursun Mırza, Useyın Acı, Turgunbay Kılıçbek vs.

    Sadece hikaye ve şiir değil Folklor, Etnografya, ilmi ve edebi makaleler de yayınlanmaktadır. Akraba Türk halklarının edebiyatı, Hanzu edebiyatı, Dünya edebiyatından şiir, drama, çeviri yapan genç kalemler, edebiyat eleştirileri vs. yüzden fazla yazarın katılımıyla ele alınmaktadır. Kırgız Milli kültürünün korunması için çaba gösteren dergi Kırgızistan’da ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde yaşayan okurlarının da şiir, makale ve hikayelerini değerlendirmekte sayfalarında yer vermektedir.

    Derginin redaksiyonu Irısbek Abıkan, Turganbay Kılıçbek, Süleyman Ömür, Cacınbay Asanalı, Tursun Cumalı, Toklun Turdu tarafından yapılmaktadır. “Şincan Kırgız Adabiyatı” dergisi D.Türkistan’da okunduğu gibi diğer Türk Cumhuriyetlerinde de okuyucu bulmaktadır.

    Şincan Kırgız edebiyatında önemli bir yere sahip olan bu derginin hâlâ Arap harfleriyle çıkıyor olması derginin daha fazla okunmasına engel olmakta ve Sincan Kırgızlarının edebiyat sahasındaki faaliyetlerinin neler olduğu bilinmemektedir. Acaba Şincan’da Kırgızlar neler düşünüyorlar? Onların ne gibi problemleri var? Destanlarında, şiirlerinde, makalelerinde ve hikayelerinde neler anlatmak istiyorlar?

    Asya bozkırlarından Venedik kanallarına kadar uzanan çizgide elbette sert rüzgarların kollarında, coşkun denizlerin dalgalarında mücadelelerini sürdüren Türkler, dillerini, adetlerini korumakla beraber güçlü kültürlerin tesiriyle değişimin helezonik kıvrımlarında da sürüklenmişlerdir. Keskin ve köşeli yazılarını terk edip kavisli yazıları tercih etmişler. At nallarından çıkan sese benzeyen kelimelerinin yanına deve yürüyüşünün ahengine benzetilen sesler de eklenmiştir. Maharetli eller kıvrım kıvrım yazılar yazmaya başlamışlardır.

    Türkler tarih boyunca 5 büyük alfabe kullanmışlardır. VII. Asırdan bu yana takip edebildiğimiz Orhun Alfabesi ortak bir alfabe idi. Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk anıtları bu harflerle yazılmış ve 300 yüz yıl gibi bir zaman diliminde kullanılmıştır.

    8. 15. yüzyıllar arasında kullanılan ikinci Türk alfabesi Uygur afabesidir. D.Türkistan’da kullanılan bu alfabe daha çok Uygurlar arasında yayılmıştır. Dünyadaki kütüphanelerde bu alfabeyle yazılmış pek çok metin vardır.[11]

    Türklerin kullandığı büyük alfabelerden birisi de Arap harfleriyle yazılmış alfabedir.

    Ta 10. asırdan başlayarak tam 10 asır bu alfabe kullanılmıştır. Bu gün Uygur alfabesi Arap harfleriyle yazılmaktadır. D.Türkistan Kırgızları, Moğollar zamanında Çağatay yazı dilini ve Çağatay alfabesini kullanıyorlardı. Çağatay harfleriyle Kubat Bey, Çin hükümdarlarına mektuplar gönderiyordu.[12]

    Kırgızistan’da 1920 yılında gene Arap harfleriyle İşenaalı Arabaev’in , “Kırgız Alippesi” adıyla oluşturduğu Kırgız alfabesi kullanılmaya başlandığında D.Türkistan Kırgızları da aynı alfabeyi aynen kullanmaya başladılar. Açılan yeni okullarda bu alfabeyle eğitim öğretim verdiler.

    1954 yılında D.Türkistan Kırgızlarının tanınmış dil bilimcilerinden Abdıkadır Toktor Uulu, Kullanılmakta olan alfabeye, D.Türkistan Kırgızlarının ihtiyacı fonetik özellikleri de karşılayan yeni harfler ekleyerek, 30 harfli yeni bir alfabe meydana getirdi. Bu gün Arap harfli alfabe, D. Kırgızistan Kırgızlarının ulusal alfabesidir.

    Yukarıda da anlatıldığı gibi içerisinde pek çok hikayenin,makalenin, şiirin ve eleştirinin yer aldığı bu derginin Arap harfleriyle yazılması yanında pek çok zorluğu da beraberinde getirmektedir. Öncelikle Kırgızistan’da yaşayan bir Kırgız’ın bu derginin içerisindeki pek çok konuyu okuması zor hem de imkansız olabilmektedir. İşte bu zorluk göz önüne alınarak transkripli Latin alfabesi çalışmasını ortaya koyduk. Fakat çalışmamıza konu olan geniş kapsamlı derginin içerisinde ancak hikayelerinin bir kısmının transkrip çalışmasını yapabildik. Bir kısmını yapabildik çünkü 5 cildin bir arada verilmesiyle oluşan bu dergide hikayeler çok fazla bir yer tutmaktadır.

    Hikayeye ilgi duyan, Şincan Kırgızlarının hikayelerinin küçük bir örneğini görmek isteyen, hikayeleri okuyunca ufak bir fikir sahibi olmak isteyen, Şincan Kırgızlarının ruh dünyalarını, ilgi alanlarını, dünyaya bakış açılarını, geleneklerini, hikaye tekniklerini, hikayelerinde yoğunlaştıkları konuları anlamak ve öğrenmek isteyenlere kapı aralamak amacıyla yapılan bu çalışmada Kırgız Türk ve okuyucular dikkate alınmıştır.

    Kırgız araştırıcılarının ve okuyucularının Latin alfabesiyle hikayeleri daha rahat okumaları (gelecekte Latin alfabesini kullanacakları varsayımıyla) amaçlanırken Türk okuyucularının da Türkçe’ye aktarılmış haliyle hikayeleri okumaları ve Şincan Kırgız hikayeleri hakkında az da olsa bir fikir yürütmeleri hedeflenmiştir.

    Çalışmada Ali Şir Nevayi formatının kullanıldı. Arapça “ﻉ” şekliyle gösterilen sesler transkrip yapılırken “à” şeklinde gösterilmiştir. Halbuki “è” apostrofu ile gösterilmesi gereken ﻉ sesinin “à” şeklinde gösterilmesiyle yazıdaki okunduğu anlamı ve söyleyişi korumak hem de yazıdaki karmaşıklığı önlemek maksadı güdülmüştür. Meselâ “زورﻋﻭ” “zorèo” şeklinde transkrip edilmesi gereken bu kelime “zorào” şeklinde transkrip edilmiştir. ﺍﻴﻋﺮﺪﺍﻥ “ayèırdan” olarak gösterilmesi gerekirken “ayàırdan” şeklinde gösterilmiştir. Zaten Şincan Kırgız alfabesinde غsesi ع şeklinde gösterilmiştir. Dolayısıyla “à” şekli görüldüğünde bunun “gayn” sesini verse de “ayn” şeklinde yazıldığı bilinmelidir.

    Şincan Kırgız Adabiyatı dergisinin 1993 yılındaki 1.2.3.5. ve 6. sayılarında toplam 20 hikaye mevcut. Hikayeler ve yazarları şunlar:

    Baktıyar ÚALEN “Buurul At”; A.ABDURASUL “Taş Tüşpögön Çuúur”; Bektur ORMUŞ “Cañılġan Úuday”; T.ADI (isimsiz) “Carım Es”; Ö. CEKŞEBEY UULU “Alısúı Teskey Böktördö”; Mamadiyar ANAPİYA “Alıúuldun Tört Mezgili”; T.AYTBAY UULU “Cer Kepe”; S. MAKALEK UULU “Tünkü Coop”; Coldoşalı MOLDALI “Öçkön Cıldız”; Úalıpa SABITÚIZI “Kömüskö Çırmooú”; Orozbek AYTIMBETOV “Boz Batyal”; Canıbek MAADANBEK “Kök Döböt”; Madan BAYĠAZI “Carıú Etme Añgemeler”; Tursun MIRZA “Asmanda Tapúan Aúıl”; Aybek ŞAADAT “Úayra Canġañ Ümüt Şamı”; Úurman BEGIMBAY “Taġdır”; Tolġon ÚAYÚI “Belgisiz Úat”; A.ABDIRASUL UULU “Ötölgö”; A.MATİLİ “Anday Úazanġa Mınday Çömöç”; C. SULTAN UULU “Köz Caş”.

    Yukarıdaki hikayelerden, 1.ciltten : Burul At, Canılgan Kuday, Carım Es, Taş Tüşpögön Çunkur 2.ciltten : Alıksı Teskey Böktördö. 3. Ciltten: Carık Etme angemeler ve Bozbaytal 5. Ciltten: Tagdır olmak üzere 8 hikayenin transkriplerini ve Türkçe aktarmalarını vermeye çalıştım.

    Dergideki hikayeler genellikle amatör genç hikayecilerin. Dolayısıyla hikayelerdeki kullanılan dil, olay örgüleri, sebep sonuç ilişkileri, anlatım tekniği oldukça zayıf.

    Hikayelerin konuları farklı olmakla birlikte ağırlıklı olarak köy hayatı ve atla ilgili. Mesela Buurul At ile Bozbaytal hikayelerinde atların bütün özellikleri anlatılır. Atlar aynen bir insan gibi konuşturulur, insan gibi düşündürülür, aynen bir insan gibi üzüntü ve sevinçlerini gösterirler.

    Yukarıda da bahsedildiği gibi Şincan Kırgız hikayecileri büyük Kırgız üstatlarının yolunda gitmişler ve hikayelerini neredeyse onların bir kopyası halinde kaleme almışlardır. Çıngız Aytmatov’un “Gulsarat” hikayesindeki Gulsarat’ın özellikleri Burul atta ve Bozbaytal’da gösterilir. Yapılan tasvirler bir çok yönüyle Aytmatov’un hikayelerindeki tasvirlere benzer. Atlar çok hızlı koşarlar baygelerde (yarışma) birinci olurlar, sahipleri atları sayesinde tanınıp şöhret olurlar. Atlar yaşlandıkça sahipleri de toplumda önceki statülerini kaybederler. Kış ayı bütün hayvanlar için oldukça tehlikelidir. Yılkıları kurtlardan korumak ve onları çok iyi beslemek gereklidir. Atların birbirlerine karşı olan hisleri oldukça dramatik bir şekilde anlatılır. Hikayenin sonunda at ya ölür ya da sahibinden ayrılır. Hatta Aytmatov’un Gulsarat hikayesinde geçen “akan yıldız” ifadesi Bozbaytal hikayesinde de geçer.

    Hikayelerde insan tipleri de her yönüyle gösterilir. Kurnazlık, yalancılık, kıskançlık vs. “Taş Düşmeyen Çukur” hikayesinde hükümdar kötü karakteri temsil eder. “Buurul At” hikayesinde kötü kişi Birimkul ve Aalı’dır.

    Hikayelerdeki olay örgüleri merak ve heyecanı fazla uyandırmamakla birlikte yapılan benzetmeler, tasvirler, eşyaların ve insanların resmedilişi iyi. Özellikle tabiatın resmedilişi gerçekten çok güzel. Buurul At hikayesindeki şu tasvir beğenilmeye değer:“Nazlı rüzgarın bayır aşağı hafif hafif eserek salladığı, bir göl dalgası gibi dalgalandırdığı bol ottan yiyen mallar gevşiyordu. Karlı dağlardan akıp gelen berrak su, tertemiz dup duru. Göz kamaştıran rengiyle çevre bir başka güzel, her yerde bir bolluk.” “Yarım Akıl” hikayesinin son paragrafında hikaye şöyle biter: “Ejderha ağzından çıkan ateş gibi kırmızı şimşeğin ışığında kırmızı örtüsünü sallayarak su boyunda koşan genç gelinin hayâli, ona bakan dünyanın kocaman göz bebeğinde nefis bir tablo gibi çerçeveye alındı.”

    Kırgızların gelenek ve görenekleri, korkuları, inançları, aşkları hikayelerde aksettirilir. Kız istemeye gelen erkek tarafının karşılanışı, kız tarafının erkek tarafına davranışı, hastaların iyileşmek için üfürükçüleri ve mollaları çağırmaları, onlara olan saygıları vs.

    Sadece gelenek ve tarih çerçevesinde yoğunlaşmayan hikayeler çağdaş hikaye anlayışına da sahip. Konularını günümüz insan ilişkilerini de kapsamaktadır. “ yarım akıl” hikayesinde gerek insan tahlili, gerek olay şekli ve gerekse anlatım tekniğinin ustalığı görülür. kısa bir hikayede köydeki bir saf gencin portresi çizilir ve karakter özellikleri verilir. Köyün bu gence yaklaşımı detaylı bir biçimde sunulur. saf (yarı akılsız) gencin ana babası evlatlarına köy köy kız arar. Nafile saf genç bu bulunan geline ısınamaz. Isınamaz çünkü aklında ve gönlünde her nedense ya köyün en güzel ya da en zengin kızı vardır. Köyün çoluk çocuğu dahi onunla eğlenir. Hele ırmak kenarında güzel bir kızın saf gençle alay etmesi ve onu istemeden de olsa ırmakta boğulmasına sebep olması her halde dünya insanlığının iyiye saf gönüllüye değer vermediğine işaret anlamı taşımaktadır. İyilik bu yarı akıllı gencin kişiliğinde sembolize edilmektedir. Kız hırsın gururun enaniyetini ve akılsızlığın temsilcisi oluyor. Hele bu gencin bu halinden yararlanan akıllı köylülere ne demeli; işi olan bu gence her bir işini yaptırır ve gence ne para ne de yiyecek ikram edilir. Olsun genç nasılsa niçin bana bir şeyler vermiyorsunuz demiyor ki!

    Bu hikayeyle ilgili olarak aynı derginin farklı sayısında edebiyat eleştirmeni olan Toklun Turdu : “ Yarım Es’teki bu kadar canlı bir imaj o kadar da kolay yazılabilecekmiş gibi gelmedi bana. Hikayedeki olayların gelişimi çok tabii ve canlı bir şekilde verilmiş. Bu özellik yeni edebiyatımızda fazla görülmüyor” demektedir ki bu Sincan edebiyatında genç kuşağın verimini ortaya koymaktadır.

    Hikayelerin içerisinde Çin kültürünü yansıtan bir hikaye yok. Herhangi bir Çinlinin bir sözü bir olay ve düşünce tarzı, Çinli örf adeti, atasözü veya Çince bir kelime ya da Çinceden etkilenmiş Kırgızca bir kelime yok. Tarihte Ruslarla da karışmış olmalarına karşın Rusça kelime de yok. Aksine saf bir Kırgızca kullanılmıştır. Bugün Kırgızistan Kırgızlarının kullanmadığı bazı kelimeleri kullanmaktalar.

    Zamanın ezici kuvveti Şincan Kırgızlarını ezemediği gibi karşı karşıya bulundukları güçlüklerden dolayı kültürlerine ve dillerine daha fazla bağlanmalarına sebep olmuş. İşte bu çalışma şuan farklı bir iklimde ve kendine özgü güçlükler içerisinde yaşayan, bilinmeyen bir dünyadan elini uzatanların ellerinden tutmaya çalışan bir çalışmadır.

    Aslında daha sıkı bir çalışmayla dergideki tüm yazılar okunarak (masal,şiir, makale vs.) Şincan Edebiyatı hakkında daha yönlü çalışmalar yapılmış olsa hem Kırgızistan Kırgızlarının hem de diğer Türk ellerinin edebiyat bahçelerinde farklı bir çeşni olur, hem de kültür hazinelerine katılan cevher olurdu.

    [1]Türk Dünyası Tarih Dergisi, sayı.123, Ekim 1997, sayfa. 23

    [2]Alatoo Dergisi (özel sayısı), yıl 1997, “Şam” basması, sayfa 26, Bişkek

    [3]Alatoo Dergisi (özel sayısı), yıl 1997, “Şam” basması, sayfa 57, Bişkek,

    [4]a.g.e

    [5]Türkler Ansiklopedisi, cilt.2, sayfa . 37

    [6]Türk Dünyası Tarih Dergisi, sayı.96, Aralık 1994, sayfa.6

    [7]Türkler Ansiklopedisi, cilt.2, sayfa.520-521

    [8]Türk Dünyası Araştırmaları, sayı 100, Şubat 1996, sayfa.127

    [9]Alatoo Dergisi (özel sayısı), yıl 1997, “Şam” basması, sayfa.19, Bişkek

    [10]Ala-too dergisi özel sayısı, Bişkek, Şam baskısı, 1997,sayfa 171.

    [11]Örneklerle Türk Alfabeleri, T.C. Kültür Bakanlığı, Ankara, 1996, s.9

    [12]Makalek Ömürbay, Alatoo Dergisi, Şincan Kırgız Adabiyatı özel sayısı 1997, s.186http://

  • İlk İnsanın Yaratılışı

    İlk İnsanın Yaratılışı

    Mustafa İslamoğlu’na ait İnsanın yaratılışına dair en tatmin edici makalelerden birini alıntılıyorum. 

    Baki olan sadece Allah’tır. Ruhun ölümsüzlüğü akidesi, hem ‘Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğu’, hem de ‘Allah’tan başka her şeyin fani olduğu’ kur’ani ilkelerine aykırıdır.

     Yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken kimdi?

    (daha…)
  • Mysterious Rocky Hills Latmos

    Mysterious Rocky Hills Latmos

    written by: Özcan ATAR

    When I learned about the places we were going to explore for the project and I realized that as one who was born and raised in Aydin, I had never heard of these places before. Later on when I started to collect information about Latmos, the lack of resources showed that I was not alone. In my research about Latmos, I asked people if they had heard about the Latmos before and unfortunately no one in the groups knew about it. When we started this project, I knew that my task  would be very difficult in terms of finding all necessary information. Throughout the project duration, raising  awareness of people and make people care about the place they live has motivated me most. We all come into this world and as a person, leaving  a mark on popla by giving them a little information about my local community specialty made me very happy. I’m proud to be involved in this project.

    Now let me give you short information about Latmos. I have to say that this was the most satisfying  part of doing this project, telling people about Latmos .The more people I met who had never heard about Latmos, the more I felt proud of myself for doing  this meaningful job for the project.

    First of all, I’d like to talk about location of Latmos. Latmos is in the west of Turkey, the area between Aydin and Mugla Provinces. It is also known as mountains of five fingers.

    Let’s continue with the historical background of this region. The place we call Latmos is an ancient city. Outstanding  features of this ancient sites are 8000-year-old drawings on the wall of rocks, monastery of  the 7s and Heracleia.

    On the one hand, human silhouettes on these 8,000-year-old rocks show that people are settled in this region and started building a family life. Unfortunately, these rocks were damaged, broken and destroyed over time piece by piece. Now disappearing pigments of the newly preserved stones are photographed by completing  them digitally with infrared cameras. At the same time, a 1,000-year-old piece of ceramic thought to belong to a dog was found in this area.

    On the other hand, the monastery of the 7s, is a place where people from different societies took shelter in these mountains  in the 19th century. Later, a monastery life was established here and a church was built. Nowadays, if you visit the monastery, you will see the pictures of Jesus Christ on the walls of a place resembling a cave. Even though they started to fall apart, you can’t believe that such amazing things have been done in those years.

    Heracleia was again a region where communities took  shelter in from oppression, and a city was built here between 300-400 BC. The name Heracleia was taken from a character in Greek mythology of the period. Over the centuries, many communities have come to this area and have lived there.

    We hope that the beauty and history of Latmos will continue to be explored. Latmos has the same value as Gobeklitepe Temple in terms of time period. But unfortunately  the region is almost forgotten and destroyed in a remote corner. Perhaps in the future, who knows, we can learn where these people came from, their ancestors, culture, old technologies and the findings of the past might be the guide to the future to us.

    https://knotsofancientoriginaydin.com/2021/02/04/latmos-gizemli-kayalar/

  • Afrodisias, 24 Mart 2022

    Afrodisias, 24 Mart 2022

        UNESCO Dünya Kalıcı Mirası Listesinde bulunan Aafrodisias, Aydın’ın en gözde tarihi maekanıdır.  “MÖ. 1. yüzyılın sonlarından itibaren sahip olduğu ayrıcalıklar sayesinde refah seviyesi yüksek olan Aphrodisias, bir yandan da sanatsal ve kültürel faaliyetler de gerçekleştirmekteydi. Taş işçiliği, heykeltıraşlık gibi sanatları çok kaliteli mermerler ve yetenekli ustalar sayesinde oldukça ün kazanmıştır. MS. 2. yüzyıla gelindiğinde kentte, imar faaliyetlerinin arttığı, bouleterionun, tapınakların, agoraların, hamamların ve stoaların yapıldığı görülmektedir (Şek. 2). Aynı zamanda, kentte önemli edebi kişilikler de ortaya çıkmıştır. Yazarlar Xenocrates (ilaçlar üzerine bilimsel inceleme yapmıştır) ve Chariton6 , filozoflar Alexander ve Adrastus gibi önemli isimler Aphrodisiaslıdır…..Aphrodisias’ta bulunan yazıtlarda kentin mitolojik kurucusu Apollo ve eşinin ismi, Karia ile geleneksel bağları bulunan Pegasus ve Bellarophon’un isimleri ve Friglerin efsanevi kurucusu Gordios’un ismi geçmektedir.” ()

    Heyhat ki ! Değil dünya, değil Türkiye kendi şehrimizin insanından pek çok kişi Karacasu’daki Adrodisiası bilmiyor. Bilmek için gayret eden de pek az. Afrodisias ve çevresinde keşfedilecek çok eser var ancak Virüs salgınında muhtemelen kazılar durmuş görünüyor.

    APHRODISIAS 2019 ARKEOLOJİK KAZI SEZONU SONUÇ RAPORU’na göre Aphrodisias’taki 2019 yılı çalışmaları Bazilika, Güney Agora ve Tetrapylon Caddesi’nde sürdürülen ve farklı bölümlerden oluşan projelere odaklanmıştır (Res.1-2). Bunların yanı sıra çeşitli koruma, araştırma ve yayın çalışmalarına devam edilmiştir. Araştırma ve kazı ekibi 1 Temmuz – 2 Eylül arasında çalışırken konservasyon ekibi 24 Mayıs – 6 Ekim arası çalışmıştır. Türkiye, İngiltere ve ABD’den hem uzman hem öğrenci olmak üzere toplam 76 arkeolog, mimar, konservatör, epigraf, fotoğrafçı ve nümizmat çalışmalara katılmıştır. 2019 sezonunda 65 kazı işçisi, 24 konservasyon işçisi olmak üzere 89 yerel işçi işe alınmıştır. Bakanlık temsilciliği görevini Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nden Melek Yıldızturan ve aynı müzeden Mehmet Sevim üstlenmiştir.

    Milliyet Gazetesinin 22.10.2018 haberine göre Aydın’ın Karacasu ilçesindeki Afrodisias Antik Kenti’ni ziyaret eden Avrupa Birliği (AB) Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Christian Berger ve AB’ye üye 22 ülkenin büyükelçisi, UNESCO Dünya Kalıcı Mirası Listesi’nde bulunan antik kente hayran kalır. Hayran kalınacak bir kenttir Afrodisias.

    Hürriyet yazarı Erdoğan Gümüş 1.11.2018 tarihli köşe yazısında Afrodisias’ı çok güzel anlatır. Yazı: “Alaçatı ve ardından Ildırı köyündeki kısa seyahatim esnasında öğrenmiştim büyük fotoğraf sanatçısı Ara Güler’in bu dünyadan ayrıldığını. Ölümüyle bizleri üzüntüye boğan Üstat’la ilgili haberlerde, tarihe ışık tutan fotoğraflarının hikayesi anlatılırken, en çok dikkati çeken, bir görev esnasında Afrodisias Antik Kenti’ni keşfediş hikayesi ön plana çıkıyordu. Ankara’ya dönüş yolunda ben de rotamı, tarihi kalıntılar arasında hâlâ canlılığını koruduğuna inandığım Üstat’ın hatıralarının izlerini aramak ve bastığı yerlerde yürümenin hazzını duymak üzere Afrodisias Antik Kenti’ne çeviriyorum…

    Ara Güler, yaptığı bir röportajda Afrodisias ile tanışmasını şu sözlerle anlatıyor:

    “Devir 1958. Biz basında çalışıyorduk. Benim de görevim nerede açılış varsa oraya gidiyorum Aydın’la Nazilli arasında Kemer Barajı açılıyormuş. Yine Adnan Menderes açıyormuş. Belediyeden bir araba verdiler. Şoför dedi “Ben bir kestirme yol biliyorum, oradan gidelim.” Kestirme yolu tuttu. Tabi biz yolu kaybettik. Sonra gittik köyü bulduk. Baktım bir ışık var. Bir kahve… Kahveye girdik, kahvede masa yok. Sütun başlıklarını koymuşlar masa yapmışlar, üstünde domino oynuyorlar. Tarihin içinde tarihi kullanarak oyun oynayan bir millet. Çok hoşuma gitti.

    Tarih ve bugün içi içe yaşamaktadır. Böyle acayip bir yer hayatımda görmedim. Harabe dediğin harabedir. Ama bu öyle değil, bu bambaşka. Bu, tarih içinde yaşayan bir şehir…
    Baktımki taşların içinden suratlar bana bakıyor. Hemen aklıma röportajın adı geldi; Aphrodisias çığlığı… O taşlar bana bakıyor ve “Beni buradan kurtar!”diye çığlık atıyor.”

    Afrodisias Antik Kenti Aydın’ın Karacasu ilçesi Geyre mahallesinde bulunuyor. Afrodisias, aşkın ve güzelliğin tanrıçası Afrodit’in şehri diye biliniyor. Roma Çağı’nda Afrodit Tapınağı ile ünlenmiş, oldukça gelişmiş bir şehir. Yerleşimi Geç Neolitik Çağ’a kadar uzanıyor. Roma egemenliği döneminde kent, kutsal yöre olarak önem kazanmış ve Aphrodisias ismini almıştır. Burada ilk kazı çalışmaları, 1904 yılında Fransız Gaudin tarafından yapılmıştır. 1960’lı yılların başından itibaren de kazı çalışmaları Prof. Dr. Kenan Tevfik Erim tarafından ölüm tarihi olan 1990 yılına kadar yürütülmüş ve ismi Afrodisias kazıları ile özdeşleşmiştir. Antik kent oldukça geniş bir alana yayılmış olduğundan, değil birkaç saatte dolaşmak, neredeyse bir gününüzü ayırmanız gereken zengin bir koleksiyona sahip. Bu kadar geniş bir alanı ayrıntılarıyla gezilebilir kılmak için yürüyüş yolları ve yönlendirme tabelaları bir hayli kolaylık sağlıyor.

    Antik kentin en dikkat çekici yerlerinin başında; Afrodit Tapınağı, Tetrapylon denilen AfrodisiasTapınağı’nın kutsal alanına girişi sağlayan anıtsal kapı, yaklaşık 7000 kişilik oturma kapasitesine sahip ve iki bölümden oluşan antik tiyatro ve tiyatronun doğusundaki sütunlu meydan Tetrastoon geliyor. Bunların yanı sıra şehrin meydanlarında İon düzenindeki revakları süsleyen tanrı, kahraman, sade vatandaş, köle, asker ve atlet gibi tiplemeleri temsil eden maske ve griland frizleri, dönemin en çok sevilen mimari bezemeleri olarak oldukça ilgi çekici eserler arasında yer alıyor.

    Roma İmparatorluğu’nun Yunanca konuşulan bölgelerinde, Roma İmparatorlarına tanrı olarak tapıldığından, bu amaçla imparatorlara ait kutsal alan olarak yapılmış Sebasteion yapıtı, kamusal alan olarak kullanılan Güney Agora, halka açık en büyük yıkanma tesisi Hadrian Hamamı ve Bouleuterion’u (Meclis Binası) dolaşırken zaman yolculuğuna çıkmış gibi hissedebilirsiniz kendinizi. Dünyanın en önemli antik yapıları arasında gösterilen ören yerinin en iyi korunmuş görkemli yapıtlarından birisi de kentin kuzeyinde yer alan stadyum. 270 m uzunluk ve 30.000 izleyici alabilecek kapasiteye sahip. Elips plan şeklinde yapılışı, tüm seyircilerin etkinlikleri rahat izlediğinin göstergesi.

    Adeta tarih fışkıran bu topraklarda dolaşırken adım attığım her yerde yüzlerce denilebilecek sayıda üzerinde süslemeler ve kabartmalarla dolu sütunlara, kaya parçalarına rastlıyorum. Bir gün ait oldukları yerlere konulmayı bekliyorlar sanki. Ören yeri öylesine zengin ve geniş ki, kim bilir belki de on yıllarca sürecek kazılar sonucunda daha gün yüzüne çıkacak nice eserler olacak. Zira bu kadar eserin kapalı alanlara sığdırılması imkânsız. Bu nedenledir ki nadir görülebilecek eserlerin bir kısmı da müzede sergileniyor.

    Afrodisias Müzesi, kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin sergilendiği ve ören yeri ile iç içe olan ender müzelerden biri. Müzede, ören yerinde kazılarda çıkan Roma, Bizans ve Erken İslami devir eserleri sergileniyor. Müze, heykeltıraşlık eserleri yönünden de oldukça zengin. Bu yönüyle önemli bir arkeoloji müzesi. Baba Dağı yamaçlarından çıkartılan beyaz, mavi-gri mermerlerden  Afrodisias’lı heykeltıraşların yaptığı eserler, müzede oluşturulan farklı salonlarda sergileniyor. Müzenin dışında; iç bahçesinde ve avlusunda da kentte çıkan birbirinden güzel kabartmalara sahip lahitler görenleri şaşırtacak ve hayranlık uyandıracak nitelikte.

    Afrodisias Müze Müdürlüğü hizmet binasına ek olarak Geyre Vakfı tarafından yaptırılan ve Sebasteion eserlerinin sergilendiği Sevgi Gönül Salonu’nda; dört nala koşar vaziyette yapılmış at heykeli dâhil nadide heykeltıraşlık eserleri, ilgi çekici mitolojik hikâyeleriyle sanatseverlerin mutlaka görmeleri gerekenler arasında yer alıyor.

    2004 yılında uzmanlardan oluşan jüri tarafından ‘En İyi On Antik Kent’ listesinde yer alan Afrodisias Ören Yeri, UNESCO’nun 2017 yılında Dünya Miras Listesi’ne de kaydedilmiştir.

    Ara Güler’in Yapı Kredi Bankası Yayınlarından çıkan ve bu antik kentle ilgili fotoğraflarının yer aldığı Aphrodisias Çığlığı adlı kitabının önsözünün son satırları şöyle biter; “Bugün Hipodroma gider ve güneş batarken orada bulunursanız, bu taşların üzerine bir garip akşam güneşinin düştüğünü görürsünüz. Işık giderek sararır, koyulaşır; geçmişe düşen bu ışık sizi düşündürür, belki de geçmişten size haber verir.”

    Evet Üstat, bugün bu toprakların her bir karesinde sizin hatıralarınızın izlerini aradım. Bir garip akşam güneşi düşer mi diye bekledim durdum. Bugün bu topraklar bir garip akşam güneşini beklemenin hazzını değil sizin gidişinizin hüznünü yaşıyordu adeta. Ayrılmadan önce son bir kez durdum, uçsuz bucaksız antik kente şöyle bir baktım. Havada hafif bir rüzgar eserken, rüzgarla birlikte gelen bir ses dolaşıp duruyordu kalıntılar arasında. Bu ses,  60 yıl öncesinin “çığlığı” değil, bu defa gidişinizin ardından ‘hıçkırıklarıydı’…

    (1)  (Emre ŞAHİNOĞLU, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi Sanat Tarihi Ana Bilim Dalı, APHRODISIAS KENTİ TETRAPYLON CADDESİ KAZISINDA BULUNAN ORTA BİZANS DÖNEMİ SERAMİKLERİ, Ağustos 2021 DENİZLİ )