Teksas’ın dindar ve muhafazakar kasabası… İki aile, aynı kilise, aynı sosyal çevre ve dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen hayatlar. Ancak bu “nizamlı” tablonun altında, Candy Montgomery’nin monotonluktan kaçış bileti olarak komşusu Allan Gore’a sunduğu o tehlikeli teklif yatıyor. Gerçek bir olaydan uyarlanan bu hikayede beni en çok sarsan, kurgu olmaması kadar, kahramanların her birinin “sağlam birer Hristiyan” olması.
Meksika’nın tozlu ve muhafazakâr 1960’larına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Netflix platformunda karşımıza çıkan “Gittiğimizi Kimse Görmedi” (Nadie nos vio partir), Tamara Trottner’in kaleminden dökülen gerçek bir hayat hikayesini ekrana taşıyor. 2024 yapımı bu dönem dizisi, sadece bir “kaçırılma” öyküsü değil; sınıfsal uçurumların, katı dini geleneklerin ve insan doğasının en karanlık dehlizlerinin bir panoraması.
Evil, Robert ve Michelle King tarafından yaratılan, psikolojik korku, gerilim ve doğaüstü olayları konu alan oldukça özgün bir yapım. Dizi, bilim ve din arasındaki o gri bölgeyi keşfederken sürükleyici bir anlatı sunuyor.
Dizi, Hıristiyanlık ile Pagan kültür arasında gel git yapan Amerikalı/Avrupalı bir zihin yapısı. Zihinlerdeki şeytanlar her yerde, herkesin şeytanı kendine dert. Batılı zihin korkuyu da bilir, çalışmayı da bilir, kazanmayı da bilir, film dizi yapmayı da bilir dini de bilir, insana dair her şeyi bilir. Yeri gelir mahremiyet inanılmaz tavanda (Rahipler/Rahibeler evlenmez,uzlet halindedirler) yeri gelir ensest ilişkilerin dibini de vurur, aldatma olağana yakın seyreder evliliklerinde. Tüm karmaşadan elbette harika diziler filmler çıkar.
Oyuncular işlerini iyi yapmışlar. Ben açıkçası Rahibe rolüyle Andrea’yı çok beğendim.
Filmdeki görüntülere hayran kalmamak zor. Ne mimari estetik var ama! Dizide çok canlı renkler yok daha çok gri, koyu mavi, kahverengi ve krem tonları hakim. Bu “sade ve steril” görsellik, doğaüstü olaylar başladığında o tekinsizliği daha da vurguluyor.Mekanlar büyük insanlar mekanın içinde küçük görünüyor. Özellikle kiliselerde bu Tanrının büyüklüğünü sanki tasvir ediyor.
Dizi, şüpheci bir adli psikolog olan Kristen Bouchard’ın, Katolik Kilisesi için çalışan ve rahip adayı olan David Acosta ile bir araya gelmesini anlatıyor. İkiliye, teknik konularda uzman olan Ben Shakir de katılır. Bu üçlü, Kilise tarafından “mucize” veya “ele geçirilme” olduğu iddia edilen olayları araştırmakla görevlendirilir.
Ekip her bölümde, yaşanan garip olayların tıbbi/mantıklı bir açıklaması mı olduğunu yoksa gerçekten doğaüstü (şeytani) bir gücün mü devrede olduğunu anlamaya çalışır.
Leland Townsend: Michael Emerson tarafından canlandırılan bu karakter, ekibin karşısındaki ana kötü figürdür ve insanları kötülüğe teşvik eden gizemli bir yapının parçasıdır.
Dizi sadece davalara odaklanmaz; karakterlerin aile hayatlarını, kendi içsel korkularını ve inanç sorgulamalarını da derinlemesine işler.
Modern Kötülük: Dizi, kötülüğü sadece iblisler üzerinden değil, sosyal medya, teknoloji ve modern dünya üzerinden nasıl yayıldığını göstererek işler.
Hem düşündüren hem de yer yer ürperten, “gizem” tarzı araştırma bölümlerine sahip ama modern bir tonu olan dizileri sevenler için, Evil kesinlikle izlenecekler listesinde olmalı.
Dağdağalı bir ortam… Her yer cayır cayır yanıyor ve ateş bana da yaklaşıyorken, elimde o ateşi söndürmek için döktüğüm küçücük bir kova su. Olmayacak, biliyorum. Tek çare koşmak; olabildiğince uzaklaşmak! Dizilerden, filmlerden ve etrafımızı kuşatan o anlamsız gürültüden nasıl azade kalabiliriz? Tüm bu hengâmede kendi huzurlu limanımı nasıl koruyabilirim?
Bugün bakıyorum da, Murat Soner gibi birkaç sağduyulu sesin dışında kimseden bir itiraz yükselmiyor. Türk dizilerini –yabancı yapımlarda da sapkınlıkların çıkacağını tahmin etmeme rağmen– artık neredeyse hiç seyretmiyorum. Bizim yerli yapımlarımız çok daha ağır bir yıkım vadediyor; sanki insanlığın kalbine, bizzat Türkiye’den kurşun sıkılıyor. Ne muazzam ve sapkın bir güçle karşı karşıyayız.
Henüz evlerimizde televizyonun elektriğin olmadığı yıllardı. Almanya’dan biri gelmişti köyümüze de bir video getirmişti yanında. Videonun enerji kaynağı da arabanın aküsüydü. Her akşam bir Türk filmi koyardı ve bütün köylüler kahvehaneye doluşurduk o filmleri izlerdik. Sezercik falan. Kadınlar da gelirdi onlar kahvehanenin çatısına otururlar oradan seyrederlerdi filmleri . Bizim için o filmler apayrı bir dünyaydı. Akşam film seyredeceğiz diye heyecanlanırdık.
Evlerde ışık da yoktu. Kadınlar erkekler hep beraber bir odanın içinde bir gaz lambasının önünde otururduk. Kadınların ellerinde oyaları olurdu. Hem konuşurlardı hem o lambanın önünde el işi yaparlardı. Çocuk yaşımda insanların gölgelerine bakardım hayallere dalardım. Şimdi düşünüyorum da ne güzel günlermiş o günler.