Meksika’nın tozlu ve muhafazakâr 1960’larına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Netflix platformunda karşımıza çıkan “Gittiğimizi Kimse Görmedi” (Nadie nos vio partir), Tamara Trottner’in kaleminden dökülen gerçek bir hayat hikayesini ekrana taşıyor. 2024 yapımı bu dönem dizisi, sadece bir “kaçırılma” öyküsü değil; sınıfsal uçurumların, katı dini geleneklerin ve insan doğasının en karanlık dehlizlerinin bir panoraması.
Oyuncular : Ertan Saban, Ertan Saban, Ahmet Rıfat Sungar, Okan Yalabık, Bensu Soral,Birce Akalay, Melis Sezen, Mehmet Özgür
Nihayet güzel bir Türk filmi yapıldı. Gerçek olaylardan alınma bir film. 1930’lu yıllarda Atatürk’ün yaratmak istediği Türkiye’yi bize çok güzel gösterdi. Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği bir çok planlardan biri de Sanat alanında Avrupa’ya yaklaşmaktı elbette. Aslında bu sadece Atatürk’ün değil Osmanlı’nın son dönem padişahlarının da ulaşmak istediği bir amaçtı. Farklı olan Atatürk’ün bu amacı gerçekleştirmek için harekete geçmesi ve şartlar ne olursa olsun onu gerçekleştirmesiydi. Bu filmde de ortaya çıktı ki Atatürk demek ZAMAN demektir.
Evet, Atatürk’ün Türkçe konuşması filmdeki gibi miydi doğrusu hiç bilmiyorum ama bana biraz kulak tırmalayıcı geldi. Türkçemizi kendi şivesiyle değil de İstanbul şivesiyle konuşsaydı daha iyi olurdu belki.
Film, Cumhuriyet tarihimizde sahnelenen ilk opera olan Özsoy Operası‘nın etkileyici öyküsüne odaklanıyor.
Filmde karmaşık olay örgüsü yoktu. Modern film veya dizi senaryosu yoktu. İdealizm vardı. İlginçtir İstiklal Marşımızın bestecisi ile Adnan Saygun’un arasında bu kadar husumet olduğunu ilk defa görmüş oldum. Var mıydı bu husumet? Olabilir. O günlere dair o kadar az şeyler biliyoruz ki! Atatürk’ün aşkı Ahmet Saygun’un idealizm uğruna eşini ihmal etmesi (filmde öyle yansıtılıyor), ilk opera gösterisinin getirdiği gerginlikler vs. hepsi de iyi oyunculuklar ile başarılı bir şekilde ortaya konmuş. Her zaman şunu derim senaryomuz çok sağlamsa onu oynayacak çok yetenekli oyuncular var bizde.
Bir filmi kült yapacak olan konusu ve senaryosudur. Bence diğerleri daha yan faktörler. Kaldı ki bu filmde de öyle efektler, farklı mekanlar, zengin bir aksiyon filan yoktu.
Ertan Saban Atatürk’ü iyi canlandırmaya çalışmış. O günün havası yakalanmış. Büyük ideallerin içine küçük kaygılar da eklenmiş. Benim hoşuma gitmese de araya Amerikanvari komedi de yerleştirilmiş. O günün insanlarında hele bu kadar stresli bir ülkede komik konu da Atatürk’ün yapılmasını istediklerinin yerine getirilmesi aşamasında insanların komik davranışlar gösterebilmeleri ki bu bir askerdi mümkün müydü? Bilemem belki de mümkündü.
Türk filmlerinin içinde bize biraz olsun oksijen almamızı sağlayan böyle bir filmi her şeyiyle ortaya çıkaranlara teşekkür ederim.
Bireyin içsel ve çevresel faktörlerle mücadelesini mükemmel anlatan filmlerden biri. Bob Maconel kötü bir gün geçirmektedir. İş yerinde mesaisini kasvetli, yaşadığı dünyadan tamamen kopuk hissederek geçirmektedir. Çünkü iş arkadaşları zorbadır, kibirlidir. Müdüründen en alt çalışan memuruna kadar hemen herkes Bob’u normal bir insan olarak görmemektedir.
Bob evde iş yerinde sanrılar yaşamakta ve iç sesi ona oyunlar oynamaktadır. Bob bu işyerini dinamitle havaya uçurmak niyetindedir fakat o öldüremez. Kişiliği buna el vermez de . Berbat bir günde, bir kişi elinde silah işyerine gelir ve önüne gelene ateş açar ve pek çok kişiyi öldürür ve yaralar. Tam o sırada Bob çekmecesindeki silahla katili öldürür ve o günden sonra BOB işyerinin kahramanı olur. Fakat normal çalışma zamanlarında Bob’a yalan da olsa merhaba, günaydın diyerek geçip giden tek bir kişi vardır: Venessa. Venessa da vurulanların arasındadır ve ağır yaralıdır. Film tam da bu olaydan sonra gerçeküstü bir kasırgaya doğru ilerleyecektir.
Evet Avrupa ve Amerika sineması bireyi gerçek tüm yönleriyle analiz etmekte ve bu analizi sinemaya aktarmakta mahir.
Bob Maconel ( Christian Michael Leonard Slater) sosyal anksiyetesi olan içine dönük, insanlarla ilişki kurmakta zorlanan bir kişilik. Ancak onu bu hale getiren tüm iki yüzlülükler, insanların kibri, insanların zorbalığı değil midir?
Benzer konuda çekilmiş “Amerikan Güzeli” filmindeki kişilikler bize o kadar çok mesajlar veriyor ki:
Toplumsal çürümüşlük
Zorbalık
Modern kölelik
Kişisel ve toplumsal travmalar
Ezilmiş horlanmış dışlanmış bireyler
Sosyal anksiyete bozukluğunun yayılması
Depresyon
Sonsuz zevk arayışı
Para, paraya ulaşma hırsı
Modern insanın çilesi ve bu dünyadan sessizce ölüp gitmesi
Batılılar filmlerinde insana dair dramatik ne varsa en ince noktasına kadar işliyorlar. Eeic Satie’nin Gnossiennes’i adeta içinize işliyor. Yavaş yavaş bireyin silinip gitmesi.Görmezden gelinmesi.
Gattaca en yakın geleceği (tam da bugünü) genetik mühendislik üzerinden kurgulayan fütüristik ve distopik bir bilimkurgu filmi.
Film içinde insan ırkının genetik özellikleriyle biri birini ezmeye çalışmasını konu ediniyor. 1997 yılında yapılan bir film için çok başarılı. Kendimi ve ülkemizi 1990 lı yıllarda hatırlıyorum da peh! Biz kim bu filmin konusuna yetişmek kim. Biz o yıllarda da bugünkü gibi ekonomik çıkmazlar içinde idik. Tuvalet kapıları olmayan ve her yerinde püfür püfür sigaranın içildiği hastaneler, çöpten, pislikten geçilmeyen sokaklar iş yerlerimiz vardı. Perişan bir haldeydik. Terör, cinayet, kanlı pusular vs. Bu film o yıllar için bize 10 gömlek fazlaydı.
Film sosyal hiyerarşiyi genetik mühendisliği üzerinden sorguluyor. Durgun fakat bir o kadar da sürükleyici ve düşündürücü bir film.
Filmin baş rollerinde Ethan Hawke (Vincent Freeman) , Uma THURMAN (İrene Cassini), Loren DEAN (Anton Freeman) var.
Gattaca ayrıcalıklı kusursuz mükemmel insanları toplayarak uzay yolculuğu için hazırlayan bir şirketin adı.
Filmde sadece sosyal farklılıkları değil aile içindeki kişilerin arasında bile bireysel üstünlükleri öne çıkarıyor ki Vincent ve Anton iki kardeş fakat Vincent normal doğum ile dünyaya geliyor Anton ise dışarıdan döllenme yöntemiyle dünyaya geliyor. Anton MÜKEMMEL insan iken normal doğan VİNCENT maalesef hastalıkları olacak olan ve daha 30 yaşına geldiğinde ölecek olan bir HİÇ tir.
Film dikkatli seyredildiğinde çok şeyler anlatıyor.
İrene rolünü canlandıran Uma THURMAN “Kill Bill” filminde de çok başarılıydı. Hakeza bu filmde de iyi bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Ethan Hawke’i de “Ölü Ozanlar Derneği” Filmiyle tanınmış bir oyuncu.
Bu filmin sahne arkasında belki de magazinsel değer olarak film setinde tanışan Thurman ile Ethan Havke’nin birkaç ay sonra evlenmiş olmalarıdır. 1997 film setinde tanışıp 2005 yılında neredeyse tüm film starlarının ortak sonu gibi 5 yıl sonra boşanmışladır. Zaten bu starların boşanmaları da geleneksel bir durum. Boşanma sebebi de Ethan Havke’nin Umayı aldatması.