Aydin is the city where you will find the warm welcome of local people while a hot weather of Mediterranean climate will accompany you. Famous Greek historian Herodotus for this city said: “It is the most wonderful place under the sky with the best climate on earth to live.” Famous Turkish traveler and explorer Evliya Chelebi has praised Aydin by saying: “It is the place where pure olive oil flows from its mountains and honey from its plains.”
Aydin has always attracted people by its unique location, warm climate, beautiful coastlines, delicious olive oil dishes and folk dances. With warm winters and very hot summers, there are three distinctive features that make Aydin privileged: fig fruit, Efeler and keşkek (keshkek).
Although fig fruit is grown in many parts of the world, the best quality figs are grown in a great abundance in Aydin due to its geographical position. Fig fruit, which is consumed wet and dry, has extremely high nutritional value.
Efeler make Aydin privileged both in Turkey and in the world. Efe; is literally a symbol of courage, boldness and generousity. They have played a critical role in Turkey’s history. Efeler made an epic defense against the Greeks in the War of Independence. This defense set an example for all of Anatolia. Efeler represent a culture in their own right with their distinctive clothing, a specific lifestyle and an authentic dance moves. The melody and movements of their dance are so unique that they have recieved honors at many nationa and international folk dance competitions.
If you attend a wedding or any other event in Aydin, you will taste a unique, local meal by the name “keshkek”. The dish, which is very demanding to cook, is a legacy of Aydin local people “Yoruks”. A lot of visitors who want to taste this dish are coming from different regions of Turkey.
Coming close to the heart of the matter, Aydin is truly an open-air space of history and it attracts thousands of tourists with its clear water beaches and charming warm climate as well. You will feel the breath of every single civilization in this modest city where many civilizations have existed since ancient times. Look who we had here: Lydians, Persians, Alexander the Great, the Kingdom of Pergamon, Rome, the Byzantine Empire, Anatolian Seljuks, Aydinogullari Principality, Ottomans and so on…
Aydin has world-renowned ancient cities such as Aphrodisias, Alabanda, Alinda, the Temple of Apollo, Miletus, Nysa, Priene, Tralleis, and Magnesia. Aydin, the Valley of Civilizations which displays millenial history of rock paintings in the Beshparmak(Latmos) Mountains discovered by Dr. Anneliese Peschlow. In the light of the this information, it is so upsetting that very little known about Aydin Province.
We pursued three ancient ruins and rock paintings which are less known or not known at all in this unique city where Western Civilization meets Eastern civilization. So much so that the name of one of the remain was not identified and registered in historic places checklist. This unknown ancient ruin is waiting to be unraveled in the farthest corner of Aydin Madran Mountain. We have given a temporary name to these remains in order to understand what we are talking about throughout this research: Madran Baba Mountain Ruins ( MMBR ). The name was given on account of its location. It is at the foot of Madran Mountain.
It appears that there are so many historical artifacts in Aydin Province such as ruins, inscriptions, pictures that have not been identified yet. We could only bring to light the writings on the walls of a cave. Nobody knows how many cave writings from ancient times are waiting for us with a deep patience. Every piece of information to be discovered will be a torch which sheds the light one the dark pages of history.
No one could have imagined that there are 8,000-year-old cave paintings on the rocks in the LATMOS forest in the district of Kocharli in Aydin Province. We found out this hidden treasure and we wanted primarily our local community and later on the whole world to see and protect these mysterious rocks.
GERGA which is located in the Chine District nearby Deliktash surroundings dates back to the Archaic period. There are the remains of the city with very little information about it waiting to be investigated. It seems that this precious work from ancient times deserves worldwide recognition which belongs to world heritage.
The ancient city of ORTHOSIA located in the village of Donduran in Aydin, is also waiting its turn to come to light. There are many historical cities in Aydin which lie beneath the surface of its earth. We hope that this project which we started for the recognition of Aydin, which is not even noticed by the local people in the terms of unknown wealth, will bring us closer to our goal. create an awareness in our community on a large scale and if we can make a connection with our newly discovered small ancient site, past heritage will remain connected to its roots in safer hands. In other words, we will make the first connection with the newly discovered ancient remains in remote corner of Aydin by creating an awareness in our community and we will feel proud to preserve and pass on our ancient values to the next generation.
Ahmet Bican ERCİLASUN hocam derste heyecanla : “ Yazıtlar bulununca Avrupalılar yazıtların kendilerine ait olabileceğini düşünerek akın akın geldiler ne kadar belge bilgi varsa atla eşekle ülkelerine götürdüler fakat yazıtların Türklere ait olduğunu anladıklarında büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Türkler gibi barbarlara yakıştıramamışlardı” demişti.
Yazı, bilgi Türklerden sadır olamazdı (!). Türkler sadece savaşırlar ve kan dökerlerdi(!) İnternet çağından önce tüm dünya bilgiye kör sağır iken elbette Türklerin vahşi olduğunu dünyaya inandırmakta başarılı oldular.
Arap kaynakları Türklerle ilgili az bilgiler geçmişlerdir. Araplara Kuran’ın gelmesinden anlıyoruz ki onların okuma ve yazma bakımından üstünlükleri var (mıydı) dı. Peygamberden sonra binlerce sayfalık Hadis külliyatları oluşturabilme, senet, ravi sistemini metodik hale getirebilme gibi o günlerin şartlarına göre oldukça üstün ilmi tartışmalar yapabilen Arap alimleri (miydi) nin Türklerin İslam ile tanışmaları hususunda kalem oynatmamaları neden olabilirdi. Yoksa bu sistemi kuranlar zaten Orta Asyalı bilginler miydi? Hz. Muhammet’ten sonra bilimsel inkişaflar Araplar üzerinden (mi) dünyaya yön verdi. Öyleyse Türklerin fevc fevc Müslüman olmalarına nasıl olur da kaynaklarında yer vermezler. Ya da topluluklar halinde İslam’a katılan Türkler yok muydu (?) İbn-i Fadlan’ın (bkz: Fadlan) istihzai gözlemlerinden başka ortalıkta çok fazla Arap materyali yok gibi… Evet Araplarca oluşturulmuş materyaller yok çünkü ORTA ASYA başlı başına kendi materyalini oluşturuyordu: Biruni, Harezmi, Farabi, Hanifi, İbn-i Sina, Yesevi, Nakşibendi, Buhari, Tirmizi, Kaşgari, Yusuf Has Hacip, Hazini, Fergani, Sicistani, Feridüddin Attar, Nişaburi, Mervezi, Mevlana, Maturidi, Tusi, Zemahşeri, Nizamülmülk, Cürcani ve daha niceleri …
“…. ancak Türklerin Müslüman olması meselesiyle ilgili çalışmalar hala ilim âlemini tatmin edecek seviyede değildir. Bu alanda yapılan çalışmalar bir takım sorunları aşabilmiş değildir. Araştırmacıların karşılaştığı sorunlar şöyle ifade edilebilir: Türk Yurtlarının Sınırlarının Tespit Edilmesi Meselesi, Türklerin Etnik Özelliklerinin Tespit Edilmesi Meselesi, Türk Topluluklarının İsimlendirilmesi Meselesi ve Türk Kavimlerinin İnandığı Dinler Meselesidir… Türklerin din değiştirmesi bir anda gerçekleşen basit bir olay olmayıp pek çok yönü olan, uzun yıllar süren ve geniş bir coğrafyada meydana gelen karmaşık bir hadisedir..(1) diyen Bekir BİÇER de ORTA ASYA gerçeğinin tam bilinemediğini bize gösteriyor.
Aslında tüm sıkıntılar dilden kaynaklı yanılgılardan görünüyor. Bir de tabii Batılı kaynakların istisnalar hariç pek çoğunun tüm dünyaya Orta Asya (Türk) Medeniyetini Arap Medeniyeti olarak göstermesinden ileri geliyor. Evet kaynakların kendisi bizzat Türkler tarafından ancak Arapça ile ifade ediliyordu. Sorulması gereken niçin Türkçe değil de Arapça ? Olmalıydı.
Türklerin Müslüman olmaları meselesinin yanında Türk Medeniyetine dair bugün bile Arap kaynaklarında yer verilmemesi başlı başına bir sorun. Türklerle ilgili tarih kitaplarında yazdıkları gelecek nesillerine miras bıraktıkları pek de iç açıcı değil. “ …böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti Arapları Türkleştirme siyaseti gerçekleştirdi .Bütün Arap cemiyetlerini yok etti. Bütün bunların Arapların tam bağımsızlığı düşünmelerinde itici güç oldu. Dediğimiz gibi Araplarda milli şuuru harekete geçiren ittihatçıların izlediği milli ırkçı siyasetti.(2)
Sınırsız İletişimin olduğu çağımızda dahi Türklerin Arap alemi tarafından yeterince değerlendirilmiyor olması ya da Türklerin Arap alemini tanımaması da başlı başına bir sorun olarak duruyor. Aslında var olan bir medeniyeti Arapların tanıması gerektiğinin üzerinde durulması elzem bir konu mudur o da ayrı bahis konusu ancak Kuranın belirttiği “İnnemel müminune ihvetün” ayetinin uygulanabilirliği hep boşlukta kalıyormuş gibi sonuç doğuruyor. Aslında sadece Araplar da değil farklı Müslüman toplumlarda da durum aynı. Örneğin Endonezya Osmanlı’yı, Türkleri bilir mi? Evet. 21.yüzyıl dünyasında Türk Medeniyetini hiç bilmez dizisini, kebabını, İstanbul’u bilir sadece. Dizilerden gördüğü kadar bilir.(3)
21.yüzyılda bilmiyorsa Osmanlılar zamanında bilir miydi ? Bilirdi Osmanlıyı Elbette. Türkleri bir kurtarıcı olarak görürlerdi. “Eski adıyla Nusantara yani Endonezya ve Malezya Adalarında Türklerle ilgili akideler yaygın bir şekilde mevcuttur. Osmanlı Padişahının “Raja Ngerum” şeklinde geçtiği menakıpnameler adalarda Malay, Cava ve yerel lisanlarda mevcuttur….Osmanlıdan gelen mübarek ve şifalı küp suyunu içen refaha ulaşacak diye inanan Cava ve özellikle Yogya halkı her yıl bir kez yapılan ve her İslâm yılbaşısında (satu suro) resmi protokol öncülüğünde icra edilen törenlere hevesle katılmaktadır.(4)
Sorun İslam dünyasının ya da Arapların Türk Medeniyetini tanımasının yanında Türki Cumhuriyetler ne yapıyor? Türkler BİRLEŞECEK/BİRLEŞEBİLECEK mi? BİRLEŞECEKLER ise hangi doğrular üzerinde anlaşma sağlanacak? Din mi ? Dil mi? Gelenek-kültür mü? Kendini tanımayan başkasını tanıyamaz düsturunca Türk Medeniyetinin tanınması öncelikle kendimizi tanımamızla mümkün görünmekte.
Boyun eğip mütevazılık yapılacak yüce makamlarda dik başlılık gösterip büyüklenmek ne adice bir tutumdur. Derin Türk karakteri bu tutumdan beridir. Ancak haddini aşan mütevazılık ulviyet değil ahmaklıktır. Bu bağlamda Ali Osman MUŞ’un Endonezyalılar ile ilgili gözlemi ilginçtir: “İnsanları en yumuşak olduğu yerden vururlar. Endonezyalılar da yumuşak huylu ve mülayim olduklarından o zayıf noktadan kaybediyorlar.”(5)
Evet bu boyun eğiş halleri maalesef ilmi sahada da kendini bir şekilde gösteriyor. Öyle ki özellikle Türkler için maalesef “kayıp halka” dahi oluşabiliyor. Dücane CÜNDİOĞLU kayıp halka için şunları söylüyor: “Temel İslâmî ilimlerin hiçbirini, bu ilimlerin kendisine istinat ettiği o muhkem metafizik çerçeveyi görmezlikten gelerek tanımlayamaz ve hatta ele dahi alamazsınız. Şayet herhangidir İslâmî ilmi iş göremez hale getirmek istiyorsanız, onu bağlı olduğu metafizik çerçeveden ayırmalı ve daha da önemlisi, muhtelif dönemlerde ve farklı zaviyelerden yazılmış eserler arasındaki ittifak noktalarını ihmal edip ihtilaf noktalarını –abartarak– öne çıkarmalısınız. Nitekim oryantalistler bidayetinden bu yana böyle yaptılar ve gerek İslâmî ilimlerin ve gerekse muhtelif dallardaki İslâmî eserlerin aralarındaki irtibat noktalarını görünmez hale getirdiler. Bugün Batı tarzında kurulmuş olan İlahiyat (Teoloji) fakültelerinde ilimlerin tasnifine ve hatta bu ilimlerin tâlim ve tedrîs şekline bakıldığında bu parçalanmışlığı görmek hiç de zor olmayacaktır. Tefsir Tarihi yazımında Goldziher tam anlamıyla böyle yaptı ve tefsir kitabiyâtını fırkalara göre tasnif ederek inceledi. Bizimkiler de ne yapılmaya çalışıldığını anlamaksızın bu modeli kendilerine örnek alarak Tefsir Tarihi”ni fırkalara göre taksim ettiler ve o devâsâ mirası paramparça ettiler. Meselâ bir tefsir tarihi kitabını açtığınızda, orada Zemahşerî’nin Mutezile Ekolü, Şevkanî”nin ise Zeydiye Ekolü başlığı altında incelendiğini görürsünüz. Meselâ Taberî gibi bir âlimin o muhalled (ebedi) eseri Rivayet Tefsirleri arasında incelenirken, Dirayet Tefsirleri başlığı altında Fahrur-Razî, Beyzavî, Nesefî, Ebu Suud isimlerinden başkasına pek rastlayamazsınız.
Tefsir kitaplarının nasıl taksim ve tasnif edildiğini görmek için –ilk asır isimlerini bizzarure hazfettiğim– şu haritaya bir bakalım: Mutezile: Kadı Abdulcebbar, Zemahşerî; Şia: Ebu Cafer et-Tûsî, Ebu Ali et-Tabersî; Zeydiye: Şevkanî; Havarîc: Muhammed b. Yusuf Itfayyiş; Lugavî Tefsir: Ferra, Ebu Ubeyde, İbn Kuteybe; Tasavvufî Tefsir: et-Tüsterî, es-Sülemî; Felsefî Tefsir: İhvan”us-Safa, İbn Sina; Fıkhî Tefsir: Mukatil b. Süleyman, İmam Şafii, Cessas, Ebubekir b. el-Arabî, Kurtubî; Rivayet Tefsiri: Taberî, İbn Ebî Hatim, İbn Hibban, Ebu Leys Semerkandî, Saalebî, Vahidî, Begavî, İbn Atiyye, İbn Kesir, Suyutî; Dirayet Tefsiri: Fahreddin-Razî, Beyzavî, Nesefî, Ebu Suud.
İşte size tefsir tarihimizin matbû eserlerden örülmüş müseccel haritası! Böylesine parçalanmış bir tarih tasavvuru, kendi tefsir geleneğini hiç anlayabilir, kıymetini takdir edebilir mi? Kütüphanelerimizin tozlu raflarındaki yazma eserleri kâle alınmayan âlimlerimiz hani neredeler? Lûtfen, önce yukarıdaki müfessirlerin vefat tarihlerini inceleyiniz ve bu zatları, 12 asırlık zaman dilimine tek tek yerleştiriniz; sonra da bir düşününüz bakalım hangi asırların müfessirleri bu listede görünmüyor? Ben bu işlemi ayrıntılı bir şekilde gerçekleştirdim ve nedense bu haritada –kasten eksik bırakılan dönemlerde yaşamış– şu isimlerin çoğunu bir türlü göremedim: Mehmed Emin Üsküdarî, Şeyh İsmail Ankaravî, İsmail Hakkı Bursevî, Muslihiddin Beypazarî, Lütfullah Erzurumî, Halil Burdurî, Mehmed İzmirî, Abdulmecid Sivasî, Şihabuddin Sivasî, Mehmed Said Kayserî, İsmail Konevî, Ali Çelebî İznikî, Cemaleddin Aksarayî, Saçaklızade Mehmed Maraşî, Molla Halil Siirdî, Mehmed Karahisarî, Hüsameddin Bitlisî, Mehmed Muhyiddin Niksarî.
Ne gariptir şu isimler de yine bu haritada yer almıyor: Üsküdarlı Minkarizade Yahya Efendi, Antakyalı Remzî Efendi, İskilipli Sunullah Efendi, Akhisarlı Mehmed Bedreddin Münşî, Tokadlı Ahmed Kaazabadî Efendi, Kırşehirli Mevczâde Abdurrahman Rahmi, Mardinli Abdüsselam Efendi, Karslı Hamid Efendi, Kayserili İbrahim Gözübüyükzâde, Erzurumlu Feyzullah Efendi, Edirneli Abdulhay Efendi, Galatalı Mehmed Efendi, Karatepeli Hüseyin Efendi, Şarkî Karahisarlı Abdülkerim Celvetî, Aydınlı Hacı Emirzade Alim, Silifkeli Kadı Ahmed Efendi, Manisalı Kuddusî Abdurrahman Efendi, Amasyalı Hızır b. Mehmed Efendi ve Yusuf b. Hüsameddin, İstanbullu Müstakimzade, Şeyhülislam Kadızade Tahir Efendi, İsmail Müfid Efendi, Carullah Veliyüddin Efendi, Ankaralı Şeyhülislam Zekeriya Efendi, Bursalı Şeyhülislam Mehmed Efendi, Gazzîzade Nesib, Eşrefzade Ahmed İzzeddin, Eşrefzade Abdulkadir…
Peki nerede bizim efendilerimiz, çelebilerimiz, mollarımız?! Hani Sunullah Efendi, Zekeriya Efendi, Mehmed Efendi, Hasan Çelebî, Alaeddin Çelebi, Molla Hüsrev, Molla Güranî, Molla Fenarî?! Bir düşünün bakalım İslâm ilim geleneğinin kayıp halkası bizleri hangi zaman diliminde bekliyor ve bâhusûs bu hazine nerelerde saklı tutuluyor?”(6) Sadece tefsirler değil Osmanlı (yani Türk Devleti) da sanki dünya üzerinde hiç kurulmadı 650 yıl sanki dünyada değil Marsta hüküm sürdü. Osmanlı da değil Türk Medeniyeti sorunu var!! Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin Medeniyetleri nerede? Bilmezden, duymazdan gelmek…az kaldı! duyup bilip okuyacaklar, görecekler. Dünyada 6 medeniyet var deyip koca Türk Medeniyetini görmezden gelen art niyetli şeytani varlıklar, kestirmeden gidenler deve kuşu gibi kafalarını kuma gömseler de hakikat güneş gibi parlayacak. Çare yok!!
2.(Arap Ülkelerinde Okutulan Lise Tarih Ders Kitaplarında Türkler (Ürdün Ve Suriye Örneği, Yüksek Lisans Tezi, Mehmet Yiğit, Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Tarih Öğretmenliği Anabilim Dalı, Ankara-2009, )”
Sümer yazılarındaki Türkçe kelimelerin bulunması aslında dünya Medeniyetin oluşmasında nasıl birbirini etkilediği ve Medeniyetin tüm insanlığın ortak mirası olduğunu bize gösteriyor. Kaldı ki Mübahat Türker bir sempozyumda14 şu bilgileri verir: “Kutadgu Bilig\ yazarken, Yusuf Has Hâcib’in, Farabi’nin etkisinde kalıp kalmamış olduğunu kendimize sorduğumuzda, varsayımının istikametinden yararlanacağımız model, ünlü çivi yazısı uzmanı, gerek Mohencodaro kültüründen, gerekse Girit kültüründen bir kısım yazıyı, ilk kez de Hititlerin çivi yazısını sökmeye muvaffak olmuş olan Çek bilgini Hrozny’nin teklif etmiş olduğu o toparlayıcı modeldir. Bu istikamet, çok hareketli bir kavim olan, Çin, Hind, İran, Mezopotamya, Bizans, İslâm, ve Batı ile daima temas etmiş bulunan Türklerin tarihlerine de aykırı düşmemektedir. Hrozny’e göre, Fırat ile Dicle’nin birleşerek, Basra Körfezi’ne ulaşmış olduğu yerlerde, yaklaşık M. Ö. 4000-3000’lerde, ilk yazılı uygarlığı kuran Sümerliler, bir Asya kavmidir ve dilleri de Türkçeye benzer. Hatta, onların, Türkçe ile “Tengri” gibi, tartışmasız ortak kelimeleri bile bulunmaktadır. Türkçede, Tengri, Tangara, tengerlek, Tanrı kelimeleriyle Sümerli dilindeki Dingir kelimesinin ayniyeti üzerinde Sümerologlar birleşmektedirler. İnsanlık kültür ve uygarlığı, Hrozny’e göre, Asya’dan, Pamir-Altay-Hazar üçgeni arasından çıkıp dünyaya yayılmıştır. Ona göre, Sümerliler, Altay’dan kopup gelerek Hazar’ın güneyinden ve kuzeyinden geçmek suretiyle — sonradan, belki, Doğu İran veya Umman kıyısını takip ederek— , Mezopotamya’ya ulaşmışlar, orada, büyük bir “kültür farı yakmışlardır. Bu farın ışıkları doğuda, Çin’e (M. ö . 1200’ler), batıda Girit’e (M. ö . 2000’ler), kuzeyde Anadolu’ya (M. ö . 2000. Hititlere), güneyde Mısır’a (M. Ö. 3000) ve Hind’e (M. Ö. 3000) (Mohencodaro, Harappa) kadar ulaşmıştır.www.Sümer Yazıları )
Yine, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Hititoloji Bölümü’nü kuran Güterbock, Zeus başta olmak üzere, başlıca Yunan tanrılarının Anadolu ve Mezopotamya menşeli olduğunu gösterebilmiş, Homeros Destanının kökünde, Anadolu menşeli Kumarbi Destanının, onun da kökünde, Mezopotamya ve Sümer menşeli Gılgamış Destanının bulunduğunu ortaya koymuştur.” Gılgamış destanın da Nuh Tufanı ile ilgisi olabileceği malumdur. Nihayet Batı medeniyetinin kaynağı Yunan Medeniyeti ise Yunan Medeniyetinin kökü Sümerlerdir diyebilmekteyiz ki tüm bu bilgiler bize dünya medeniyet tarihindeki evrenselliği ispatlamaktadır.
Buraya kadar Medeniyetin evrensel olduğunu farklı açılardan incelemeye çalıştık. Bu bilgiler çoğaltılabilir fakat bizim asıl konumuz Türklerin Medeniyeti olduğundan asıl yoğunluğu Türk Medeniyetinin şimdilik ispatlanabilen en sağlam kaynakları üzerinden gitmeye çalışacağız. Milletlerin ırkların ya da kültürlerin birbirinden üstünlüğünün olmadığını özellikle belirtmekle beraber farklılıklarının olduğunu zaman mekan ilişkisi içinde milletlerin kültürel gelişimlerinin farklı olduğunu söylemiştik. Mesela Amerika’da Kızılderililer bir kültür, orada Amerikalılar farklı bir kültür, Avrupa farklı olan bir kültür Asya, Ortadoğu, Uzak Doğu hatta Amazon ormanlarında henüz bugünün insanının bile bilemediği kavimler de dünya üzerinde bambaşka kültürleri temsil ediyorlar. Bizim itirazımız bu başkalıkların birer üstünlük olmadığı şeklindedir. İlim-bilim-gelişmişlik hallerini ve kavramlarını kendinden başka hiçbir millete yakıştıramayan Batı kafasına- onlar bu düşünceyi taşıdıkları müddetçe- hep karşı çıkacağız. Hatta zamanla bu karşı çıkışlarımız gereksiz bir çaba olarak görülecek belki bir anlam ifade etmeyecekse de biz bundan gocunmayacağız. Niye gocunalım ki şeytan her an nefesini üfürmede…
Şeytan nefesini üfüre dursun güneş balçıkla sıvanmaz. Hakikat hiç örtülemez. Medeniyet evrenseldir hakikatinin yanında Türk Medeniyeti gerçeği inkar edilemez. Göktürk, Karahan, Selçuklu, Osmanlı gerçekleri ayan beyan ortadayken tüm bunları görmezden gelmek ve hatta görememek en kibar tabirle bile : Akıl tutulmasıdır.
Şu gerçeği ifade ederek gerçekleri tekrar etmeye devam edeceğiz. Tekrar diyoruz çünkü bilgiler zaten önceki yüzyıllardan beri ifade ediliyor. Türk dediğimizde Avrupalıların aklına gelenler Müslüman Medeniyetinin hepsiydi. Öyleyken S.Huntington’un Medeniyetler Çatışması’ında ortaya çıkardığı medeniyetler şunlardır: Avrupa Medeniyeti, Latin Amerika Medeniyeti, Hint Medeniyeti, İslam Medeniyeti, Afrika Medeniyeti, Çin Medeniyeti, Japon Kültürü… medeniyetler hiyerarşisinde Türkiye’yi alt kültür kategorisinde değerlendirirken bir kültüre ait olmasına (halkın istememesine karşın) rağmen başka medeniyetlere geçiş yapmak isteyen ülke olarak görmektedir. Ne kadar basit bir gözlem ve değerlendirme. Semih VANER’in15 de her platformda dile getirdiği gibi Türkleri tanımıyorlar.
Uzun zamandır İslam’ı Türk Medeniyetiniyle çatıştırmak için çaba gösterenler olmaktadır. İslamı bir medeniyet dersek İnancı dünyaya hapsetmiş oluruz. İslam bir inançtır. Türkler bu inanca ram olmuş bir millettir öyle ki TÜRK=İSLAM algısı oluşmuştur. Cengiz Çevik’in çevirisini yaptığı makalede : “Johann Peter von Ludewig, Historia Rationalis Philosophiae Apud Turcas,Christ. Ern. De Windheim, Halae, 1691” künyeli Latince metnin başlığında bulunan Turcas adı genel olarak İslamın ortaya çıktığı ve yayıldığı Asya ve Avrupa coğrafyasında yaşamış Müslüman olan olmayan tüm filozof ve alimleri kapsamaktadır.”16 diyerek Türk kelimesinin gücünü göstermektedir. Bu güç Türk varlığını ve Türk Medeniyetini bizzat ispat etmektedir. (yazı devam edecek)
Bugün bir Türk düşüncesi oluşturulacaksa tarihsel süreçte oluşmuş kavramsal yapıları ve yorumları mutlaklaştırmadan kendi dilimizin imkanlarını da kullanarak yeni bir düşünme yöntemi ortaya koyulabilir. Şayet Türk düşüncesi, kendi varoluşsal gerçekliğini kaybederse bir kurgu olmaktan kurtulamaz. Mesela Batı felsefesi kendi gerçekliği üzerinden yükselmiştir. Fakat bu tarihsel ve varoluşsal gerçekliğin birikimleri varoluşçu filozoflar tarafından ciddi anlamda tenkit edilmiştir. Bugün Türkiye’de üretilen felsefe kendi tarihsel zemininden ve gerçekliğinden yoksundur. Bunun bir sonucu olarak da sahih ve gerçek olmadığı görülmektedir.1
Türk Medeniyetinin en hayati konularından biri Türk Tefekkür tarihidir. Varoluşsal zorunluluğumuz ancak Türk Medeniyetinin oturacağı zihinsel ve fiziksel geçmişimizin mutlak kaideler üzerine şekillendirilmesi ile mümkün olacaktır. Geçmişten gelen kültürel mirasımızın ilmi süzgeçlerden geçirilip metodolojisinin oluşturulması ve artık gerçekleştirilen sistem üzerine inşa sürecinin başlaması çok geç kalınmış bir çalışmadır. Ya da üzerinde yapılmış çalışmaların bir araya getirilip akli ve duygusal çerçevede bir potada eritilip kalıplaşmış bir şekilde sunulamaması Türk Medeniyetinin bir türlü ihya olamaması sonucunu doğurmaktadır. Kim? Kimler? Yol gösterici olacak?
“W. Kopper, O.Menghin başta olmak üzere bir kısım Batılılar Altaylılar tarafından yaratılan Türk (Bozkır) kültürü, taşıdığı beşeri değerler sebebiyle süratle etrafa yayılarak kısa zamanda doğuda Moğolları ve Kuzey Çinlileri, batıda Hind –Avrupalıların bazı kollarını tesir altına almış ve bir medeniyet vasfı kazanmıştır.”2 demek zorunda kalan Batılının ortaya koyduğu prensipler çerçevesinde bizler kendi varoluşumuzu nasıl devam ettireceğiz?
İnsaf sahibi bazı Batılı bilim insanları tüm “kibirlerinden sıyrılarak “Barbar” düşüncesinden kurtularak doğru objektif bilgiler sızdırmışlardır. Mesela milletlerin karakteristik özellikleri medeniyetin parçalarından biri ise ki öyledir “Sadakat”3 Türk Medeniyet sisteminin varoluşsal özelliklerinin en güzel örneklerinden biridir. Sadakat doğruluk ve dürüstlüğü, doğruluk güzel ahlakı, güzel ahlak, iyi tefekkürü, iyi tefekkür, iyi bir aklı, iyi akıl ise mutlaka ama mutlaka beşeri bir faydayı (buluş, teori, bilgi, felsefe vs. ) ortaya çıkarır. Adalet hasleti de genel Türk karakter özelliğidir. Öyle ki Fransız generallerden Comte de Bonneval: ”Haksızlık, murabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür… Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.”4 Adalet özelliği hakim bir karakterde insaf olur, empati olur, objektiflik olur, akıl olur akıl düşünceyi , düşünce beşeri faydayı doğurur. Cesaret özelliği münhasıran Türklerin ezelden alıp geldikleri karakterleridir ve bu karakterini Alp5 ismi ile mücessemleştirmişlerdir. Cesaret azmi, azim hareketi, hareket mücadeleyi, mücadele başarıyı, başarı hakimiyeti meydana çıkarır. Artık Göktürler hakimdir, Selçuklular hakimdir, Osmanlılar hakimdir. Asya’dan, Afrika’ya ve Avrupa’ya. Yüzlerce yıl. Tüm bunlardan sonra hala sonuç dünyaya hiçbir şey katmamış olan Türkler Barbarlar(!) hala günümüzde bile onca ulaşılan bilgiye rağmen sonucun böyle olduğuna inanmak veya bu şekilde söylemek ne akla, ne vicdana ne de ilme sığar. Bu olsa olsa kıskançlığın tezahürü olan art niyetli düşünce olabilir.
Öncelikle Türk Medeniyetini üzerine yazmakla diğer milletleri elimizin tersiyle itmiyoruz. Bilakis birilerinin elinin tersiyle ittiği ve ısrarla görmezden gelmeye çalıştığı Türk Medeniyetini üzerine basa basa tekrar ediyoruz. Evet, ilk sayfalarda da belirttiğim gibi mücadele ediyorlar tüm aksiyonları, tüm argümanlarıyla. Bizzat objektiflik, aklilik, bilimsel adları altında vurdukça vuruyorlar. Bize ne yazıyı, ne felsefeyi, ne, bilgiyi, ne teoriyi, ne tarihi yakıştıramıyorlar. Ancak zaman ilerliyor ve her şey apaçık ortaya dökülüyor ve aslında Batılının tüm dünyaya zorladığı karanlık tarih ve kültür bilinci, bilginin yoğunluğu ve bilgiye ulaşımın kolaylığı nedeniyle tarihin müsveddeler çöplüğüne atılıyor. Hayatın gerçekleri ve sürprizleri onların yalan bilgilerini parçalayıp fırlatıyor. Her şey aslına rücu ediyor.
Batılılarca kabul görmese de, hayali, farazi, imani, sübjektif, dogmatik gibi sözcükler arkasına gizlense de yüzyıllardan beri insanlığa ışık tutan dini kaynaklar ve özellikle de Kuran bize insanlarla ilgili araştırılsa da ulaşılamayacak, uğraşılsa da deneye tabi tutulamayacak ancak; düşünce, zihinsel bir çaba ve kalbi bir hissiyat ile anlam kazanabilecek durumları somut dile çevirerek aktarmıştır. Örneğin insanın ilk konuşması, dillerin farklılaşması, ırkların çoğalıp dağılması, insanın ilk yazısı, ne yazdığı, yazmayı nasıl keşfettiği, isimlerin ilk halleri, isimlerin nasıl ne şekilde belirlendiği gibi bilgiler üzerinde çalışılsa da nesnel verilerle ortaya çıkarılabilecek bilgiler olarak görünmüyor. Madde, isim, evrimleşme, gelişme, düşünme bileşenlerinin varoluşları ve ahenkle birbirine insanda nasıl entegre oldukları dünya gerçeklikleri içinde belirlenebilmesinden ziyade üzerinde felsefe dediğimiz düşünsel faaliyetler ile yorumlamalar yapılabiliyor. Aslında felsefe, Batılıların(Cermenler) hegemonyasından kurtarıldığında bize ilk insandan beri gelen ve tüm insanlığa şamil olan bir değerdir. Kuranda ilk felsefi yorumlamalar İbrahim peygamber üzerinden somutlaştırılır. Elbette İbrahim peygamber öncesinden de düşünce hep vardı. Ne? Nasıl? Niçin? Sorularının bir insan ağzından cümlelere dökülmesi İbrahim peygamber ile başlar. “Allah’ım! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” dedi. “Yoksa inanmıyor musun?” deyince “Evet, inanıyorum ama kalbim iyice tatmin olsun diye” dedi. (2; 260).(Kendi kendine) “Gece çökünce yıldız gördü: ‘İşte bu Rabbim!’ dedi. Yıldız batınca ‘Batanları sevmem’ dedi. Ayı doğarken görünce: ‘İşte bu Rabbim!’ dedi. O da batınca ‘Eğer Rabbim yol göstermezse şaşıranlardan olurum’ dedi. Güneşi doğarken görünce ‘İşte bu Rabbim, bu daha büyük’ dedi. O da batınca ‘Ey halkım! Ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım’ dedi.” (6; 76-78).İbrahim peygamber kimin peygamberiydi? Türklerin mi? Araplar, Avrupalılar, Asyalılar, Afrikalıların mı? Kimin? Tarihin bilinmeyen bize kadar ulaşan bu sorulara muhatap olanlar kimler ve hepsinden önemlisi hiçbir şeyi düşünemeyen insan tipinden düşünen insan tipine evirilmeye inanan Avrupalı için İbrahim Peygamber düşünen insan tipi ise o da sadece Avrupalılarda varsa acaba sadece Avrupalıların atası mı? Bilginin çıkışı yükseliş evreleri Batılılar tarafından kimlere dayandırılıyor? Gelişmemiş insan ile (Homo Habilis) (!) , gelişmiş (Homosapiens) (!) en yüce ırk Avrupalılar (Cermenler) ise; dışarıda kalan varlıklar acaba Arami, Sami,Türk halklarından olan insanlar mıdır? Güya entelektüel hareketlerin kaynağı Cermen halklarından fışkırırken en iptidai hareketler kaynağı diğer halklardan neşvünema mı etmektedir. Elbette yazmak, düşünmek ve okumak gibi muhteşem özellikler dünya üzerinde belli bir azınlığa, zümreye, millete takdir edilmiş değildir. Hiçbir şey düşünmediğini varsaydığımız bir insan bile sadece on dakikalık bir çabayla bu hasletlerin evrensel olduğunu çözebilir. Yani okumak, yazmak ve düşünmek tüm insanlara özgüdür. İbrahim peygamber insanlığa bir örnektir. Pagan bir insan için İbrahim’in ne önemi vardır o da ayrı bir tartışma konusudur.
Yukarıda insanların okumak, yazmak, tefekkür gibi özelliklerinin evrensel olduğunu yazmıştım. Bu özelliklerin insana özgü olduğunu Kuran belirtir ve : “ Oku, Rabbinin adını anarak oku,…….o kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.” (Alak suresi, 1.2.4.5. ayetler)Kuran insanların okuma, düşünme ve yazma eylemlerini Hz. Muhammed’e bildirilirken zaman vermemiştir. Ancak ilk insana konuşma özelliği verildikten sonra ona eşyaları isimlendirebilme özelliği de verilmiştir.7 Hatta Tevrat’ın yaratılışı anlattığı bölümde de ilk insana isimlendirme yapması söylenir : “Yar.2: 19 RAB Tanrı yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Adem’e getirdi. Adem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı.Yar.2: 20 Adem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir Yardımcı bulunmadı.” 8 Bu eski kadim kaynaklar bize insanın konuşma, isim verme, düşünme, yazma gibi eylem ve bilgileri edindiklerini açıkça göstermektedir. Yani bilgi evrenseldir. Düşünce de sanat da her şey kâinatın işleyişinde pay sahibidir ve üstünlüklerden ziyade farklılıklar vardır.
Bilginin evrensel olduğu kesin olmakla birlikte bilgiyi kullanan insanların bu değeri hangi zaman diliminde ne kadar yoğunlukta kullandığı tarihin sayfalarında her millet için ayrı bir çalışma haline gelmiştir. Kültürlerin kökeninde evrensellik varsa da bilginin kullanılış şekli zamanı ve yoğunluğu elbette farklılıklar göstermiştir. Burada önemli olan bulunan her bilginin sağlam deliller üzerinde yükseliyor olmasıdır. Evet, biz Türklerin izini takip ediyoruz. Ve onların izini Orhun Abidelerinde keşfediyoruz. Tabi en eski yazılı kaynak olarak. Zaman bizi daha eskilere alıp götürebilir bunu da yapılan çalışmalar gösterecek.
Orhun Abidelerine geçmeden önce birçok faktörün bileşiminden oluşan medeniyetin içinde Türklere özgü demir ve atın önemini çok kısa hatırlatmakta fayda var. Çünkü demir gücü, at göçü vurguluyor Türk Medeniyetinde. Dünya hakimiyetleri en nihayetinde bu ikisiyle başladı. Ayrıca at ve demir kadim zamanlarda belki de düşünce eyleminden biraz daha önemli olmuş olabilir. Belki insanlığın düşünce evreleri yavaş yavaş yolunu bulup ilerlerken at, ateş, demir hızla öğrenilip daha fazla ihtiyaç olma özelliği taşıyordu.
Bu medeniyetin merkezinde elbette birçok faktör rol oynamıştır ancak “demir” ve “at” fiziki medeniyet varoluşunun temel taşları olmuştur Türk Medeniyeti için. Elbette Türklerdeki Darkan, Tarhan, İlhan, Timur gibi isimler demirin Türk Medeniyetindeki önemini bize gösterir. “Türkistan’da demir kültürünün M.Ö. 2000’lerde varlığına dikkat çekilerek, yukarıda belirtilen görüş desteklenmiştir. Ayrıca demirin Türk kültür çevresinde eskiden varlığı M.Ö. 1022 yılına ait Çin kayıtlarında dikkat çekilmiştir. Bu kayıtta “lüks kılıç” anlamında “king-luk” kelimesi Türkçede “ikiyüzlü bıçak” manasında günümüzde dahi kullanılan “kingirlik” kelimesiyle özdeşleştirilmiştir (Togan, 1981: 30). Bütün bu verilerden hareketle Türk kültür çevresinde aşağı yukarı M.Ö. 1200’lerde demir kullanımı yaygınlık göstermiş ve demirden birlikte savaş gereçleri yapılmaya başlanılmışt.ır.”9
Efsaneye göre Türk, gökyüzünden yeryüzüne atlı olarak inmiştir. Ayrıca Tanrı ile iletişim kurmak da kanatlanıp uçabilen bu hayvana binilerek yapılabiliyordu. Belki de doğudan doğruya kağan ile Tanrı arasında iletişimi sağlamaktaydı. Azerbaycan destanlarında olsun ve gerekse Türk destanlarında olsun at, kahramanın birinci derecede yardımcısıdır. Kaşgarlı Mahmut’un kaydettiği gibi “Kuş kanadı ile Türk atı ile”dir. İkisinin birbirinden ayrılması söz konusu bile olamaz. 10 Binlerce yıllık tarihin hakim unsuru elbette at olacaktır. Öten bir oku, devasa topları Türklerde gören bir dünya belki atın en iyi şekilde nasıl binildiğini de Türklerden görmüştür.
Kültürün bileşenlerinden olan hayvancılığa hiç değinmiyorum bile. Nihayetinde medeniyetin unsurlarında hayvanlıcık, çiftçilik vardır fakat ilerleyen yüzyıllar içinde medeniyetin en temel ve en ilkel unsurları olarak kaldığından gelişmişlik anlamındaki Medeniyetin ölçüsü olamıyor. En ilkel durumların(avcılık, toplayıcılık, çiftçilik, hayvancılık vs.)tüm dünyanın başına gelmiş olması muhtemeldir ki bu yönüyle evrenseldir de. Bu evrensellik beyaz Avrupa’nın bir an evvel kurtulması gerektiği bir süreçtir ki bugün artık Amazonun ormanlarında kalan insanlar ile aynı paralelde bulunmak ne kadar içi burkucu bir haldir(!).
Peki nereden alacağız meseleyi. Medeniyet yolculuğunu en eski yazının bulunmasından diyenler olduğu gibi petroglifler ile başlaması gerektiğini düşünenler de vardır. Her iki tezde de Türklerin medeniyet izlerine rastlamak mümkün. Yazı düşünmenin bir ürünüdür ve kabullenilmek zorunda kalınmış tarihi bilgilere göre yazının ilk görüldüğü yer Sümerlerdir. M.Ö 3000 yıllarına kadar gittiği söylenen çivi yazısı örneklerine Mezopotamya dediğimiz bölgede karşılaşılır.11 Yani Medeniyet başlangıcı. Ural Altay dil grubu olan Fin, Macar, Sümer dilleri, Tunguz, Moğol, Türk, Kore ve Japonların dilleri eklemeli diller gurubudur. İlginçtir ki dünyadaki bilinen en eski Sümer dili eklemeli bir olmasının yanında yapılan araştırmalarda Sümercede 168 adet Türkçe kelimeye rastlanmıştır.12 Buna rağmen kâğıdın, tarihi kayıtların, belgenin bulunmadığı dönemlerde araştırmak ve insanların bilgisine sunmak son derece zor olmuştur. Bunun bir sonucu olarak Türk tarihi ve kültürünün varlığı, klasik anlamda tarihî belgelerin ve bilgilerin uzandığı yıllardan başlatılmıştır. Hatta bu bir gelenek durumuna getirilmiştir. Dolayısıyla Türkler, genel olarak, birkaç bin yıllık tarihe ve kültüre sahip bir millet olarak kabul edilmiştir. Pek çok tarih bilimcisi; insanların yaşadığı olaylar, yazının bulunması ile kayda alındığını düşünerek tarihî çağları yazının bulunuşu ile başlatmak hatasına düşmüş veya kasıtlı olarak böyle bir yola gitmiştir. Hâlbuki insanoğlu, yaşadığı olayları, petroglifler vasıtasıyla kayalar üzerine nakşetmiştir. Tarih bilimcilerin bu gerçeği neden görmezden geldiği veya göremediği gerçekten merak konusudur. 13 İster M.Ö 3000 yılına Sümerlere kadar uzanalım ister daha eski uzak zamanlardaki pedrogfillere gidelim araştırmalar bize Türklere ait birçok ize ulaştırmaktadır. Bu durum elbette sadece Türklere has bir özellik değil dünyada yaşayan diğer milletler için de geçerlidir. Bu bize yukarıda da söylediğimiz gibi doğrudan Kuranın verdiği bilgilere götürür. yani milletlerin ırkların kültürlerin üstünlüğü değil farklılığı söz konusudur.
1. TÜLÜCE H.Adem, (2018). Türk Tefekkür Tarihini Temellendirmede Yeni Bir Yorum Denemesi, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 18 (1), 513-533.
2. SARI İbrahim, Türkün Destanları, Net Medya Yayıncılık, İstanbul, 2016, s.11
9.İlhami DURMUŞ, ASYA A R A ŞTIR M A LA R I D E R G İSİ THE JOURNAL OF ASIAN STUDIES, Cilt / Volume : 1 Sayı/ Issue : 1 Güz / Autumn 2017,s.19
10. Eyüp AKMAN, TÜRK KÜLTÜRÜNDE VE AZERBAYCAN DESTANLARINDA AT Mart 2003 Cilt:11 No:1 Kastamonu Eğitim Dergisi 233-248
11. Hümeyra GÜMÜŞHAN, “YAZININ TARİHSEL GELİŞİMİ VE BU SÜREÇTE YAZININ ÇEŞİTLİ YÜZEYLERE UYGULANABİLİRLİĞİ” , 6. ULUSLARARASI MATBAA TEKNOLOJİLERİ SEMPOZYUMU, İSTANBUL ÜNİV. 1-3 KASIM 2018, İSTANBUL
12. A.Bican ERCİLASUN, Türk Dili Tarihi, Akçağ yayınları, 2004,Ankara, s.35
13. Necati DEMİR, Zeitschrift für die Welt der Türken Journal of World of Turks, TÜRK TARİHİNİN VE KÜLTÜRÜNÜN KAYNAĞI OLARAK KAYA ÜZERİ RESİMLER (PETROGLİFLER) VE YAZILAR , ZfWT Vol. 1, No. 1 (2009)