Kategori: Makaleler

  • Osmanlı Şiiri-II

    Osmanlı Şiiri-II

     Yazan : J.W.GİBB 

    Kaynak: Osmanlı Şiir Tarihi 

    Ottoman History

    Osmanoğulları’nın, Selçuklu mirasını devraldıkları zaman yaptıkları şey bir Türk edebiyatı meydana getirmek olmuştur. O zamana kadar anılmaya değer bir Türk edebiyatı mevcut değildi. Bir Türk, yazmak istediği zaman, edebi açıdan önemsiz birkaç istisna hariç, Farsçayı kullanıyordu. Bundan böyle Türkler kendilerini, dünyaya kendi dilleriyle ifade edeceklerdi. Fakat kaba kabile, dilinden ve mahalli şiveler karmaşasından nasıl bir edebi dil ortaya çıkarabilirdi? Şüphesiz gerekli olan ilk şey, düşüncenin nasıl ifade edileceğini gösteren bir rehber ve kullanılacak olan ifade şeklini tayin edecek bir ölçüydü. Rehber ve ölçü hususunda bir tereddüt yoktu, zira başka seçim de yoktu; İran edebiyatından başka bir şey bilmiyorlardı. Binaenaleyh bu görkemli edebiyat Türkler için bir tercih sonucu değil, içinde bulunduktan vaziyet öyle gerektirdiğinden, tesis ve teşkil edecekleri edebiyatın modeli olacaktı.

    Türk nazım şeklinin halk şarkıları ve türkülerinde birçok yönden İran sistemine benzemesi, İranlı rehberlerin benimsenmesini oldukça kolaylaştırmıştır. Nazım şekli ve vezninin, işlenmemiş kaba bir görüntüye sahip olduğu doğrudur, fakat şekil ve makam yönünden Farsça nevilerdekine benzeyen bu manzumeler yerli ürünler olarak Türk toplulukları arasında zaten varlığını sürdürmekteydi. Netice itibariyle edebi bir şiir için daha işlenmiş bir araç zuhur edince, bunun tamamen dışardan ithal edilmesi fikri yerine zaten var olan malzemenin, kabul edilen ölçülere daha uygun bir hale getirilmesi için belli Ölçüde geliştirilmesi benimsenmişti. Bu şekilde Türkçe nazım tekniğinde, kaynağında olmamasına rağmen Farsça sistemdeki karşılıklarıyla özdeş birçok hususiyet bu sistemden ödünç alınmış, var olan aslî unsurlar da sun’î bir biçimde bu sisteme uydurulmuştur. Bununla birlikte, bu yalnızca tarihî bir problemdir, zira her ayırt edici Türkçe hususiyet öyle dikkatli bir şekilde budanmış ve bu sistemle uygunluk, öyle mükemmel bir hale getirilmiştir ki zahirde görülen her Şeyin doğrudan doğruya İranlılardan alınmış olduğunu zannedersiniz.

    Daha önce de söylediğimiz gibi Türkler İranlılardan yalnızca düşüncelerini nasıl ifade edeceklerini öğrenmekle kalmamışlar, ne düşüneceklerini ve ne Şekilde düşüneceklerini Öğrenmek için de onlara müracaat etmişlerdir. Günlük hayatta, pratik konularda ve devlet işlerinde kendi fikirlerini tercih etmişler; bilim,  felsefe ve edebiyat alanında yetersizliklerini kabul etmişler ve yalnızca metotlarını elde etmek için değil, aynı zamanda onların ruhlarına, güncelerine ve hislerine bürünmek için de İranlılarla aynı okula gitmişlerdir. Kendilerine bunları öğretecek birileri olduğu sürece de bu okula devam etmişler; başlangıçta  atılan bu adım icraata dönüşünce de Türk şairinin bir rehber  ve  hakim olan gelenekleri takip etmek için İran taraflarına müteveccih olması bir mecburiyet haline gelmiştir. Böylece Osmanlı şiiri yüzyıllardır İran’da olanları bir şekilde akseden değişik görünüşler gibi yansıtmaya devam etmiştir. İşte Türk Sadakati dediğimiz budur.

     Bu sebeple şu aşamada, ele aldığımız şiir tarihini böyle derinden etkileyen İran şiirinin bazı özelliklerini öğrenmemiz icap etmektedir. Türk nazmına şekil vermekte herhangi bir etkisi olmayan destansı şiirleri geçip yalnızca Osmanlı şairlerine ilham ve yön veren şiirlerle sınırlı kalacağız. Bütünüyle Türk şairleri tarafından benimsenen ele alacağımız konular, köken itibariyle Farisi olmakla birlikte Iran şiirinin karakteri olduğu kadar her zerresiyle Osmanlı şiirinin de karakteri olarak dikkate şayan hususlardır.

    Osmanlılar bir Türk edebiyatı oluşturmaya karar vermeden uzun zaman önce İran dehası Arap fatihlerinin getirdiği tutukluktan kurtulmuş ve Farsça şiir sistemi tam manasıyla gelişerek kendi emniyetini tesis etmiştir. Daha sağlam ve daha güçlü büyük destanını meydana getirdiği İran şiirinin birinci dönemi gelip geçmiş ve şiir, yaklaşık yüzelli yıl dünyevi şeylerden yüz çeviren mutasavvıfların elinde Allah’a doğru ruhun ateşli ahlarından mürekkep aşkı terennüm etmiştir. Bu zaman zarfında İran’ın şairane (sanatlı) eda ile söylenen şiir sisteminde olduğu gibi İran tasavvufi-felsefi şiir sistemi de tam manasıyla işlenmiş ve organize olmuştur. Böylece Türkler, her ikisi de tam manasıyla gelişmiş iki şiir sistemi -şairane ve tasavvufi-felsefi- bulmuşlar ve bunları bütünüyle kabul etmişlerdir. Üstelik bu iki şiir sistemi birbiriyle uyum içindeydi. Şairler umumiyetle birer mutasavvıf ve mutasavvıflar da birer şairdi. Bunu da tabi nizamın bir parçası olarak kabul ettiler. Ve mutasavvıfların ifade şekilleri asırlar sonrasına kadar Osmanlı sairlerinin sermayesinin hiç de azımsanmayacak bir kısmı olarak varlığını sürdürmüştür.

    Biri Osmanlı şiirinin vücudu biri de ruhu olan bu iki şiir sisteminin menşeini araştırmak oldukça ilginç olacaktır. Fakat böyle bir araştırma bizi konumuzun dışına çıkaracağından, Türklerin bizzat verdikleri örneklerle sınırlı kalmamız ve her ikisini de hazır malzeme olarak kabul edip dikkatimizi tarihimizin başlangıcında bu duruma nasıl geldiğiyle değil de sadece ne olduklarına yoğunlaştırmamız daha uygun olacaktır. Birincisi olan şairane (sanatlı) şiir sistemini bir başka bölümde ele alacağız; ikincisi olan tasavvufi-felsefi sistem hakkında ise Osmanlı şairlerinin eserleri üzerinde çalışırken bize son derece yararlı olacak bazı şeyler söylemeye çalışacağız.

    İranlıların ve Türklerin ilm-i tasavvuf dediği, sufizm olarak da ifade edebileceğimiz bu tasavvufi-felsefik sistem ideal vahdet-i vücut düşüncesini çok ayrıntılı bir biçimde ele almıştır. İlm-i tasavvufun iki yönü vardır; biri felsefi, diğeri tasavvuf!. Gerçekte bir bütünün iki cephesi olan bu iki taraf birbiriyle çok sıkı biçimde örülüdür. Fakat yanar döner renkleri olan ve her ışık kırılmasında farklı renkler gösteren bir prizma gibi sufizm de bakış açısına göre, kabul edilen bu birliğin bir görünüşünü sunmaktadır. Sistemin kabul edilen öğreticileri (üstadları) olmamakla birlikte şairler bu bütünü tamamıyla tasavvufi açıdan kabul edip felsefi cihetine pek itibar etmemişlerdir. Bu sebeple Türkler arasındaki çeşitli felsefi akımlara temas edeceğimiz zamana kadar, felsefi yönü şimdilik bir kenara bırakıp hemen hemen bütün İran ve Osmanlı şairlerinin gerçek ilham kaynağı olan birincisinde yoğunlaşabiliriz. 

    Sufi sistemin fizik ötesi görünüşünü sunmaya çalışanlardan hiçbiri büyük İran şairi Câmî‘den daha başarılı olamamıştır. Yusuf u Zeliha isimli mesnevisinin girişindeki mükemmel bir bölümde kâinatın nasıl ve niçin yaratıldığından bahseder. Bu tevhidde hulasaten şunlar yer almaktadır: Allah, ezel ve ebedde eşi ve benzeri olmayan yegane vücud-ı mutlaktır. Var olan her şey O’nun varlığının birer yansımasıdır. O, hüsn-i mutlaktır. Buna benzer şeyleri öğrendikten sonra ancak mükemmel kâinat nizamının nasıl varlık âlemine çıktığım idrak edebiliriz; zira vücud-ı mutlakın aksine kâinat ebedi değil, geçicidir; ölümlüdür.

     Zaman var olmadan önce Allah, izzet ve celalini izhar etmeksizin bilinmez bir durumda (amada) cami idi. O’nun ifade edilemez güzelliğine bakabilecek ne kendinden geçmiş bir göz ne de heyecandan titreyecek bir kalp vardı. O’na bakmak ve O’nu sevmek için hiç kimse bulunmuyordu: Neva-yı dilberi bâ havîş mîsânt Kumâr-ı ‘âşıkı bâ havîş mîbâht (Aşk nurlarını kendi başına neşreder Aşkın kumarını kendi başına oynardı)

    Hepimizin çok iyi bildiği gibi güzelliğin belirgin hususiyeti, farz olunan şekil ne olursa olsun, yaratılış icabı kendisini teşhir etmek istemesidir. Bu suretle gizlenmeye tahammül edemeyen güzel bir yüz görülmeyi ister; benzer şekilde zihinde vuku bulan güzel bir düşünce veya kavram nazarlardan kaybolmaya tahammül edemez, dil ve sanat vasıtasıyla olabildiğince ifade bulmaya çalışır. Bunun böyle olmasının sebebi bizzat hüsn-i mutlak olan yaratıcının kendisidir ve yarattığı her şeyde de bu kendini gösterme temayülü vardır. Var olan her şey hüsn-i mutlakın tezahürünün yansımalarıdır. İşte kâinat da hüsn-i mutlakın kendini göstermek istemesinin bir sonucudur. Bu gerçek, Davud (a.s.)’ın “Ey Rabb’im insanı niçin yarattın?” sorusuna verilen ve şairlerin dilinden düşmeyen meşhur bir Hadis-i kudside şöyle dile getirilir: “Kuntu kenzen mahfiyyen en urefe fehalakate’l-halka li-urefe”(Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi arzu ettim, bu sebeple bilineyim diye halkı yarattım).

    Ancak, ilâhî olarak arzu edilen bu tezahür nasıl hasıl olmuştur? Her şeyin zıddıyla bilinmesi kabul edilmiş bir gerçek (aksiyom)dur. Bu suretle ışık kavramını şekillendirebilmemiz mümkün değildir; karanlık olmasaydı onu bilemezdik. İşte bu kuramdan hareketle mutlak varlık Allah’ın zıddı, zaruri olarak yokluktur. Vücud-ı mutlakın olmaması aynı zamanda hüsn-i mutlak, hayr-ı mahz (hayrın ta kendisi) gibi sıfatların da olmaması demektir. Fakat bunlar gerçek bir varlığa sahip olmayabilirler, zira bütün gerçek varlıklar vücud-ı mutlakta dahildirler; o da yoklukladır. Öyleyse yokluk, yalnızca özel bir maksat için9 uyandırılmış bir hayal bir fantazidir, vücud-ı mutlakın bir antitezidir; olumsuzluk .veya şer diyebiliriz. Doğulu mutasavvıflar, yaratılışın sırlarını izah ederken şerrin sırrım da izah ederler. Mutlak varlık yalnızca yoklukla bilindiğinden hayır da yalnızca şerle bilinir. O halde mutlak varlıkla hayr nasıl birse, yoklukla şer de birdir. Bu itibarla şerrin bir vücudu yoktur. Şer mahdud (sınırlı)  ve geçicidir; tezahürün şartları icabı bir süre gerekli olan bir hayaldir, kuruntudur.

    Tezahür hadisesi böylece ikmal edilir. Yokluk, varlığın zıddı olunca yokluk bir ayna gibi varlığı yansıtır.   Varlık ve yokluğun tabiatının mahiyetinde olan bu tezahüre şarta bağlı varlık denir ki hayatımız boyunca içinde olduğumuz ve bir kısmım teşkil ettiğimiz mevcudattan başka bir şey değildir. Bu sebeple kâinat, hakiki nesnel bir varlığa sahip değildir. Yokluk aynasında varlığın tezahüründen ibarettir. Bu durum, güneşin sudaki yansımasıyla daha iyi izah edilir. Güneşin sudaki tezahürü tamamen güneşin varlığına bağlıdır.  Güneş  gittiği zaman tezahür de kaybolur; tezahür tamamen güneşe bağımlı olduğu halde güneş ona bağımlı  değildir;   sonsuz   olarak  da  kendi  varlığından   en  ufak  bir   şey kaybetmeksizin bu tezahürü yenileyebilir. Su nasıl güneşin aynası ise yokluk da varlığın bir aynasıdır ve su üzerine akseden tezahür, mevcudatı simgelemektedir. Bu durum Gülşen-i Laz’daki10Şu beyitlerle de izah edilebilir: Adem âyîne-i hestî hest-i mutlak Kezu peydâsl aks-i tâbiş-i Hak :     Adem çün keşt-i hestî râ mukabil    Deru aksi şod ender-hâl hâsıl  (Adem aynadır, varlık vücud-ı mutlaktır, Onda Hakk’ın parlayan nuru tecelli eder. Adem, varlıkla karşı karşıya geldiği an bir akis hasıl olur.

    (    9.     Bu, Celâleddin-i Rumî’nin Mesnevi’ tinin birinci kitabında, beşinci hikayenin mevzuunu teşkil eder:

    Hüzn ü gam halk etti Hallak-ı Mecid/ Ta bu zıdd ile sürür ola bedid

    Geldi zıdd İle zuhura her nihan/ Çünki Hakkın zıddı olmaz lyan

    Nur evvel zahir oldu sonra renk/ Birbirinin zıddıdır çün rum u zenk

    Zıdd-ı nur etti sana tarif-i nur/ Zıdd eder zıdd ile eşyada zuhur

    Mesnevi’nin mahiyet ve sahası hakkında, Mr. E.H. Whinfield’in özet tercümesi iyi bîr fikir

    verebilir, Mesnevİ-i Manevi, The Spiritual Couplets of Mevtana Celâleddin-i Rumi, Tribüner

    and Co., 1887

    10.    Mahmud-i Şebisteri’nin GÜLSEN-! RAZ’ında şöyle ifade edilir: Adem âyine âlem aks u insan / Çü çeşm aks-i deruy şans pinhan Tu çesm aksî vü o nur-i dîdest / Bedîde dîde’i râ dîde dîdest

    (Adem aynadır, âlem onun aksidir; ve insan, o akisteki göze benzer, bebeğinde Cenab-ı Hakk’ın suretinin aksi saklıdır. Akiste sen gözsün, ve o (Cenab-ı Hak) gözüm nurudur, göz ile (insan gözü) gÖz(yani insan) gözü (yani her şeyi gören Allah’ı) görür.)

     

     

  • Osmanlı Şiiri-V

    Osmanlı Şiiri-V

    Yazan :  J.W.GİBB 

    Kitap: Osmanlı Şiir Tarihi

    Böyle bir zihni hal, bir İranlı için de son derece tabii iken, tamamıyla bir aksiyon adamı olan ve hiçbir zaman hayalperest olmayan bir Türk için oldukça yabancıdır. Bununla beraber böyle bir zihin durumunun akislerini Osmanlı şiirinde oldukça sık görürüz; bunun sebebi başka cihetlerde olduğu gibi Türk şairlerinin düşüncelerini, İranlılarınki ile bağdaştırmak için eserler meydana getirmeye çalışmalarıdır.

            İran’da ve Türkiye’de bulunan çok sayıda tarikat, üç aşağı beş yukarı tasavvufla ilgilidir. Her tarikat meşhur bir sofi ya da şeyhle başlayıp, ismini de genellikle bu kişiden alır. Bağlılarının her biri kendilerine sofi demekle birlikte birçok durumda tarikat liderinin öğretilerine pek az dikkat sarf ederler.

    www.şiir

    Bu son durum İran ve Türk şairlerinin ilginç uygulamalarına ilave bir güç verir, şöyle ki sûfîleri acımasızca itham edenlerin çoğu aslında sufinin ta kendisidir. Şairlerin görünüşte mantığa aykırı bu tutumları, birinci planda ilk sûfîlerin bilgi ve takvalarının kendilerine büyük bir şöhret sağlaması ve çevrelerine birçok müridin toplanması dolayısıyla, kendilerini sufi olarak tanıtan vicdansız bazı kişilerin de çevrelerine ehli sefahat ve iki yüzlü fanatikleri toplamalarına dayanmaktadır. Bu bilgisiz kalabalıklar da kendilerini haklan olmadıkları halde sûfî diye isimlendirmişlerdir. Şairlerin sufilere karşı hücum etmelerinin sebebi de bu cahil mukallit çoğunluğun kendilerini öyle tanıtmaları sebebiyledir.16

    Bu şiirin zahiri yönüne baktığımızda, Türk nazmının başlangıçta son derece basit ve sade olduğunu görürüz; ne zaman ki İran şiiri tesirini iyice gösterir, işte o zaman Türk şiiri de kendini bir tezyinat(süs,bezeme) yığınının ortasında bulur. Herkesin çok iyi bildiği gibi İran belagatiyle sanatı birbiriyle atbaşıdır ve özellikle dekoratiftir. Hüneri ise münhasıran (özel) teferruattaki güzelliktedir. Bütüne göre parçaların ikinci planda kalması gibi bir kaidesi yoktur. İran şiiri, üslubundaki gibi birbiriyle aykırı ve ilgisiz bir süs yığınıyla kaplanmıştır. Mecazlar, teşbihler, cinaslar, tevriyeler, telmihler vs. birbiri arkasından sanki okuyucuyu şaşırtmak için ellerinden ne geliyorsa yapıyormuşcasına sıralanırlar. Bu figürler tek tek zarif ve ustaca olabilir, ancak bir fikir şeklinde bütünüyle bir araya getirilememektedirler. Netice elbette parlak, hatta bazen göz kamaştırıcı olmakta ancak tahdit (sınırlandırma)  ve tedipten (düzenleme)  mütevellit (oluşmuş) bir kıymet bulunmamaktadır.

    İran şiiri bu hususiyetiyle de Orta Çağın hünerini göstermektedir. Doğu, bir bütün olarak, ele alınan konudan çok onun ayrıntılarına karşı daha hassastır. Bu zihnî tutum fizikî, maddî, bütün fenomenlerin varlığında devam ettirilir; gerçek bir doğulu ağaca bakıp ormanı göremeyen bir adam durumundadır. Sistemin felsefesini oluşturan iki ayrı cinsten (heterojen) birbirine karıştırılmış parçaların bir tek neticesini görürüz: Şiirin dekoratif unsurunu teşkil eden karmaşık ve birbirinden farksız tezyinat (süsleme,bezeme) mevzunun (konunun)  muhtelif (çeşitli)  safhalarının (aşamalarının) aynı şekilde idrak edildiği bu zihni faaliyet pratikte birçok tereddüdü de beraberinde getirir. Bu sebeple Batılılar; Doğulular hakkında fert veya millet olarak, bütün zeka ve cesaretlerine rağmen,  sebat sahibi –  kendilerine yabancı –  bu kişileri birçok hususta bu sebeple hiç de hak etmedikleri şekilde yargılarlar.

               İranlılarda olduğu gibi zoraki kavramlar ve her türlü müphem ifadeyle yüklü zevke düşkün bu şiir kaçınılmaz olarak son derece sun’îdir ve gerçekte bu sunilik şiirin en önemli hususiyetidir. Bu da tabi olarak bir samimiyetsizlik doğuracaktır. Başka milletlerin edebiyatlarında da dil ve hayal inceliklerinin ortaya çıkarılmasının takip edildiği dönemler olmuştur, dolayısıyla yukarıdaki yargımızın ne derece isabetli olduğu düşünülmelidir.

           Türklerin, büyük ölçüde de taklit ederek yeniden ürettiği İran şiiri, özellikle gazel ve mesnevi alanında oldukça şahsîdir. Şairler, harici nesnelerle nadiren beslenirler. Şiirlerinde içkiden, güzelliklerden, kadından, gülden ve bülbülden zikrederler. Bunlardan bahsetmelerinin sebebi büyük ölçüde bu varlıkların, şairin üzerinde bir tesir meydana getirmesinden* çok zihinlerinde bıraktığıdır. Belki de lirik şiirlerden beklenen de budur, fakat mesnevi hususunda daha objektif olunduğu söylenebilir. Sınırlı da olsa böyle olduğunu, özellikle ilk dönem şiirlerinde söyleyebiliriz.  Ancak hikâye -yüzlerce kez tekrar tekrar yinelenen- romantik aşk hikayeleri Farsça mesnevilerin en az ehemmiyeti haizdir. Fakat böyle yapılması da, şairin ya edebi kabiliyetini teşhir etmek istemesinden ya da sadece bir öğretiyi (doktrini) dile getirmek istemesinden, mazur görülebilir; üstelik hikâye bir alegorik unsur olarak tamamen de ortadan kalkmış değildir.

    Bu şiirin geleneklere de son derece bağlı olduğu görülür. Tavsiflerle ve teşbihlerle doludur; yüz, Ay’a; kamet, serviye; dudak, yakuta benzetilir ve usandırıcı bir tekrarla baştan sona yer alır. Aynı şekilde bol miktarda birbirini çağrıştıran unsurlar yer alır; bülbül zikredildiği zaman arkasından gülün geleceğini; sem zikredildiğinde pervanenin geleceğini bilirsiniz. Fakat bütün bunlara rağmen İran şiiri belirli sınırlar içerisinde fevkalade verimlidir ve hem düşünce hem de ifade yönünden fevkalade zariftir.

           Şiirin, İranlıların Türklere sunduğu bu tabiatı ırk özellikleriyle ahenk içinde olmamakla beraber bütünüyle kabul edilmiştir. Bu sebeple ilk Osmanlı şairleri ve onların halefleri Türkçe kelimelerle İran şiirinden pek farklı olmayan bir şiir meydana getirmek için bütün gayretleriyle çalışmışlardır. Fakat elbette bu, şuurla gidilen bir hedef değildi. Şiirde millî hisleri yok denecek kadar azdı. Şiir onlar için, ifade ettikleri dilde, ortak kültürün bölünmez bir bütünüydü.

        Daha önce İran şiir ruhunun birçok yönden Türk tabiatına yabancı olduğunu söylemiştik; özellikle iki haslet Türk mizacına tamamen zıttır. Türk mizacı sade, İran’ınki ise zariftir. Türk halk türküleri objektiflikte ne kadar aşırı ise İran nazmı da sübjektiflikle o kadar aşırıdır. Türk şiiri zaman zaman zayıf çığlıklar atmaya çalışmışsa da yaklaşık dört yüz yıl İran şiirinin hakimiyeti dolayısıyla kuvveti kesilmiş ve uygulamada sessiz kalmıştır. Ancak on sekizinci yüzyılın başlangıcında milli ruh şiirlerde daha açık ve ısrarlı bir şekilde yankılanmaya başlamıştır. Şairler, sadece Farsça kitaplarda okudukları şeyleri değil, kendi gördükleri ve hissettiklerini terennüm etmekten belli bir zevk almaya başlamışlardır. Mısraları daha şen ve mesut bir hava kaplamaya, hayatın zevklerinden ve hayattan, daha tabi bir sürur oluşmaya başlamıştır. Daha sade, zevkli ve neşeli Türk ruhu menfez bulmuş; doğrusunu söylemek gerekirse Türk şiirinde artık fısıldamaya başlamıştır. Ancak İran şiirinin etkisinden de henüz kurtulabilmiş değildir. İran geleneğinin her türlü izlerini, reformcuların nisyan zindanına süpüreceği vakte kadar da birçok çatlak ve lekeler halinde bozuk bir şekilde varlığını sürdürecektir.www.Gorgon

    Fikir ve sanat hayatında ürkek adımlarla önderliğini sürdüren, gerçekte de son derece yararlı ve yardımcı olan İran kültürü umumi olarak Türkler için hâlâ talihsiz bir yüktür. Bütün güzellik ve asaletiyle kuşattığı edebiyatta hâlâ milli ruhu felç eden bir Gorgon17 gücüne sahiptir. İran Şiirinin diğer dillerdeki hakimiyeti de, mesela Tatar, Afgan, Urdu, Osmanlıların ilk dönemlerindeki gibidir. Her halükarda milli ruh sessizdir, konuşan ruh, bütünüyle olmasa da, İran ruhudur. İran Şiirinin diğer dillerdeki hakimiyeti de mesela Tatar, Afgan, Urdu, Osmanlıların ilk dönemlerindeki gibidir. Her halükarda milli ruh sessizdir, konuşan ruh, bütünüyle olmasa da, İran ruhudur.

    Osmanlı şiirinin tam teşekkül etmeye başladığı sıralarda yaratıcı İran dehası asla kurtulamayacağı bir kısırlığa maruz kalır. Bütün gayret ve kararlılığıyla 15. asırda İran şiiri ne ise bugün de odur. Ara dönemlerde çeşitli aşamalardan seçmiş, fakat bu sadece kelime seçimi ve ifadede ufak değişiklikler olarak kalmıştır. Asla köklü bir değişiklik ve yeni bir hayat ifadesi olmamıştır. Câmî’nin döneminde şairler ne söylemişlerse, zaman zaman ifade şeklini ve mecazları değiştirerek, fakat asla öze dokunmadan ve yeni temalar ilave etmeden aynı şeyleri söylemeye devam etmişlerdir.           Bu suretle Türk şiiri, Türk mizacını yorumlamadan, yeni fikir ülkeleri fethedemeden kısır döngü içerisinde belagat şaheserlerini daha ince ve görkemli bir şekilde yüzyıllarca dokumaya devam etmiştir. İran etkisinde kalan şairlerin kaba Tatar dilinden son derece parlak ve görkemli bir edebi dil geliştirdikleri, estetik zevk alınabilecek bir ahenge ulaştırdıkları doğrudur. Fakat bu güzel dil, o kadar sun’î ve günlük dilden o kadar uzaktır ki, alelade bir insanın okuyup anlaması veya telaffuz etmesi son derece güçtür.

             Dolayısıyla Osmanlı şiirinin geniş halk kitlelerine kapalı olduğunu söyleyebiliriz. Özel bir eğitim almadan bu dili anlamak imkanı yoktur. Binaenaleyh şairler ya kendileri için ya da saray çevresi için yazmışlar; geniş halk kitlelerini nazarı dikkate almamışlardır. İran kültürünün zirvede olduğu sıralarda şair olabilmek normal eğitimin ötesinde bir eğitimi gerektiriyordu. Bu sebeple eğitimin derin ve bunu söyleyen belagatin gösterişli olduğu, şiire kıymet verilen dönemde uygulayıcıları da büyük ölçüde ulema, aydın sınıfından kişilerdi.

         Böyle bir şiirin kusurlarını -taklit, muğlaklık ve teklik(şahsilik) – sayıp dökmek son derece kolaydır, fakat hünerlerini saymak o kadar basit değildir. Zira bu şiir her şeyden önce bir sanattır. Ve herhangi bir türden bir sanat eserinin hünerini takdir etmek de onu tanımlamaktan daha başka bir şeydir. Eski şairler ilk planda birer üslupçudur (stilist) ve bu şairlerin dilini bilmeyenlere üslup inceliklerini ve güzelliklerini açıklamaya çalışmak boşuna bir gayret olur. Bu şairler için üslup, tavır, konudan önce gelir; söyleyecekleri şeyin ne olduğu onları daha az ilgilendirir önemli olan nasıl söyleyecekleridir. Dolayısıyla bir yığın sınırlı sayıda tema onlara yüzyıllarca kafi gelmiştir. Sürekli artan dil güzelliğiyle sürekli incelen hayal zenginlikleriyle tekrar tekrar aynı temaları sunmuşlar, zevk sahibi ve münevver sınıfın anlayabileceği, parlak zekalarının ve ses armonilerinin teşhir edildiği eserler meydana getirmişlerdir. İran şairlerinin izinde giden Türk şairlerinin hedefi buydu ve bunu fazlasıyla başardılar.

     ( 16. Karışıklığa meydan vermemek için bu eserde sufi yerine mutasavvıf terimi kullanılacaktır; Türk şairlerince umumiyetle bu mukallitler için “sofu” ifadesi kullanılmaktadır. Gerçek mu­tasavvıflardan bahsederken bu muğlak sufi (sofu) terimini kullanmaktan kaçınmışlardır. Daha çok uşşak, ehl-i tasavvuf, ehl-i batın, meşayih terimlerini kullanmayı tercih et­mişlerdir.)

     (  17.    Kendisine bakıldığında bakanın taş kesildiği sanılan yılan saçlı üç kadından biri .)

  • Knots of ancient Aydin

    Knots of ancient Aydin

    Knots of ancient Aydin

    Aydin is the city where you will find the warm welcome of local people while a hot weather of Mediterranean climate will accompany you. Famous Greek historian Herodotus for this city said: “It is the most wonderful place under the sky with the best climate on earth to live.” Famous Turkish traveler and explorer Evliya Chelebi has praised Aydin by saying: “It is the place where pure olive oil flows from its mountains and honey from its plains.”

    Aydin has always attracted people by its unique location, warm climate, beautiful coastlines, delicious olive oil dishes and folk dances. With warm winters and very hot summers, there are three distinctive features that make Aydin privileged: fig fruit, Efeler and keşkek (keshkek).

     Although fig fruit is grown in many parts of the world, the best quality figs are  grown in a great abundance in Aydin due to its geographical position. Fig fruit, which is consumed wet and dry, has extremely high nutritional value.  

    Efeler make Aydin privileged both in Turkey and in the world. Efe; is literally a symbol of courage, boldness and generousity. They have played a critical role in Turkey’s history. Efeler made an epic defense against  the Greeks in the War of Independence. This defense set an example for all of Anatolia. Efeler represent a culture in their own right with their distinctive clothing, a specific lifestyle and an authentic dance moves.  The melody and movements of their dance are so unique that they have recieved honors at many nationa  and international folk dance competitions.  

    If you attend a wedding or any other event in Aydin, you will taste a unique, local meal by the name “keshkek”. The dish, which is very demanding to cook, is a legacy of Aydin local people “Yoruks”. A lot of visitors who want to taste this dish are coming from different regions of Turkey.

    Coming close to the heart of the matter, Aydin is truly an open-air space of history and it   attracts  thousands of tourists with its clear water beaches and charming  warm climate as well. You will feel the breath of every single civilization in this modest city where many civilizations have existed since ancient times. Look who we had here: Lydians, Persians, Alexander the Great, the Kingdom of Pergamon, Rome, the Byzantine Empire, Anatolian Seljuks, Aydinogullari Principality, Ottomans and so on…

    Aydin has world-renowned ancient cities such as Aphrodisias, Alabanda, Alinda, the Temple of Apollo, Miletus, Nysa, Priene, Tralleis, and Magnesia. Aydin, the Valley of Civilizations which displays millenial history of rock paintings in the Beshparmak(Latmos) Mountains discovered by Dr. Anneliese Peschlow. In the light of the this information, it is so upsetting that very little known about Aydin Province.

    We pursued three ancient ruins and rock paintings which are less known or not known at all in this unique city where Western Civilization meets Eastern civilization. So much so that the name of one of the remain was not identified and registered in historic places checklist. This unknown ancient ruin is waiting to be unraveled in the farthest corner of Aydin Madran Mountain. We have given a temporary name to these remains in order to understand what we are talking about throughout this research: Madran Baba Mountain Ruins ( MMBR ). The name was given on account of its location. It is at the foot of Madran Mountain. 

    It appears that there are so many historical artifacts in Aydin Province such as ruins, inscriptions, pictures that have not been identified yet. We could only bring to light the writings on the walls of a cave. Nobody knows how many cave writings from ancient times are waiting for us with a deep patience. Every piece of information to be discovered will be a torch which sheds the light one the dark pages of history.

    No one could have imagined that there are 8,000-year-old cave paintings on the rocks in the LATMOS forest in the district of Kocharli in Aydin Province. We found out this hidden treasure and we wanted primarily our local community and later on the whole world to see and protect these mysterious rocks.

    GERGA  which is located in the Chine District nearby Deliktash surroundings dates back to the Archaic period. There are the remains of the city with very little information about it waiting to be investigated. It seems that this precious work from ancient times deserves worldwide recognition which belongs to world heritage.

    The ancient city of  ORTHOSIA located in the village of Donduran in Aydin, is also waiting its turn to come to light. There are many historical cities in Aydin which lie beneath the surface of its earth. We hope that this project which we started for the recognition of Aydin, which is not even noticed by the local people in the terms of unknown wealth, will bring us closer to our goal.  create an awareness in our community on a large scale and if we can make a connection with our newly discovered small ancient site, past heritage will remain connected to its roots in safer hands. In other words, we will make the first connection with the newly discovered ancient remains in remote corner of Aydin by creating an awareness in our community and we will feel proud to preserve and pass on our ancient values to the next generation. 

  • Türk Medeniyeti-V

    Türk Medeniyeti-V

    Yazan: Özcan ATAR

    “Tarafsızlık bir düş, dürüstlük bir vazifedir.”Dücane CÜNDİOĞLU

       “…dürüst olmak gerekirse, bizler (Avrupalılar) melek isek Türkler İsa’ydı”

    Joosep Järs (Gezgin)

    Ahmet Bican ERCİLASUN hocam derste heyecanla : “ Yazıtlar bulununca Avrupalılar yazıtların kendilerine ait olabileceğini düşünerek akın akın geldiler ne kadar belge bilgi varsa atla eşekle ülkelerine götürdüler fakat yazıtların Türklere ait olduğunu anladıklarında büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Türkler gibi barbarlara yakıştıramamışlardı” demişti.

    Yazı, bilgi Türklerden sadır olamazdı (!). Türkler sadece savaşırlar ve kan dökerlerdi(!) İnternet çağından önce tüm dünya bilgiye kör sağır iken elbette Türklerin vahşi olduğunu dünyaya inandırmakta başarılı oldular.

    (daha…)
  • Türk Medeniyeti-IV

    Türk Medeniyeti-IV

    Arap kaynakları Türklerle ilgili az bilgiler geçmişlerdir.  Araplara Kuran’ın gelmesinden anlıyoruz ki onların okuma ve yazma bakımından üstünlükleri var (mıydı) dı. Peygamberden sonra binlerce sayfalık Hadis külliyatları oluşturabilme, senet, ravi sistemini metodik hale getirebilme gibi o günlerin şartlarına göre oldukça üstün ilmi tartışmalar  yapabilen Arap alimleri (miydi) nin Türklerin İslam ile tanışmaları hususunda kalem oynatmamaları neden olabilirdi. Yoksa bu sistemi kuranlar zaten Orta Asyalı bilginler miydi? Hz. Muhammet’ten sonra bilimsel inkişaflar Araplar üzerinden (mi) dünyaya yön verdi. Öyleyse Türklerin fevc fevc Müslüman olmalarına nasıl olur da kaynaklarında yer vermezler. Ya da topluluklar halinde İslam’a katılan Türkler yok muydu (?) İbn-i Fadlan’ın (bkz: Fadlan) istihzai gözlemlerinden başka ortalıkta çok fazla Arap  materyali yok gibi… Evet Araplarca oluşturulmuş materyaller yok çünkü ORTA ASYA başlı başına kendi materyalini oluşturuyordu:  Biruni, Harezmi, Farabi, Hanifi, İbn-i Sina, Yesevi, Nakşibendi,  Buhari, Tirmizi, Kaşgari, Yusuf Has Hacip, Hazini, Fergani, Sicistani, Feridüddin Attar, Nişaburi, Mervezi, Mevlana, Maturidi, Tusi, Zemahşeri, Nizamülmülk, Cürcani ve daha niceleri …

    “…. ancak Türklerin Müslüman olması meselesiyle ilgili çalışmalar hala ilim âlemini tatmin edecek seviyede değildir. Bu alanda yapılan çalışmalar bir takım sorunları aşabilmiş değildir. Araştırmacıların karşılaştığı sorunlar şöyle ifade edilebilir: Türk Yurtlarının Sınırlarının Tespit Edilmesi Meselesi, Türklerin Etnik Özelliklerinin Tespit Edilmesi Meselesi, Türk Topluluklarının İsimlendirilmesi Meselesi ve Türk Kavimlerinin İnandığı Dinler Meselesidir… Türklerin din değiştirmesi bir anda gerçekleşen basit bir olay olmayıp pek çok yönü olan, uzun yıllar süren ve geniş bir coğrafyada meydana gelen karmaşık bir hadisedir..(1) diyen Bekir BİÇER de ORTA ASYA gerçeğinin tam bilinemediğini bize gösteriyor. 

    Aslında tüm sıkıntılar dilden kaynaklı yanılgılardan görünüyor. Bir de tabii  Batılı kaynakların istisnalar hariç pek çoğunun tüm dünyaya Orta Asya (Türk) Medeniyetini Arap Medeniyeti olarak göstermesinden ileri geliyor. Evet kaynakların kendisi bizzat Türkler tarafından ancak Arapça ile ifade ediliyordu. Sorulması gereken niçin  Türkçe değil de Arapça ? Olmalıydı. 

      Türklerin Müslüman olmaları meselesinin yanında Türk Medeniyetine dair bugün bile  Arap kaynaklarında yer verilmemesi başlı başına bir sorun. Türklerle ilgili tarih kitaplarında yazdıkları gelecek nesillerine miras bıraktıkları pek de iç açıcı değil. “ …böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti Arapları Türkleştirme siyaseti gerçekleştirdi .Bütün Arap cemiyetlerini yok etti. Bütün bunların Arapların tam bağımsızlığı düşünmelerinde itici güç oldu. Dediğimiz gibi Araplarda  milli şuuru harekete geçiren ittihatçıların izlediği milli ırkçı siyasetti.(2)

    Sınırsız İletişimin olduğu çağımızda dahi Türklerin Arap alemi tarafından yeterince değerlendirilmiyor olması ya da Türklerin Arap alemini tanımaması da başlı başına bir sorun olarak duruyor. Aslında var olan bir medeniyeti Arapların tanıması gerektiğinin üzerinde durulması elzem bir konu mudur o da ayrı bahis konusu ancak Kuranın belirttiği “İnnemel  müminune ihvetün” ayetinin uygulanabilirliği hep boşlukta kalıyormuş gibi sonuç doğuruyor. Aslında sadece Araplar da değil farklı Müslüman toplumlarda da durum aynı. Örneğin Endonezya Osmanlı’yı, Türkleri bilir mi? Evet. 21.yüzyıl dünyasında Türk Medeniyetini hiç bilmez  dizisini, kebabını, İstanbul’u bilir sadece.  Dizilerden gördüğü kadar bilir.(3

    21.yüzyılda bilmiyorsa Osmanlılar zamanında bilir miydi ? Bilirdi Osmanlıyı Elbette. Türkleri bir kurtarıcı olarak görürlerdi. “Eski adıyla Nusantara yani Endonezya ve Malezya Adalarında Türklerle ilgili akideler yaygın bir şekilde mevcuttur. Osmanlı Padişahının “Raja Ngerum” şeklinde geçtiği menakıpnameler adalarda Malay, Cava ve yerel lisanlarda mevcuttur….Osmanlıdan gelen mübarek ve şifalı küp suyunu içen refaha ulaşacak diye inanan Cava ve özellikle Yogya halkı her yıl bir kez yapılan ve her İslâm yılbaşısında (satu suro) resmi protokol öncülüğünde icra edilen törenlere hevesle katılmaktadır.(4) 

    Sorun İslam dünyasının ya da Arapların  Türk Medeniyetini tanımasının yanında Türki Cumhuriyetler ne yapıyor? Türkler BİRLEŞECEK/BİRLEŞEBİLECEK  mi? BİRLEŞECEKLER ise hangi doğrular üzerinde anlaşma sağlanacak? Din mi ? Dil mi? Gelenek-kültür mü? Kendini tanımayan başkasını tanıyamaz düsturunca  Türk Medeniyetinin tanınması öncelikle kendimizi  tanımamızla mümkün görünmekte.

      Boyun eğip mütevazılık yapılacak yüce makamlarda dik başlılık  gösterip büyüklenmek   ne adice bir tutumdur. Derin Türk karakteri bu tutumdan beridir. Ancak haddini aşan mütevazılık ulviyet  değil ahmaklıktır.  Bu bağlamda Ali Osman MUŞ’un Endonezyalılar ile ilgili gözlemi ilginçtir: “İnsanları en yumuşak olduğu yerden vururlar.  Endonezyalılar da yumuşak huylu ve mülayim olduklarından o zayıf noktadan kaybediyorlar.”(5) 

    Evet bu boyun eğiş halleri maalesef ilmi sahada da kendini bir şekilde gösteriyor. Öyle ki özellikle Türkler için maalesef  “kayıp halka” dahi oluşabiliyor. Dücane  CÜNDİOĞLU kayıp halka için şunları söylüyor: “Temel İslâmî ilimlerin hiçbirini, bu ilimlerin kendisine istinat ettiği o muhkem metafizik çerçeveyi görmezlikten gelerek tanımlayamaz ve hatta ele dahi alamazsınız. Şayet herhangidir İslâmî ilmi iş göremez hale getirmek istiyorsanız, onu bağlı olduğu metafizik çerçeveden ayırmalı ve daha da önemlisi, muhtelif dönemlerde ve farklı zaviyelerden yazılmış eserler arasındaki ittifak noktalarını ihmal edip ihtilaf noktalarını –abartarak– öne çıkarmalısınız. Nitekim oryantalistler bidayetinden bu yana böyle yaptılar ve gerek İslâmî ilimlerin ve gerekse muhtelif dallardaki İslâmî eserlerin aralarındaki irtibat noktalarını görünmez hale getirdiler. Bugün Batı tarzında kurulmuş olan İlahiyat (Teoloji) fakültelerinde ilimlerin tasnifine ve hatta bu ilimlerin tâlim ve tedrîs şekline bakıldığında bu parçalanmışlığı görmek hiç de zor olmayacaktır. Tefsir Tarihi yazımında Goldziher tam anlamıyla böyle yaptı ve tefsir kitabiyâtını fırkalara göre tasnif ederek inceledi. Bizimkiler de ne yapılmaya çalışıldığını anlamaksızın bu modeli kendilerine örnek alarak Tefsir Tarihi”ni fırkalara göre taksim ettiler ve o devâsâ mirası paramparça ettiler. Meselâ bir tefsir tarihi kitabını açtığınızda, orada Zemahşerî’nin Mutezile Ekolü, Şevkanî”nin ise Zeydiye Ekolü başlığı altında incelendiğini görürsünüz. Meselâ Taberî gibi bir âlimin o muhalled (ebedi) eseri Rivayet Tefsirleri arasında incelenirken, Dirayet Tefsirleri başlığı altında Fahrur-Razî, Beyzavî, Nesefî, Ebu Suud isimlerinden başkasına pek rastlayamazsınız.

     Tefsir kitaplarının nasıl taksim ve tasnif edildiğini görmek için –ilk asır isimlerini bizzarure hazfettiğim– şu haritaya bir bakalım: Mutezile: Kadı Abdulcebbar, Zemahşerî; Şia: Ebu Cafer et-Tûsî, Ebu Ali et-Tabersî; Zeydiye: Şevkanî; Havarîc: Muhammed b. Yusuf Itfayyiş; Lugavî Tefsir: Ferra, Ebu Ubeyde, İbn Kuteybe; Tasavvufî Tefsir: et-Tüsterî, es-Sülemî; Felsefî Tefsir: İhvan”us-Safa, İbn Sina; Fıkhî Tefsir: Mukatil b. Süleyman, İmam Şafii, Cessas, Ebubekir b. el-Arabî, Kurtubî; Rivayet Tefsiri: Taberî, İbn Ebî Hatim, İbn Hibban, Ebu Leys Semerkandî, Saalebî, Vahidî, Begavî, İbn Atiyye, İbn Kesir, Suyutî; Dirayet Tefsiri: Fahreddin-Razî, Beyzavî, Nesefî, Ebu Suud.

      İşte size tefsir tarihimizin matbû eserlerden örülmüş müseccel haritası! Böylesine parçalanmış bir tarih tasavvuru, kendi tefsir geleneğini hiç anlayabilir, kıymetini takdir edebilir mi? Kütüphanelerimizin tozlu raflarındaki yazma eserleri kâle alınmayan âlimlerimiz hani neredeler? Lûtfen, önce yukarıdaki müfessirlerin vefat tarihlerini inceleyiniz ve bu zatları, 12 asırlık zaman dilimine tek tek yerleştiriniz; sonra da bir düşününüz bakalım hangi asırların müfessirleri bu listede görünmüyor? Ben bu işlemi ayrıntılı bir şekilde gerçekleştirdim ve nedense bu haritada –kasten eksik bırakılan dönemlerde yaşamış– şu isimlerin çoğunu bir türlü göremedim: Mehmed Emin Üsküdarî, Şeyh İsmail Ankaravî, İsmail Hakkı Bursevî, Muslihiddin Beypazarî, Lütfullah Erzurumî, Halil Burdurî, Mehmed İzmirî, Abdulmecid Sivasî, Şihabuddin Sivasî, Mehmed Said Kayserî, İsmail Konevî, Ali Çelebî İznikî, Cemaleddin Aksarayî, Saçaklızade Mehmed Maraşî, Molla Halil Siirdî, Mehmed Karahisarî, Hüsameddin Bitlisî, Mehmed Muhyiddin Niksarî.

      Ne gariptir şu isimler de yine bu haritada yer almıyor: Üsküdarlı Minkarizade Yahya Efendi, Antakyalı Remzî Efendi, İskilipli Sunullah Efendi, Akhisarlı Mehmed Bedreddin Münşî, Tokadlı Ahmed Kaazabadî Efendi, Kırşehirli Mevczâde Abdurrahman Rahmi, Mardinli Abdüsselam Efendi, Karslı Hamid Efendi, Kayserili İbrahim Gözübüyükzâde, Erzurumlu Feyzullah Efendi, Edirneli Abdulhay Efendi, Galatalı Mehmed Efendi, Karatepeli Hüseyin Efendi, Şarkî Karahisarlı Abdülkerim Celvetî, Aydınlı Hacı Emirzade Alim, Silifkeli Kadı Ahmed Efendi, Manisalı Kuddusî Abdurrahman Efendi, Amasyalı Hızır b. Mehmed Efendi ve Yusuf b. Hüsameddin, İstanbullu Müstakimzade, Şeyhülislam Kadızade Tahir Efendi, İsmail Müfid Efendi, Carullah Veliyüddin Efendi, Ankaralı Şeyhülislam Zekeriya Efendi, Bursalı Şeyhülislam Mehmed Efendi, Gazzîzade Nesib, Eşrefzade Ahmed İzzeddin, Eşrefzade Abdulkadir…

      Peki nerede bizim efendilerimiz, çelebilerimiz, mollarımız?! Hani Sunullah Efendi, Zekeriya Efendi, Mehmed Efendi, Hasan Çelebî, Alaeddin Çelebi, Molla Hüsrev, Molla Güranî, Molla Fenarî?!  Bir düşünün bakalım İslâm ilim geleneğinin kayıp halkası bizleri hangi zaman diliminde bekliyor ve bâhusûs bu hazine nerelerde saklı tutuluyor?”(6) Sadece tefsirler değil Osmanlı (yani Türk Devleti)  da sanki dünya üzerinde hiç kurulmadı 650 yıl sanki dünyada değil Marsta hüküm sürdü. Osmanlı da değil Türk Medeniyeti sorunu var!! Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin Medeniyetleri nerede? Bilmezden, duymazdan gelmek…az kaldı! duyup bilip okuyacaklar, görecekler. Dünyada 6 medeniyet var deyip koca Türk Medeniyetini görmezden gelen art niyetli şeytani varlıklar, kestirmeden gidenler deve kuşu gibi kafalarını kuma gömseler de hakikat güneş gibi parlayacak. Çare yok!!

    1.[Bekir Biçer,Doç. Dr., Necmettin Erbakan Üniversitesi, Öğretim Üyesi,  Türklerin Müslüman Olması Meselesine Yeni Bir Bakış Denemesi*,https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/598999]”

    2.(Arap Ülkelerinde Okutulan Lise Tarih Ders Kitaplarında Türkler (Ürdün Ve Suriye Örneği, Yüksek Lisans Tezi, Mehmet Yiğit, Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Tarih Öğretmenliği Anabilim Dalı, Ankara-2009,  )”

    3.(https://www.youtube.com/watch?v=zBvVWUXLQb0  )

    4.(Kapsam Haber Yorum (DİJİTAL YEREL GAZETE) , 12.12.2021,Ali Osman MUŞ,https://www.kapsamhaber.com/endonezyada-turklerle-ilgili-esatirler-makale,2800.html ).

    5.(Ali Osman MUŞ, Endonezya ile Türkiye Üzerine Makaleler, 2013,www.https://play.google.com/books/reader?id=DkoyEAAAQBAJ&pg=GBS.PA1&hl=tr) 

    6.(Yeni Şafak Gazetesi , 27 Şubat 1999, ayrıca bkz. http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com/2013/01/osmanli-tefsir-mirasi.html  )