When I learned about the places we were going to explore for the project and I realized that as one who was born and raised in Aydin, I had never heard of these places before. Later on when I started to collect information about Latmos, the lack of resources showed that I was not alone. In my research about Latmos, I asked people if they had heard about the Latmos before and unfortunately no one in the groups knew about it. When we started this project, I knew that my task would be very difficult in terms of finding all necessary information. Throughout the project duration, raising awareness of people and make people care about the place they live has motivated me most. We all come into this world and as a person, leaving a mark on popla by giving them a little information about my local community specialty made me very happy. I’m proud to be involved in this project.
Now let me give you short information about Latmos. I have to say that this was the most satisfying part of doing this project, telling people about Latmos .The more people I met who had never heard about Latmos, the more I felt proud of myself for doing this meaningful job for the project.
First of all, I’d like to talk about location of Latmos. Latmos is in the west of Turkey, the area between Aydin and Mugla Provinces. It is also known as mountains of five fingers.
Let’s continue with the historical background of this region. The place we call Latmos is an ancient city. Outstanding features of this ancient sites are 8000-year-old drawings on the wall of rocks, monastery of the 7s and Heracleia.
On the one hand, human silhouettes on these 8,000-year-old rocks show that people are settled in this region and started building a family life. Unfortunately, these rocks were damaged, broken and destroyed over time piece by piece. Now disappearing pigments of the newly preserved stones are photographed by completing them digitally with infrared cameras. At the same time, a 1,000-year-old piece of ceramic thought to belong to a dog was found in this area.
On the other hand, the monastery of the 7s, is a place where people from different societies took shelter in these mountains in the 19th century. Later, a monastery life was established here and a church was built. Nowadays, if you visit the monastery, you will see the pictures of Jesus Christ on the walls of a place resembling a cave. Even though they started to fall apart, you can’t believe that such amazing things have been done in those years.
Heracleia was again a region where communities took shelter in from oppression, and a city was built here between 300-400 BC. The name Heracleia was taken from a character in Greek mythology of the period. Over the centuries, many communities have come to this area and have lived there.
We hope that the beauty and history of Latmos will continue to be explored. Latmos has the same value as Gobeklitepe Temple in terms of time period. But unfortunately the region is almost forgotten and destroyed in a remote corner. Perhaps in the future, who knows, we can learn where these people came from, their ancestors, culture, old technologies and the findings of the past might be the guide to the future to us.
UNESCO Dünya Kalıcı Mirası Listesinde bulunan Aafrodisias, Aydın’ın en gözde tarihi maekanıdır. “MÖ. 1. yüzyılın sonlarından itibaren sahip olduğu ayrıcalıklar sayesinde refah seviyesi yüksek olan Aphrodisias, bir yandan da sanatsal ve kültürel faaliyetler de gerçekleştirmekteydi. Taş işçiliği, heykeltıraşlık gibi sanatları çok kaliteli mermerler ve yetenekli ustalar sayesinde oldukça ün kazanmıştır. MS. 2. yüzyıla gelindiğinde kentte, imar faaliyetlerinin arttığı, bouleterionun, tapınakların, agoraların, hamamların ve stoaların yapıldığı görülmektedir (Şek. 2). Aynı zamanda, kentte önemli edebi kişilikler de ortaya çıkmıştır. Yazarlar Xenocrates (ilaçlar üzerine bilimsel inceleme yapmıştır) ve Chariton6 , filozoflar Alexander ve Adrastus gibi önemli isimler Aphrodisiaslıdır…..Aphrodisias’ta bulunan yazıtlarda kentin mitolojik kurucusu Apollo ve eşinin ismi, Karia ile geleneksel bağları bulunan Pegasus ve Bellarophon’un isimleri ve Friglerin efsanevi kurucusu Gordios’un ismi geçmektedir.” (1 )
Heyhat ki ! Değil dünya, değil Türkiye kendi şehrimizin insanından pek çok kişi Karacasu’daki Adrodisiası bilmiyor. Bilmek için gayret eden de pek az. Afrodisias ve çevresinde keşfedilecek çok eser var ancak Virüs salgınında muhtemelen kazılar durmuş görünüyor.
APHRODISIAS 2019 ARKEOLOJİK KAZI SEZONU SONUÇ RAPORU’na göre Aphrodisias’taki 2019 yılı çalışmaları Bazilika, Güney Agora ve Tetrapylon Caddesi’nde sürdürülen ve farklı bölümlerden oluşan projelere odaklanmıştır (Res.1-2). Bunların yanı sıra çeşitli koruma, araştırma ve yayın çalışmalarına devam edilmiştir. Araştırma ve kazı ekibi 1 Temmuz – 2 Eylül arasında çalışırken konservasyon ekibi 24 Mayıs – 6 Ekim arası çalışmıştır. Türkiye, İngiltere ve ABD’den hem uzman hem öğrenci olmak üzere toplam 76 arkeolog, mimar, konservatör, epigraf, fotoğrafçı ve nümizmat çalışmalara katılmıştır. 2019 sezonunda 65 kazı işçisi, 24 konservasyon işçisi olmak üzere 89 yerel işçi işe alınmıştır. Bakanlık temsilciliği görevini Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nden Melek Yıldızturan ve aynı müzeden Mehmet Sevim üstlenmiştir.
Milliyet Gazetesinin 22.10.2018 haberine göre Aydın’ın Karacasu ilçesindeki Afrodisias Antik Kenti’ni ziyaret eden Avrupa Birliği (AB) Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Christian Berger ve AB’ye üye 22 ülkenin büyükelçisi, UNESCO Dünya Kalıcı Mirası Listesi’nde bulunan antik kente hayran kalır. Hayran kalınacak bir kenttir Afrodisias.
Hürriyet yazarı Erdoğan Gümüş 1.11.2018 tarihli köşe yazısında Afrodisias’ı çok güzel anlatır. Yazı: “Alaçatı ve ardından Ildırı köyündeki kısa seyahatim esnasında öğrenmiştim büyük fotoğraf sanatçısı Ara Güler’in bu dünyadan ayrıldığını. Ölümüyle bizleri üzüntüye boğan Üstat’la ilgili haberlerde, tarihe ışık tutan fotoğraflarının hikayesi anlatılırken, en çok dikkati çeken, bir görev esnasında Afrodisias Antik Kenti’ni keşfediş hikayesi ön plana çıkıyordu. Ankara’ya dönüş yolunda ben de rotamı, tarihi kalıntılar arasında hâlâ canlılığını koruduğuna inandığım Üstat’ın hatıralarının izlerini aramak ve bastığı yerlerde yürümenin hazzını duymak üzere Afrodisias Antik Kenti’ne çeviriyorum…
Ara Güler, yaptığı bir röportajda Afrodisias ile tanışmasını şu sözlerle anlatıyor:
“Devir 1958. Biz basında çalışıyorduk. Benim de görevim nerede açılış varsa oraya gidiyorum Aydın’la Nazilli arasında Kemer Barajı açılıyormuş. Yine Adnan Menderes açıyormuş. Belediyeden bir araba verdiler. Şoför dedi “Ben bir kestirme yol biliyorum, oradan gidelim.” Kestirme yolu tuttu. Tabi biz yolu kaybettik. Sonra gittik köyü bulduk. Baktım bir ışık var. Bir kahve… Kahveye girdik, kahvede masa yok. Sütun başlıklarını koymuşlar masa yapmışlar, üstünde domino oynuyorlar. Tarihin içinde tarihi kullanarak oyun oynayan bir millet. Çok hoşuma gitti.
Tarih ve bugün içi içe yaşamaktadır. Böyle acayip bir yer hayatımda görmedim. Harabe dediğin harabedir. Ama bu öyle değil, bu bambaşka. Bu, tarih içinde yaşayan bir şehir… Baktımki taşların içinden suratlar bana bakıyor. Hemen aklıma röportajın adı geldi; Aphrodisias çığlığı… O taşlar bana bakıyor ve “Beni buradan kurtar!”diye çığlık atıyor.”
Afrodisias Antik Kenti Aydın’ın Karacasu ilçesi Geyre mahallesinde bulunuyor. Afrodisias, aşkın ve güzelliğin tanrıçası Afrodit’in şehri diye biliniyor. Roma Çağı’nda Afrodit Tapınağı ile ünlenmiş, oldukça gelişmiş bir şehir. Yerleşimi Geç Neolitik Çağ’a kadar uzanıyor. Roma egemenliği döneminde kent, kutsal yöre olarak önem kazanmış ve Aphrodisias ismini almıştır. Burada ilk kazı çalışmaları, 1904 yılında Fransız Gaudin tarafından yapılmıştır. 1960’lı yılların başından itibaren de kazı çalışmaları Prof. Dr. Kenan Tevfik Erim tarafından ölüm tarihi olan 1990 yılına kadar yürütülmüş ve ismi Afrodisias kazıları ile özdeşleşmiştir. Antik kent oldukça geniş bir alana yayılmış olduğundan, değil birkaç saatte dolaşmak, neredeyse bir gününüzü ayırmanız gereken zengin bir koleksiyona sahip. Bu kadar geniş bir alanı ayrıntılarıyla gezilebilir kılmak için yürüyüş yolları ve yönlendirme tabelaları bir hayli kolaylık sağlıyor.
Antik kentin en dikkat çekici yerlerinin başında; Afrodit Tapınağı, Tetrapylon denilen AfrodisiasTapınağı’nın kutsal alanına girişi sağlayan anıtsal kapı, yaklaşık 7000 kişilik oturma kapasitesine sahip ve iki bölümden oluşan antik tiyatro ve tiyatronun doğusundaki sütunlu meydan Tetrastoon geliyor. Bunların yanı sıra şehrin meydanlarında İon düzenindeki revakları süsleyen tanrı, kahraman, sade vatandaş, köle, asker ve atlet gibi tiplemeleri temsil eden maske ve griland frizleri, dönemin en çok sevilen mimari bezemeleri olarak oldukça ilgi çekici eserler arasında yer alıyor.
Roma İmparatorluğu’nun Yunanca konuşulan bölgelerinde, Roma İmparatorlarına tanrı olarak tapıldığından, bu amaçla imparatorlara ait kutsal alan olarak yapılmış Sebasteion yapıtı, kamusal alan olarak kullanılan Güney Agora, halka açık en büyük yıkanma tesisi Hadrian Hamamı ve Bouleuterion’u (Meclis Binası) dolaşırken zaman yolculuğuna çıkmış gibi hissedebilirsiniz kendinizi. Dünyanın en önemli antik yapıları arasında gösterilen ören yerinin en iyi korunmuş görkemli yapıtlarından birisi de kentin kuzeyinde yer alan stadyum. 270 m uzunluk ve 30.000 izleyici alabilecek kapasiteye sahip. Elips plan şeklinde yapılışı, tüm seyircilerin etkinlikleri rahat izlediğinin göstergesi.
Adeta tarih fışkıran bu topraklarda dolaşırken adım attığım her yerde yüzlerce denilebilecek sayıda üzerinde süslemeler ve kabartmalarla dolu sütunlara, kaya parçalarına rastlıyorum. Bir gün ait oldukları yerlere konulmayı bekliyorlar sanki. Ören yeri öylesine zengin ve geniş ki, kim bilir belki de on yıllarca sürecek kazılar sonucunda daha gün yüzüne çıkacak nice eserler olacak. Zira bu kadar eserin kapalı alanlara sığdırılması imkânsız. Bu nedenledir ki nadir görülebilecek eserlerin bir kısmı da müzede sergileniyor.
Afrodisias Müzesi, kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin sergilendiği ve ören yeri ile iç içe olan ender müzelerden biri. Müzede, ören yerinde kazılarda çıkan Roma, Bizans ve Erken İslami devir eserleri sergileniyor. Müze, heykeltıraşlık eserleri yönünden de oldukça zengin. Bu yönüyle önemli bir arkeoloji müzesi. Baba Dağı yamaçlarından çıkartılan beyaz, mavi-gri mermerlerden Afrodisias’lı heykeltıraşların yaptığı eserler, müzede oluşturulan farklı salonlarda sergileniyor. Müzenin dışında; iç bahçesinde ve avlusunda da kentte çıkan birbirinden güzel kabartmalara sahip lahitler görenleri şaşırtacak ve hayranlık uyandıracak nitelikte.
Afrodisias Müze Müdürlüğü hizmet binasına ek olarak Geyre Vakfı tarafından yaptırılan ve Sebasteion eserlerinin sergilendiği Sevgi Gönül Salonu’nda; dört nala koşar vaziyette yapılmış at heykeli dâhil nadide heykeltıraşlık eserleri, ilgi çekici mitolojik hikâyeleriyle sanatseverlerin mutlaka görmeleri gerekenler arasında yer alıyor.
2004 yılında uzmanlardan oluşan jüri tarafından ‘En İyi On Antik Kent’ listesinde yer alan Afrodisias Ören Yeri, UNESCO’nun 2017 yılında Dünya Miras Listesi’ne de kaydedilmiştir.
Ara Güler’in Yapı Kredi Bankası Yayınlarından çıkan ve bu antik kentle ilgili fotoğraflarının yer aldığı Aphrodisias Çığlığı adlı kitabının önsözünün son satırları şöyle biter; “Bugün Hipodroma gider ve güneş batarken orada bulunursanız, bu taşların üzerine bir garip akşam güneşinin düştüğünü görürsünüz. Işık giderek sararır, koyulaşır; geçmişe düşen bu ışık sizi düşündürür, belki de geçmişten size haber verir.”
Evet Üstat, bugün bu toprakların her bir karesinde sizin hatıralarınızın izlerini aradım. Bir garip akşam güneşi düşer mi diye bekledim durdum. Bugün bu topraklar bir garip akşam güneşini beklemenin hazzını değil sizin gidişinizin hüznünü yaşıyordu adeta. Ayrılmadan önce son bir kez durdum, uçsuz bucaksız antik kente şöyle bir baktım. Havada hafif bir rüzgar eserken, rüzgarla birlikte gelen bir ses dolaşıp duruyordu kalıntılar arasında. Bu ses, 60 yıl öncesinin “çığlığı” değil, bu defa gidişinizin ardından ‘hıçkırıklarıydı’…
(1) (Emre ŞAHİNOĞLU, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi Sanat Tarihi Ana Bilim Dalı, APHRODISIAS KENTİ TETRAPYLON CADDESİ KAZISINDA BULUNAN ORTA BİZANS DÖNEMİ SERAMİKLERİ, Ağustos 2021 DENİZLİ )
Türklerin İranlılardan öğrendikleri tasavvuf felsefesi bu düşünceler üzerinde gelişir ve yüzyıllarca şiirlerinde yankılanır. Mutasavvıf şairlerin dilinde Allah sevgili (maşuk), insan ise âşıktır. Aşığın sevgilisinden ayrılmaktan dolayı duyduğu elem imajının altında ruhlar âlemine duyulan özlem feryatları yükselir. Sevgilinin acımasız bîgânelik sembolü ile ifadeye gelmez güzelliğinin kısmen de olsa bir an kendilerine aşikar olmasıyla kendilerinden geçmiş aşıklar, zaman zaman ruhlarını aydınlatan, kendilerini bir an gerçekle yüz yüze getiren, sonra varlığı fark edilmeden kaybolan anlık parlayıp sönüşleri tasvir ederler. Şairler, her şeyde hazır ve nazır olan, özellikle de ahsen-i takvim olan insanda Allah’ın varlığını temaşa ederler. Bu itibarla Allah’ın, en mükemmel tarzda zuhur ettiği insanı sevmek ve takdir etmek güzel bir şeydir. Hatta güzel bir yüzde akseden (bizzat Allah’ın cemal sıfatı) ve aşığın gözüyle gören Allah’tan başkası değildir. Böylece tecelli tamamlanmaktadır.
Ahdi Misak (Bezm-i Elest ), sufizmin bu mistik yönüyle örülmüştür. Kur’an’da geçmektedir; daha mevcudat yaratılmadan Cenabı-ı Hakk’ın ruhlara “Elestü bi Rabbiküm? Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına ruhlar, “Kâlû bela, evet Rabbimizsin” cevabını vermişlerdir. Şairler, zamanın başlamasından önce yapılan bu misakın yankılarını daima ruhlarında hissetmişler, daima bununla uyum içerisinde olmaya gayret etmişler; sonsuzluğun bu elest şarabıyla sarhoş olmuş, vecde gelmişlerdir.
Şairler İlk sufiler, çağdaşları olan aşk ve şarap şairlerinin kullanmakta oldukları ifade şekillerini almışlar bu suretle kendilerine adapte ettikleri terimlere tasavvufi bir anlam yükleyerek sembolik bir dil teşekkül ettirmişlerdir. Mesela, şarap tasavvufi aşk, şarap tüccarı şeyh, meyhane tekke, Sevgili Allah, seven (âşık) ise insandır. Birtakım izahlarla bu kelime hazinesi çok daha işlenmiş ve mükellef bir hale getirilmiştir; Öyle ki şair tarafından anılan her obje bir felsefi veya tasavvufi kavramın simgesi olmuş; mesela, sevgilinin yanağı kainat,saçları Allah’ın sırları vb.
Hafız üzerinde birçok yorumlar yapılmıştır ve şairin eserlerinin hepsi tasavvufi açıdan şerh edilmiştir. Fakat onun ya da benzer başka bir şairin bu tür mısraları, sistematik olarak açıklandığı gibi düşünüp düşünmedikleri son derece şüphelidir. Bununla birlikte bu sembollerin gölgesi hiçbir zaman bütünüyle çekilmemiş müphem bir yadigâr olarak Türk şiirinin her safhasında varlığını muhafaza etmiştir.
Şairin mizacında tasavvufun ya da materyalizmin hâkimiyetine göre şairin eserinde de ya sembollerle ya da kelimesi kelimesine verilen anlam hâkim olacaktır. Bir kaide olarak her iki öğe de incelikle işlenmiş ve birbirine karışmış olduğundan bazen biri ön planda olurken diğeri geri planda kalacaktır. Dolayısıyla bu şiir his ve his ötesi arasında akıp gider; aşk ve güzellik en cazibedar kıyafetleriyle ve en güzel biçimde sunulur, fakat bu takdim öyle mahirane yapılır ki, okuyucu istediği gibi yorumlamakta serbesttir. Daha önce de ifade edildiği gibi işret ehlinin hoşuna giden aynı şiir bir dervişi de vecde getirir. Bunların yanı sıra söz ustası, sanatkârı olan birçok şair vardır; eserlerini süslemeye değer gördüklerini alırlar ve arzu edilen estetik tesiri meydana getirebilmek için mısralarına yerleştirirler. Türk şairleri arasında gerçekten mutasavvıf olan ve bütün güçlerini, akidelerinin tarif ve şerhine harcayan birçok şairin bulunmasının yanı sıra büyük bir çoğunluğunun da sadece tasavvufi fikirler ve terimlerle oynadığı akıldan çıkarılmamalıdır.
Türkler, İran şiir sistemini aldıkları zaman bu fikirlerin ve terimlerin çoğunu kullanıma hazır halde buldular ve şairler için birer stüdyo malzemesi görevi gören aynı şekilde elde edilen birçok şeyle birlikte, durumun icap ettirdiği ölçüde bunları eserlerine yerleştirdiler. Bu tür akide (doktrin)lerin İslam tevhidiyle at başı gelişip serpilmesi biraz tuhaf görünebilir.
Aslına bakılırsa İslam (biz Batılıların) zannettiğimiz kadar katı bir din değildir; Kur’an’da ve hadisler içerisinde tasavvufi yoruma açık pek çok ifade bulunmaktadır ve istisnasız bir şekilde İslâmî tebliği kendilerine görev edinen sufiler de bu yorumlarla konumlarını kuvvetli bir şekilde takviye etmişlerdir. Fakat gözlemlerimiz sonucunda daha sonra ortaya çıkacak olan ve garip görünen birçok şey gibi bunu da layıkıyla anlayabilmek için İran istidadının hakiki tabiatına ilişkin bazı hususları bilmemiz gerekmektedir.
Asya Kaynaklı fikirler üzerinde oldukça derinleşen bir mütefekkir yazar14 tarafından ifade edildiği gibi, Avrupalılar hemen hemen şuursuz bir şekilde inançlarına aykırı ne olursa olsun inkar ederek kavramlara bir mütecanislik verirken Doğulu; insan zihninin algılayabildiği her düşünce kırıntısını muhafaza etmekte daha titizdir.
Avrupalıların çok sevdiği her şeyin harfi harfine olması Asyalı için, hayalin ötesine açılmaktan alıkoyduğundan ıstırap vericidir. Farklı teoriler ve birbirleriyle mutabık kavramlar aramaya çalışmadığı gibi böyle bir girişimin ne menfaat sağlayacağını da anlamaz. Bu farklı fikir ve teoriler onun için sonsuzluğa farklı yönlerden açılan pek çok farklı pencere demektir. Bu sebeple sonsuzlukla iştigal ederken sınırlandırmalara tahammül eder. Batı Asya, ilk asırlardan beri her çeşit fasit dinî teorilerin yuvası olmuş, bunların hiçbiri de tamamıyla unutulup yok olmamıştır. Şöyle ya da böyle tadil edilerek ya da kılık değiştirerek tekrar su yüzüne çıkmış yüzyıllar boyunca sayısız dinî ve felsefî sistemler doğurup şu veya bu şekilde yaşatmaya devam etmiştir. Bu sebeple ruhiyatla (Batınîlik) ilgili şeyleri elde etme ve öğrenme gayesinde olan bir doğulu düşünürün zihninde, kabul ve tasdik ettiği dininin bir kısım esaslarına aykırı olduğu kadar, mezkûr sistemlerin birbiriyle de çelişen birçok parça buçuk kısımları yan yana varlıklarını sürdürmüşlerdir.
14. GOBINEAU(Comte de). ( LES RELIGIONS ET LES PHILOSOPHIES DANS L’ASIE CENTRALE. Troisième édition.)
İnsan, kendisini bulduğu ve hulasası olduğu kainat gibi, varlık ve yokluğa, hayır ve şerre, gerçek ve yalana katılan çift yönlü bir varlıktır. Fakat varlıktan hasıl olan ve yalnızca onunla ebedi bir varlığa ve gerçekliğe sahip olan insanın bu yönü zaruri olarak Allah’tan gelmektedir ve eninde sonunda aşk da onunla bir olacaktır. ihsanda bulunan bu ilahi hassa, bu mutlak varlığın kıvılcımı ihtiyari veya gayrı ihtiyari, kaynağına ulaşmaya çalışmaktadır; fakat mevcudatın varlığı sürdüğü sürece de yokluğun varlığı onu zapt edecektir. Ancak insanın işi bu yokluk unsurunu olabildiğince bertaraf etmeye çalışmak ve tamamıyla yalnız öldükten sonra gerçekleşebilecek olan dünyada iken de bir ölçüde mümkün olabilen fenafillaha ulaşmaya çalışmak olacaktır.Fakat insan yokluğa karşı nasıl galip gelebilir? Tabii ki ‘ene’sine galip gelerek; zira bize son derece gerçek görünen ve elemlerimizin sebebi olan ene hakikatte yücebir hayalden ibarettir. Öyleyse ne için ene’den bahsediyoruz? Gerçekte bir “enemiz”(benlik-nefis) yoktur; ene de netice itibariyle Allah’a aittir. Elemlerimizin kaynağı olan bir eneye sımsıkı sarılmak bize yokluktan başka bir şey getirmeyecektir.
Öyleyse enaniyete nasıl hakim olunur? Aşkla. Yokluğun karanlık gölgesinin ortadan kaldırılması ancak aşkla mümkündür. Ve ruhun yeniden ilâhî kaynağına dönmesi, Allah’la nihâî bir vuslata erişmesi ancak aşkla mümkündür. Sufizmin temel dayanağı ve bu edebiyatın ilham kaynağı “aşk”ın ilk dersi insanî aşktan geçer. Sonra ilâhî aşk. Bu sema altında ondan daha mahir bir üstad yoktur. Câmî, tasavvuf ilminin üstadından ilim talep etmeye gelen mürid adayından bahsederken, hocanın, bu gencin hiç aşık olmadığını anlayınca onu kabul etmediğini “İnsanların araşma dön, âşık olmanın ne manaya geldiğini öğrendikten sonra gel” dediğini nakleder. İnsanî aşk, güzel ve yararlı olmakla birlikte, hedef değil, ancak hedefe gitmeye bil’ vasıtadır. O, kulların geçmesi gereken bir köprüdür. Buna aşk-ı hakikinin zıddı olarak aşk-ı mecazi denk11 Fakat bu köprü ne kadar mubah olsa da, sâlik bu yolda ilerlerken son derece dikkatli olmalıdır, aksi takdirde yolun sonuna ulaşamayabilir. Gözü öbür tarafa bir kez açıldığında artık kalbi ilâhî mesajlara hazırdır. Gözünü nereye çevirse Cemâlullah’tan bir iz görecektir; Allah, gökteki her yıldızdan, yerdeki her çiçekten ona nazar edecek, her güzel yüzde ona gülümseyecek, her tatlı seste ona seslenecektir. Artık çevresinde Allah’tan başka birşey görmeyecektir. Gözlerini kendi içine dönderdiğinde, kendi kalbüıe baktığında orada harf be harf Allah okuyacaktır. Zira, Allah’tan başka hiçbif şey olmadığını bilerek, hissederek fenafillah’a ulaşmıştır ve artık belki de Mansur12 gibi “Ene’1-Hak” diye vecd gelecek, Bayezid-i Bistami13 gibi “Gömleğimin içinde Allah’tan başka bir şey yok” diyebilecektir.
12. Hüseyn Mansur-ı Hallaç, sufüerin önde gelenlerindendir. Şairler, aşktan bahsettikleri zaman sık sık onun ismiyle birlikte anarlar. “Ene’I-Hak” dediği için Bağdad’da 923 (h.310)’de küfür isnadıyla idam edilmiştir.
13. Bistamlı Bayezıd, Mansur gibi ilk veli mutasavvıflardandır. 776(h.l60)’da doğduğu ve yüz sene kadar yaşadığı söylenmektedir.
Osmanlı kültür ve edebiyatını çok iyi bilen J.w.Gibb’in Osmanlı Şiiri üzerine yazılarını aktaracağım. Aktardığım ilk yazı Osmanlı Şiiri-I sonraki günlerde aynı yazının devamı Osmanlı Şiiri-II-III-IV olarak devam edecek. Türk Dili bakımından Gibb önemli bir bilim insanı. Bizi bizden iyi bilen biri. https://tr.wikipedia.org/wiki/Elias_John_Gibb
Osmanlı Şiiri- I ( Osmanlı Şiirinin Hususiyeti ve Sahası )
Önümüzde uzun bir yol var. Osmanlı Türklerinde şiirin gelişmesini ve yükselişini göreceğiz. Türklerin edebiyat tarihi uzun yıllar önce başlamış ve hâlâ devam etmektedir, ilk olarak, imparatorluğun kurulmasından uzun zaman önce şiirde yapılan ilk gayretlere bir göz atmaya çalışacağız; sonra Osmanlı gücünün tedrici olarak inkişafıyla beraber çeşitli yönlerde şiirin seyrini; daha sonra kültürün zenginleşmesinin getirdiği refah ve emniyetle birlikte daha emin adımlarla açılıp yayıldığını; muhteşem doğuyu tasarrufu altına aldığı IT.yy.’daki ihtişamını izlemeye çalışacak, sonra da müteakip yıllardaki çapraşık seyrini takip edecek, nihayet Sultan Süleyman veya Ahmed döneminde olduğundan daha fazla ümid verici, daha neşeli, daha taze bir hayatla bu son günlerde yeniden ileri atılışını; gayretleri ve başarısızlıkları müşahede edeceğiz.
Fakat asırlar arasındaki yolculuğumuza başlamadan önce Osmanlı şiirinin hedefleri ve temayüllerinin neler olduğu, hangi şartlar altında inkişaf ettiği ve hangi nazım şekilleriyle ifade bulduğu ile ilgili bu uzun yolda teçhizatımız olacak olan birtakım bilgilerle donanmak daha doğru olacaktır. Bunun yanı sıra, her şeyden önce ilk olarak bu şiirin umumi hususiyetleri ve bu hususiyetler üzerinde etkili olan durumlar hakkında bazı bilgiler edinmeye çalışacak ve bu şiirin dış yapısını inceleyeceğiz.
Osmanlı şiiri eski (veya Asya kolu) ve yeni (Batı kolu) diyebileceğimiz iki büyük kola ayrılır. Birincisi başlangıçtan 19. asrın ortalarına kadar rakipsiz olarak devam etmiş ta ki, ikinci kolun birkaç yıl içerisinde artık yıpranmış olan rakibine üstünlük sağlamasına kadar. Bu ikinci kol sadece nazım şeklinde değil, birçok yönden farklılıklar gösterir, fakat bu yönün, incelenmesini daha sonraya bırakıp şimdilik sadece eski ekolü ele alacağız.
Osmanlı şiiri yaklaşık altı asırlık bir süreyi içine alır. Bu uzun zaman içerisinde tabii olarak birçok safhalardan geçmesine, birçok değişikliğe uğramasına rağmen, yekpareliğinden asla bir şey kaybetmemiştir. On dördüncü asırdaki şekli ve maksadı ne idi ise bütün asli vaziyetiyle on dokuzuncu yüzyılda da odur.
Bu ekolü hâvî olan beş yüz yıllık süreyi dört döneme ayırabiliriz, ilk dönem 1300 ile devletin tam manasıyla tesis edildiği 1450 arasını kapsar. Teşkil aşaması olarak isimlendirebileceğimiz bu dönemde Türk dilinin Batı kolu edebi bir dil haline gelmeye çalışıyordu. 1450 ile 1600 arasını kapsayan ikinci dönem İse dilin başlangıçtaki zorluklarının giderildiği ve başında meşhur Câmi’nin bulunduğu çağdaş İran ekolünün metotlarını Öğrenmek ve yeniden ortaya koymak için şairlerin bütün dikkatlerini sarf etmeye çalıştıkları dönemdir. Üçüncü dönem ise on yedinci yüzyılı içine almaktadır; edebi birer model olarak Cami, Urfi ve Sabit etkisiyle Osmanlı şiirinde İranîleşmenin daha belirgin olduğu dönemdir. On sekizinci yüzyılı ve on dokuzuncu yüzyılın yarısını içine alan dördüncü dönem bir belirsizlik dönemi olarak diğerlerinden farklıdır. Önceleri şairlerin çoğu İranlı Şevket’i izlerken daha sonra İranîleşmeye bir tepki doğar ve şiire daha fazla Türk karakteri verme yolunda başarısız bir teşebbüse girişilir. Bunu, bütün temel kaidelerin kaybolmaya yüz tuttuğu ve şiirin tekrar çaresiz bir şekilde kısır ve renksiz bir İranîleşmeye doğru sürüklendiği dönem izler. Bu ümitsiz ve can çekişmekte olan asrın üzerinde, ölümün karanlık gölgelerini kovan gelecek için parlak yeni bir ümit vâdeden Batı kültürü yükselmeye başlar.
Bu dört dönemle ilgili zikredilen tarihler katı ve metin hudut çizgileri olarak değerlendirilmemelidir; zira son derece hassas olan edebi temayüller herhangi bir ile tarih kesinlikle sınırlandırılmayacak kadar nezaket gerektirir. Fakat daha geniş çerçeveden bakıldığında bu dönemlerin birçok farklı temayüllere cevap verdiği görülecektir. Ayrıca bu şiirin gelişmesinin sistematik olarak incelenmesinde son derece yararlı olacaktır.
Osmanlıların ait olduğu Doğu ve Batı kültürünün yanı sıra Tatarlar, Türkmenler ve Moğollar adıyla anılan büyük ırk hiçbir zaman asla şahsi hususiyetlerinin damgasını taşıyan ne bir din ne bir felsefe ve ne de bir edebiyat _ meydana getirmişlerdir. Bunun sebebi, bu büyük milletin asıl istidatlarının tefekkür üzerinde değil aksiyonda olmasındandır. Türkler ve onlarla aynı ırktan olan akrabalarının hepsi askerdir. Orta Asya’da İslam’ın zuhurundan önce ilk zamanlarda cemiyetlerin bir araya gelmesinin asıl maksadı özellikle askeri amaçlıdır. Sefer sona erdiğinde, ortak gaye ile bir araya gelen kabileler, aileler ve fertler umumiyetle dağılır, kısa sürede yeni ve aynı ölçüde de sürekli olmayan toplulukların birer üyesi olurlar. Başka bir şey de olmuş olmasaydı, sonu gelmek bilmeyen hayat tarzı, bu insanların, kainat hakkında tafsilatlı ve ferin teoriler üretmesi ya da halk türkülerinin ötesinde edebiyat yolunda herhangi bir şey meydana getirmesini önlemek için yeterli olacaktı.
Türk ırkının belirgin nitelikleri, özellikle askeri vasıflar olan cesaret ve itaattir. Cesaretleri hususunda konuşmak gereksizdir; bütün dünya, başlangıçtan günümüze her Türkün doğuştan getirdiği cesaretinin nasıl olduğunu bilir. İtaatleri ise cesaretlerinden daha az değildir ve birçok yönüyle kendisini göstermiştir. Belki de Osmanlı edebiyatının en çarpıcı niteliği olan bu bağlılık aynı zamanda onun temelini teşkil eder; İslâm’la olan münasebetleri buna iyi bir örnektir. Türkler mizaç itibariyle güçlü dini hisleri olan insanlar değillerdi; hatta kendi hallerine bırakılmış olsalardı, kat’î olarak belirli bir dinleri olmayacaktı; içlerine yabancı tebliğcilerin karışmadığı kadîm zamanlarda dinî zanları müphem, tabii tapınmaları sınırlıydı.
Zamanla içlerinden bazıları belli bir etki altında kalmadan Budist ya da Hristiyan oldular; sonra da büyük bir çoğunluğu islâm’ı kabul etti. Bu dini kabul etmelerindeki sebep doğuştan gelen istidatlarıyla ahenk içerisinde olması değil, içinde bulundukları durumların neticeleri itibariyleydi. Fakat Türkler o gün bu gündür bağlandıkları bu dini boyun eğmez bir cesaret ve sarsılmaz bir sadakatle müdafaa etmişlerdir. Din hakkında bir münakaşaya girmedikleri gibi bunu başka milletler üzerinde de bir baskı unsuru olarak kullanmamışlardır; fakat ne zaman bu dine bir saldırı olmuşsa en başta onlar müdafaasını yapmışlar ve bu davranış şekliyle ırklarının askeri ruhunu aynı ırktan bütün müttefiklerine taşımışlardır. Sadık birer asker olarak, bir emir aldıklarında tartışmadan, nedenini sormadan itaat etmişlerdir. Zira bu millet, kabul ettikleri sistemin, her zaman tartışmasız yanında yer almıştır. Kabul ettikleri prensiplere soru sormaksızın itaat, Türk karakterinin temelinde vardır. Edebiyatları üzerinde de bunun nasıl icra mevkine konulduğunu göreceğiz.
Irklarının gerçek hususiyetlerini ortaya koyacak olan bir edebiyat vücuda getirememiş olsalar da Türk insanı, kültürü küçümsemekten hatta onu önemsememekten de oldukça uzaktır. Netice itibariyle, İranlılarla yakın temasa geçtikleri zaman onları fazlaca övünen ve korkak kimseler olarak görseler de bilgi ve kültürdeki üstünlüklerini derhal kabul etmişlerdir. Böylece Türkler bütün İran edebiyat sistemini derhal en ince teferruatına kadar, İslam’ı nasıl soru sormaksızın ve samimi bir tarzda benimsemişlerse öylece benimsemişlerdir. Yine bu İran kültürünün kendi ırki hususiyetleriyle ahenk içerisinde olup olmayacağını düşünmek için bile bir ara vermemişler, hatta onu kendi istidatlarına uygun bir halde değiştirmeye bile teşebbüs etmemişlerdir. Aksine onu kendilerine adapte etmeye, Farsça metinleri anlamak için gayret sarf etmeye hatta her şeye bir İranlı gözüyle bakmaya çalışmışlardır. Bu suretle, kabul edilen sisteme sadakatleri eski Osmanlı şiir ekolünün uzun sürmesinin sırlarını izah eder ve hakikaten en ufak bir ananeye bile beş yüz elli yıl süren bu sadakat, şiirin bize göstereceği en gerçekçi Türk karakteridir.
Osmanlılar daha edebiyatlarının başlangıcında Tatar lehçesindeki eksiklikleri gidermek için gerekli gördükleri Farsça ve Farsçalaşmış Arapça kelime ve deyimleri seçmeye ve dillerine dahil etmeye başlamışlardır. Orijinal şekillerini aynen muhafaza etmekle birlikte yeni lisana adapte olmuş diyebileceğimiz bu yeni sözcükler her hususta Türkçe telaffuz kaidelerine tabi tutulmuşlar; bu sebeple dilin Turanî esaslarına uymuş sözcükler için Farsçalaşmış Türkçe değil Türkçeleşmiş Farsça demek daha uygundur. Zaman geçtikçe bu şekilde çok daha fazla ilaveler yapılmıştır. Farsça fikirler ve üslup kaideleri kabul edilmiş ve bir ittifak sağlanmıştır. Böylece ikinci ve daha sonraki dönemlerin dili oldukça işlenmiş bir mozaik haline gelmeye başlamıştır.
Beş yüz elli yıllık eski edebiyat döneminde özellikle de üçüncü dönemde her Farsça ve Arapça kelimenin aynı zamanda bir Osmanlıca kelime olduğunu söylemek fazla abartılı bir ifade sayılmaz. Böylece iki klâsik dilden de malzeme alan bir yazan kendi bilgisinin sınırları ve zevklerinden başka, kısıtlayan herhangi bir şey kalmamıştır. İhtiyaç halinde, yapılması gereken bütün işlem yabancı kelimeleri Türkçe dilbilgisi kurallarına göre ifade etmekten ibarettir. Yeni edebiyatın başlangıcıyla birlikte bu serbestliğin büyük ölçüde kısıldığı görülecektir. Türkçeleşmemiş kelimeleri terk etme temayülüyle birlikte bu uygulamanın gerçekten sadece gerekli olan terimlerle -özellikle ilmi ve teknik alanda- sınırlandırılmasına çalışılmıştır. (Bizim Grek ve Latin kökenli kelimeleri aynı maksatla kullandığımız gibi; bunların çoğu da kendi dillerinde bilinmeyen şekiller ve terkipler halinde olmuştur.
Ancak kural değişmemiş; Fransızlarla temasa girildiği günlerde daha dikkatli olunmakla birlikte, daha önce Arapça ve Farsça kelimelerle yapılan işlem aynen tekrar edilmiştir. Yeni bir medeniyeti taşıyan, yeni fikirleri ifade etmekte gerekli olan batılı kelime ve deyimler, kadim Asya ifade şekillerini bir zamanlar şerefle oturduğu tahtından indiriyor, zamanın yaşayan dilinin esas kısmı haline geliyordu. Bu katkısız dilin yeni durumundan bahsedilecek olursa, biri ikinci döneme, biri dördüncü döneme ve biri de yeni edebiyat dönemine ait üç şiiri birbiri arkasından okuyunca elde edilecek olan tesir, genel karakterde olduğu gibi çok değişken bir manzarada görülen birbiri arkasından gelen parlak terkiplerle -bugün yeni edebiyatçıların her birinin açık ve net bir şekilde karşı çıktığı- teferruatta değişmek kaydıyla, hasıl olan tesire benzetilebilir.
Bu özümseme (asimilasyon) sistemi elbette sadece kelime ve deyimlerle sınırlı değildi. Edebiyatla ilgili her şeyi kapsıyordu. Osmanlı şiirinin biçim ve ahunun model olarak kabul edilen yabancı edebiyatlardan fevkalade etkilendiğini göreceğiz; imaj, konu ve nazım şekli hususunda bu yabancı edebiyatlara çok şey borçludur. Türk şiirini bizzat incelemeye geçmeden önce eski edebiyat üzerinde son derece etkili olan ve kabul edilen İran edebiyatı hususunda, İran’ı Osmanlıların bir edebiyat hocası haline getiren durumların neler olduğuna bakalım.7 13.yy.’da Cengiz Han’ın ordusunun zulmünden dolayı Orta Asya’daki yuvalarını terk edip Anadolu’ya, Süleyman Şah’a sığınan okumamış kaba saf Türk kabileleri bulunuyordu. Zamanla Osmanlı kudretinin özünü oluşturacak olan bu yeni gelenler o zamana kadar tamamıyla İranlı hocalarının önderliğinde kültürde hayli mesafe katetmiş olan Selçuklu Türklerini buldular. Bu Selçuklu Türkleri de Osmanlıların ataları gibi haşin Tatar kabilesindendiler. On birinci yüz yılın ortalarında İran’ı istila etmişler ve umumiyetle olduğu gibi bu kaba fatihler de medeni kölelerinin kültürünü kendilerine adapte etmişlerdi. Selçuklu Türkleri fetihlerini hızla batıya doğru kayarlarken kendileriyle birlikte İran kültürünü de taşımışlar, nihayet 12. yüzyılın sonunda Konya’nın başkent olduğu meşhur Selçuklu Anadolu Türk Devlet’ini tesis etmişlerdir. Bu sebeple yaklaşık yüz elli yıl sonra Süleyman Şah’ın oğlu Ertuğrul Gazi ve halkı Anadolu’nun içlerine nüfuz ettiklerinde, halkın günlük dil olarak Selçuklu Türkçesini kullanmalarıyla birlikte, Farsça’nın devlet dili haline geldiğini, Fars edebiyatı ve kültürünün fevkalade hakim olduğunu gördüler.
Ertuğrul, derhal kendisini Selçuklu sultanının tebaası kabul etmiş, onu daha sonra devletin ilk hükümdarı olarak kabul edilen ve devlete ismini veren oğlu Sultan Osman izlemiştir. Artık zayıflamış olan Selçuk hanedanı Osman’ın ve azimli tebaasının cesaret ve yiğitliğinin farkına varıp onlara devletin kuzey-batısında Bizans’la hem-hudud olan bir toprak bahsetmiştir. Osman’ın bu bölgeye yerleşmesinden kısa süre sonra da Selçuklu Devleti Moğolların karşı konulmaz saldırılarıyla parçalanıp dağılmıştır. Devletin batı kısmı ufak tefek on beyliğe ayrılmış ve bağımsız olarak varlıklarını sürdürdükleri süre içinde de devletin adı bu küçük devletçiklerin başında bulunan kişilerin adıyla anılmıştır. Daha sonra gerçekte Selçuklu olan bütün bu küçük birimler Osmanlılarla kaynaşmış ve zamanla Osmanlı adını benimsemişlerdir.
Osmanlılar edebi varlıklarını, içlerinde erittikleri Selçuklulara borçludurlar. Binaenaleyh Fars edebiyatı ve kültürü onlar için de kaçınılmaz bir kabul olur, Zira Selçuklular Fars edebiyatından başka birşey bilmiyorlardı. Üstelik daha devletin kuruluşundan itibaren Osmanlı hakimiyetine giren bütün Türk kavimlerine bu kültürü taşımışlar ve işte “Osmanlı şiiri” dediğimiz edebi ürünler, yalnızca politik anlamda Osmanlı olan insanların ortaklaşa meydana getirdikleri edebi ürünler olmuştur.”7. Bazı edebiyat uzmanları Türklerin İran edebiyatını değil, Arap edebiyatını model olarak aldıklarım söylemektedir. Ancak dinî ve fıkhı konuların dışında, söylendiği gibi değildir. Edebiyatta özellikle de şiirde İran takip edilmiştir. Hiçbir Osmanlı şairi bir Arap şairini kendisine model olarak kabul etmemiş; oysa her Osmanlı şairi İranlı üstadlannın yaptığı şekilde eserler üretmeye gayret etmişlerdir.