Denzel Washington dünyaya aktör olması için gönderilmiş. Tam bir yetenek. Ben onun 1987’de çekilmiş Cry Freedom filmini seyrettiğimde çok etkilenmiştim. Pek çok filmi var ama Malcom X benim için ayrı bir değere sahip. Denzel Washington’un ilerleyen yaşına rağmen ADALET-1, ADALET2 ve ADALET-3 serilerinde bu kadar başarılı olabilmesi takdire şayan.
Adalet-3 filmi de hemen her yönüyle muhteşem. Filmde aksiyon var, sanata vurgu var, psikoloji var, kin var var, mutluluk var. Bravo. Tüm bunları 2 saat boyunca bıkmadan usanmadan gözünüzü kırpmadan izleyebiliyorsunuz. Film böyle çekilir. Senaryo böyle yazılır, bir film bu kadar güzel kurgulanır.
Hani pek çok filmde vahşet gördüğünüzde bir irkilir biraz tiksinti duyarsınız ya. Bu filmde bu sahneler ne zaman gelecek diye beklersiniz. Zaman Robert McCall’in ( Denzel Washington) kölesidir. Zaman, özen, dikkat ve muhteşem sonuç. Aslında Robert McCall -adaleti sağlamak için bile olsa- yaptıklarından dolayı vicdan azabı çekmektedir ve temiz bir sayfa sakin bir yaşam için kendini bir İtalyan kasabasına atar. Fakat ne mümkün! İtalyan mafyası bulunduğu şirin şehirde halkı baskı kurmakta zorla işyerlerini haraca bağlamakta ve hatta bu görünen zorbalıktan daha öte uluslararası eroin kaçakçılığı da yapılmaktadır.
Dakota Fenning’in ( Dakota Fenning 2004 yılı yapımı olan Gazap Ateşi [Man On Fire] filminde daha 9-10 yaşlarında iken Denzel ile birlikte rol almış) de rol aldığı adalet-3 filminde Amalfi kasabasını bir tablo gibi önümüze serip bir göz zevki haline getiren yönetmen Antoine Fuqua’yı da kutlamak gerekir. Ne güzel görüntüler. Aslında filmde iyilik – güzellik ile kötülük-çirkinlik iç içe geçmiş ve bu filmin hemen her karesinde hissettirilmiş. Balıkçının Robert McCall’e içtenlikle balık vermesi, polisin, doktorun, garsonların, orada yaşan sakinlerin ona davranışları Robert McCall’i olağanüstü etkilemiştir. Elbette Robert McCall’in bu kasabayı beladan temizlemesi kaçınılmazdı. Her ülkenin bir Robert McCall’i vardır ki iyi ki de varlar. Robert bana Osmanlıdaki Akıncıları hatırlattı. Evet! Osmanlı akıncıları ve Yeniçerileri gittikleri ülkelerde zorbalara göz açtırmazlar ve adaleti sağlarlardı. Evet, sadece bir kişi bile bir şehri korurdu. Öyle ki İtalya’nın Moenakasabası bunlardan sadece biri.
Filmin son karesinde havai fişekler göklere doğru yükselir ve geceyi aydınlatır. Adalet ve iyilik kazanmıştır. Film bitmiştir ve herkeste bir tebessüm…
Oyuncular:Nicole Kidman (Grace Fraser), Hugh Grant (Jonathan Fraser), Noah Jupe (Henry Fraser), Matilda De Angelis (Elena Alves), Edgar Ramirez (Dedektif Joe Mendoza), Donald Sutherland (Franklin Reinhardt), Noma Dumezweni (Haley Fitzgerald), Lily Rabe (Sylvia Steineitz), Edan Alexander (Miguel Alves), Ismael Cruz Cordova (Fernando Alves), Michael Devine (Dedektif Paul O’Rourke), Jeremy Shamos (Robert Connaver)
Müzik: Evgueni Galperine, Sacha Galperine
Tür: Drama-Gizem
Konu: Aile
Ana Fikir: Amerikan aile yapısındaki ve Amerikan sosyal yapıdaki bozuk ilişkiler
Filmin Esin Kaynağı: İngilizceden çevrilmiştir-The Undoing, Jean HanffKorelitz‘in 2014 yılında You Should Have Known adlı romanından uyarlanan bir Amerikan gizem psikolojik gerilim televizyon mini dizisidir. Dizi karmaşık değil oldukça sade kurgusu da herkes tarafından hemen anlaşılabilir.
Evet, mini dizi kategorisindeki bu dizi sürükleyici. Dizinin sonuna kadar ilerleyen süreçte katilin kim olduğunu seyirci olarak bulamıyorsunuz. Fakat birçok filmde olduğu gibi final sönüktü diyebilirim. İnsan finalde hep farklı bir tat almak istiyor. Ancak yapım ve senaryoların pek çoğu bu tadı vermekte zayıf kalıyor.
Film karmaşık bir kurgu değil. Film Fraser ailesinin çatırdayıp çökmesini konu alıyor. Aile zengin. Baba Jonathan Onkolog anne meşhur bir psikolog. Ancak anne kocasından ilgi görmüyor fakat eşine ihanet de etmiyor. Baba Jonathan’ın ise dizinin içindeki ilerleyen diyaloglardan anlıyoruz ki başka kadınlarla ilişkileri var. Özellikle de hastalarıyla ya da hasta yakınlarıyla. Fakat Jonathan birçoğunu bir gecelik ilişki diye söylerken en son sevgilisine aşık olduğunu açıkça ifade ediyor ve karısını sevse de diğerinden vazgeçemediğini söylüyor. Eşi Grace iyi eğitimli tanınan ünlü bir psikolog olup da eşinin kendisini aldattığını anlayamıyor olması da ilginç. Belki anlasa da ailenin bozulmaması için yapılan bir fedakârlık olarak da düşünülebilir.
Jonathan, hastasının annesine (Elena) kapılır. Ondan vaz geçemez. Kapıldığı kadın Elena, etkileyici ve kendi içinde psikolojik saplantıları olan biridir. Bir sanatçı olan Elena zengin değildir eşi ile de problemleri vardır. Okul aile birliğinin içine girerek sosyal statüsü yüksek ve zengin ailelere ayak uydurmaya çalışırken Elena’ya Grace de kapılır. Hatta Grace eşcinsel tavırlar sergileyen Elena’nın atölyesine gider kendi resmini çizdirir. Aslında Grace de bulunduğu zenginler ortamından bunalmış olduğundan Elena’ya yapışır öyle ki gönlünü ona kaptırır. Böylece Elena’ya aynı aileden hem Grace’nin kocası Jonathan hem de Jonathan’ın karısı Grace gönlünü kaptırır. Birbirilerinden habersizlerken Jonathan işin kötüye gitmeye başladığını görür ve Elena’dan uzaklaşmak istese de Elena artık bu aileyi kafaya takmıştır ve ayrılmaz. Jonathan da Elena’yı öldürür. Elena’nın oğlu Elena’yı stüdyosunda başı parçalanmış yerde yatıyor olarak görür. Olay duyulunca kimin öldürdüğünü bulmaya çalışırlarken soruşturmalar genişler ve şüpheliler Elena’nın kocası, Grace, Jonathan’ın olabileceği düşünülür. Dizi tüm bölümlerde her bir şüpheli üzerinde durur. Grace kocasının kendisini aldattığını bu soruşturmalarda öğrenir ve Jonathan’dan nefret edecekken Jonathan Elena’nın çok takıntılı ve etkileyici olduğunu onun için ihanet etmek zorunda kaldığını karısına anlatır ve Grace de Elena’ya aşık olmak üzere olduğunu bildiğinden kocasıyla empati kurar ve onu affetme eğiliminde gözükür. Ancak Grace Jonathan’ın ihanetlerini görüp onun psikopat biri olduğuna ikna olunca mahkemede kocası aleyhine aniden suçlamalarda bulunur ve kocasının Elena’yı öldürdüğünü söyleyerek kocasını ele verir. Bu arada film içinde Elena’nın eşinden ve hatta Henry’den bile şüphelenilir ki baba JONATHAN küçük oğlunu suçlayabilecek kadar asosyal tehlikeli bir psikopattır. Grace’nin babası Jonathan’ı ilk gördüğünden beri hiç sevmez fakat kızının görüşlerine saygısından Jonathan’a katlanır hatta Jonathan hapisten kurtulsun diye yüklü miktarda şartlı tahliye olsun diye ödeme yapar.
Ben Jonathan eşini aldattığı için Grace’nin de kocasını aldatma yoluna gireceğini ummuştum birçok Amerikan ve Avrupa filmlerinde olduğu gibi ama Grace tutarlı ve ERDEMLİ insan olduğunu göstererek kocasını hiç aldatmamış ve film sonuna kadar da aldatmadı. Öyle erdemli ki kocasının psikolojisini çoktan çözdüğü halde ona düzeltme şansı vermiş olduğu görülüyor filmde.
Tabi filmde Amerikan toplumunda sosyal statülerin derinliği, alt tabakaya üst perdeden bakmalar, zenginlerin anlam arayışları (Grace bunu temsil ediyor), çarpık ilişkiler, okulların iç işleyişleri vs. yansıtılıyor. Hemen tüm filmlerde evlilerin her an aldatma korkusu içinde oldukları görülüyor. Bu durum gerçekte de böyle ise vay!!
Bir garip sahne vardı ki ! Akıldışı. Jonathan yasak aşk yaşayıp öldürdüğü sevgilisinin kocası olan Fernando Alves ’in evine öylece gidiyor ve ona Elena’yı öldürmediğine ikna etmeye çalışıyor. İlginçtir Fernando olur böyle şeyler havasında Jonathan’ı karşılıyor. Akıl alası değil. O arada Fernando’nun kucağında taşıdığı bebek de aslında Jonathan’a ait.
Ben katil JONATHAN rolünü oynayan Hugh Grant’in bu filmdeki oyunculuğunu hiç beğenmedim. Olmamış maalesef. Nicole Kidman başta olmak üzere diğer oyuncuları çok beğendim. Hugh Grant başarılı bir oyuncuysa bile bu dizide maalesef başarılı değil. Davranışları, mimikleri her şeyi iticiydi. Ama Nicole Kidman, Elena rolündeki Matilda DeAngelis ve özellikle Donald Sutherland çok başarılıydılar. Bu dizide Elena daha fazla rol alabilirdi çünkü her şey onun üzerinde dönüyordu. Bana göre erkenden öldürülmemeliydi. Küçük Fraser Henry ise boyundan büyük işlere burnunu sokuyordu anlamsızca daha çocukça ve daha masumane bir rol giydirilebilirdi. Fakat o küçücük yaşına rağmen telefonundan takip ettiği benim bile anlamakta zorlanabildiğim duruşmalardaki cümleleri anlıyor ve yorumluyordu. Hatta bir sahnede çocuk Henry anne ve babasıyla bulunduğu ortamda babasına : “ Sen Elena’yı s….tin mi?” diye abes bir soru sordu. Aile içi konuşmalara bakar mısınız?
Aslında ana oyuncu Nicolas KİDMAN ile birlikte filmin sürükleyicisi yan rollerdeki oyuncular olmuştur. O kadar iyi idiler. Yan oyunculardan özellikle avukat Haley rolündeki Noma Dumezweni’yi ve büyükbaba rolündeki Donald Sutherland harika oynadılar.
Aslında kızı tarafından her şeyiyle idol olan büyükbaba da maalesef karısına çok fazla ihanet etmişti. Bunu bizzat büyük bir pişmanlıkla kızı Grace’ye itiraf etti. Öyle ki Amerikan ve Avrupa filmlerinde ortak bir sonuç olarak şu çıkıyor: İhanet! Allah bu toplumları (hoş bizim de bunlardan kalır bir yanımız yok ya)karanlıklardan aydınlıklara çıkarsın!
Evet! Sanatın, cinselliğin, suçun, takıntının, ihanetin işlendiği bu film öyle hafızalar da yıllar boyu kalır mı?
Yabancı dizi ve film yorumlarımı yapmaya çalışacağım ilerleyen günlerde. Film ve Dizi dünyasına aşina değilim sadece bir izleyici olarak yorumlayacağım. Yorumlar tamamen öznel olduğundan doğru ve yanlış değerlendirmelerime okuyucular katılmak zorunda değiller. Kaldı ki film eleştirmeni gibi bir payem de yok. Ben sadece filmin ruhumdaki etkisini günceme/bloğuma taşıyorum. Ancak bazen amatör değerlendirmeler okuyan ile yazar arasında eşsiz bir senkronizasyon oluşturabiliyor.
Murat SONER Türk dizilerini mükemmel yorumluyor şüphesiz. Türkiye’de kimse onunla bu konuda boy ölçüşemez. Keşke uyarılarını dikkate alsaydı bu dizici sektörü. Nafile! Karşısındaki yapılanma o kadar büyük ki o sektör için Murat SOYER maalesef sinek vızıltısı gibi kalıyor. Kaldı ki sadece sektör değil toplumun beğenileri de dizilere pirim verdiği için Murat SOYER eleştirileri hiçbir şekilde ülkenin gündemi olamıyor. Ben bu sektörü “güç” kavramıyla değil de “Karanlık Zihin” sözü ile ifade edeceğim. En galiz sözcüklerle bu film sektörünü anlatmak ve dünyaya haykırmak isterdim : Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz.
O kadar karanlık bir zihniyetle
karşı karşıya kaldık ki bu zalimliğin eşi benzeri bence ne Moğollar ne Hitler ne de farklı despot zalimlerde vardı. Bu kadar iddialıyım. Belki ilk bakışta kafamız boynumuzdan ayrılmıyor, derilerimiz fırınlarda yakılmıyor ama birçok dizi, gözlerimizi kudurmuş bir canavarın gözleri gibi kıpkırmızı yapıyor, bizi insanlığımızdan çıkarıyor; zihnimizi, ruhumuzu adeta savuruyor.
Madem zihniyet bu kadar karanlık o halde “film ve dizi yorumlamak” da nedir diye eleştirebilirsiniz. Evet, yukarıdaki duygulara ancak bu karanlık zihnin derinliklerine dalarak ulaşabiliyorsunuz. Yoksa ikinci üçüncü kişinin anlatımı işin vahametini anlamada beni kısır bırakırdı.
Öncelikle şunu itiraf etmeliyim: Yabancı (yabancı derken özellikle Amerika, Avrupa, İskandinav ve Rusları kastediyorum. Elbette son zamanlarda Kore ve Japon film ve dizileri de revaçta ) dizi ve filmlerde hayaller, düşünceler, zihinlerdeki imgeler o kadar mükemmel aktarılıyor ki doğrusu bu mükemmelliğin önünde hayretler içinde donup kalıyorsunuz. Sadece belli bir temayı değil; korku, kaygı, acıma, dram, mutluluk, cinsellik, aşk, komiklik, sakarlık velhasıl insana dair ne varsa tüm derinliği ve çıplaklığı ile görüyor ve ruhunuz duygudan duyguya geçiyor zihniniz suskun, esir oluyor. Nasıl? Nasıl? !!!!
Her ne olursa olsun mükemmellik: İşini en iyi yapmakla ortaya çıkan bir sonuçtur. Gerçekten yabancı sanatçı ve yönetmenler hangi rol hangi tema olursa olsun işlerini çok çok iyi yapıyorlar. Madem bir film çekilecek ve bu filmden dünya etkilenecek, o halde oyuncu seyirciyi cezbetmeli. Oyuncu, yazar, yönetmen seyircinin nasıl olmasını istiyorsa onun için çaba gösterilmeli ve seyirci adeta gerçek olanın, hayatın kendisi değil de dizinin/filmin olduğunu zannetmeli.
Elbette Türk filmlerini hakir görmüyorum ama zayıf senaryo cılız film/dizi ortaya çıkarıyor. Haliyle biz UZAY filmi yapamıyoruz. Bilim-Kurguyu zaten yapamıyoruz da özellikle dram (ki en iyi olmamız gereken tür) senaryoları çok ama çok zayıf. Komedi de biraz daha iyi olmakla beraber Korku filmlerinde de üretken olduğumuz söylenemez. Vasat din temalı filmleri söylemeye bile değer bulmuyorum. Elbette her emek kutsaldır övülmeye değerdir fakat ben bu zaviyeden değerlendirmiyorum. Yabancı filmlerde konu ne olursa olsun (din de olabilir) bariz bir kalite oluyor. Bunun başlıca iki sebebi var: Kaliteli senaryo, çok çalışmak.
Mükemmellik dediğim, kalite dedim, çalışkanlık dedim, kaliteli bir senaryo dedim. Batılılar böyle. Ne yaparlarsa iyi yaparlar. Bir kitap yazarlar kitabın içeriği kadar fiziksel özelliklerine de dikkat ederler. Yani “öylesine” yapmazlar. Çok boyutlu düşünebilirler. Öyle ki filmlerinde/dizilerinde beklenmedik sonuçlar, girift fakat aynı zamanda çözümlenebilir döngüler ve örüntüler ihdas etmek onların hayranlık uyandıran maharetleridir. Belki de roman, hikâye gibi türleri ilk defa onların dünyaya tanıtmasından, film denilen sektörü ilk defa onların yaratmasındandır ki başarı ve ulaşılmazlığa sahiptirler. Ancak bana göre mükemmellik; insanlığı çökerten ahlak erozyonundan daha önemli değildir. Ey Batılı (Amerika’yı da Batı’ya dâhil ediyorum) bu muhteşem hasletlerini niçin şeytanın hizmetine sunuyorsun neden! Kendi toplumun dâhil tüm dünya topluluklarını zillete duçar edip dünyadan topyekûn silmeyi mi hedefledin!
[ Bu duygulardan sonra filmler ve yorumlarını bu sitede yazmaya başlayacağım.]
Ana fikir: Adalet yerini bulurken kaderin de ağlarını örmesi.
Dizi 3 sezon sürüyor. Her bölüm 55 dk. Filmin konusu ilginç. Bilim kurgu, fantastikle karışık bir suç dram filmi. Bu diziye benzeyen The Returned (2012 ) dizisi var Glitch bu diziden esinlenmiş olabilir. Ayrıca TheReturned dizisi de Erico Verissimo‘nun 1971’de yayımlanan romanından uyarlanan 1994 yapımı Incidente em Antares (1994) adlı bir mini diziden esinlenmiş olabilir. Böylece dizinin oluşum sürecini 1994 yılına kadar götürebiliriz. Evet, her edebi eser, her düşünce aslında öncekilerin yazıp söylediklerinin değiştirilmiş ya da genişletilmiş birer kopyası değil midir? Bu dizi de böyle işte. Belki de yazarımız Erico Verissimo kabirlerden kalkan insanları Kuran’dan esinlenmiş olabilir. En nihayetinde kabirlerden kalkan insanlar bildiğim kadarıyla dini kitapların içinde sadece Kuranda detaylı olarak var. İncil, “insan diriltilecek” diyor sadece ve Tevrat’da tekrar diriliş sahnesi hiç anlatılmıyor. Bu açıdan değerlendirdiğimizde şu yazım :KABİRLERDENKALKIŞ! Okunduğunda ne anlatmak istediğim daha net anlaşılabilir. Bu noktada bizim film/dizi yapımcılarımız nelerle uğraşıyorlar acaba. Elimizde maden gibi Kuran (ve onun çevresinde oluşan kültür) var bu kitabı niçin film ve dizilere uyarlamıyoruz da Amerikalı Avusturyalı Avrupalı bilmeden de olsa (belki de bilinçli olarak) bu konuları muhteşem bir şekilde inceleyip filme uyarlıyor.
Filmde şükür ki cinsel içerik yok denecek kadar azdı ki artık biz öyle üç beş sahneyi yadırgamaz hale getirildik. İhanet aldatma filan tabii ki var. Yoksa Netfilix’in amacına ulaşamazdı. Hatta bizim Netfilix için yapılmış olan yerli dizilerimizde bile Amerikanvari şapşal sahneler var. Örneğin bizim bir yerli dizide ( ki yerli dizi/film pek seyretmem ) iki sevgili bir müzeye gidiyorlar buraya kadar iyi ama bu iki sevgili müze tuvaletinde hararetli bir cinsel ilişki yaşıyorlar. Allah aşkına bu bizim ülkemizde olan ve olağan bir durum mudur? Evet, KZ!(Karanlık Zihniyet) başardı!
Underrated diziler içerisinde değerlendirilebilecek bir dizi ki ben genelde bu tip dizileri seyrederim ve kanaatimce onlardan süzülen düşünceler ilgi çekicidir. Olaylar Avusturalyanın Yoorana (kasaba kurgu) kasabasında geçiyor. Bir gece kasabanın mezarlığından 6 kişi çıplak olarak çıkıyor. Yani ölüler dirilip mezarlarından kalkıyorlar ve dünyaya tekrar geliyorlar. Bu sahne fevkalade etkileyici çekilmiş. Ve dizide sürüklenmek için bu başlangıç bu gizem önemliydi. Dirilen bu ölülerin her biri farklı zamanlarda ölmüş olan kişilerdi. Kimi 2 yıl kimi 10 yıl kimi 200 yıl önce ölmüş kişilerdi. Ve bu ölüler dirilince şoktaydılar ve ölmeden önceki hayatlarına dair hiçbir şeyi hatırlayamıyorlardı. Fakat zaman içinde hafızlarında geçmişleri canlandı ve her bir dirilen kişi niçin ve nasıl öldürüldüklerini anlayınca bunun öcünü almak ya da gerçekleri yeni kuşağa doğru olarak anlatabilmek en büyük amaçları oluyordu. Dizi bu minvalde ilerliyor. Tabi dizi içinde şoklar, kırgınlıklar, ihanetler vs. bir çok konu. Mevcut. Ben oyuncu performansları beğendim. Sadece filmde Aaron L. McGrath (Beau Cooper) ‘ın oyunculuğunu beğenmedim. Belki yaşı gereği o kadar etkileyici değildi.
Dirilenlerden biri filmin başrol oyuncusu James’in iki yıl önce meme kanserinden ölen karısı Kate idi. James onu tekrar dirilmiş önünde görünce hayretler içinde kaldı. Fakat James Kate öldükten hemen sonra iş arkadaşı Sarah ile evlenmiştir. Kate dirilip de bu durumu görünce çok üzülür ve ihanete uğramış hisseder. James ne de olsa benim ölen karım diye Sarah’la evli olmasına rağmen Kate ile tekrar birlikte olur. Aslında Kate’yi hiçbir zaman unutamadığını anlatmaya çalışır. Kate eşinin iş arkadaşı Sarahla evli olduğunu öğrenince hemen kendisi çok önemliymiş gibi benim kocam başkasıyla evlenmiş o halde ben de başkasıyla olurum diye bir gençle ilişkiye giriyor James bunu öğrenince olur bu işler havasında hayata devam ediyor. Aslında ne kar sinir bozucu değil mi? Dizi bu dramla başlıyor. Dirilmiş olanlar bir doktor gözetiminde kasabadan saklanıyorlar. Fakat kasabanın bir sınırı var ki orası ölümle yaşam arasındaki dramatik bir çizgi. O çizgi ihlal edilecek olursa dirilmiş olanlar toza dönüşerek ölüyorlar.
Dünya’da doğmak ne kadar doğalsa ölmek de o denli normaldir. Dünyanın yaşamsal döngüsü bu kurallara göre dizayn edilmiş. Kural: Ölmek var dönmek yok. Lakin bu insanlar kural ihlali ile döndürüldüler. Bu hayatın akışına ters bir durum. Ve bu kural ihlali bütün insanlığın yok olması ile sonuçlanabilecek ciddi bir ihlaldir. Bu geri dönüşü bilim insanları illegal olarak yapmaktadırlar. Ancak deneylerde yapılan yanlışlar önüne alınamayacak karmaşa ve kaosa sebep olmuştur. Bu da Dünya’nın sonunun gelmesine sebep olacaktır. Kadere çomak sokulmaz/sokulamaz. Dünyanın kurtuluşu için dirilenlerin tekrar mezarlarına dönmesi gerekmektedir. Bazıları dirense de finalde Kate’inin James’ten ayrılma sahnesinde boğazımız düğümlendi. Düşündük… ölümler, dirilişler, sevdiklerimizden ayrılışlar Tanrım bir insan için ne büyük bir sınav !
Lee kapıcılık yapmakta. Her işe koşmakta ama soğukkanlı ve soğuk bir kişilik olarak görünmekte. İlkin psikopat manyak bir adam olarak çıkıyor karşımıza Lee. Belki karakter olarak soğuk biridir ya da gerçek hayatta da çok soğuk biridir ve bu rol ona cuk oturduğundan başarılı bir performans da sergilemiş olabilir. Ancak ben gene de Lee’ye sıcak bakamadım film boyunca. Hayata karşı lakayt kalmak başka hödük bir karakter olmak başka. İki çocuğu yangında ölmüş karısı da yaralı olarak kurtulmuş. Bu durumda bile hüznünü kendi içinde yaşayamamış bir insan tipi ortaya çıkmış. Bu kişilik yapısı için de mutlaka bir tanım vardır psikolojide lakin bilmiyorum. Bu Casey Affleck’in sadece bu filmini seyrettim ama karakterini filmdeki rolü için değiştirmişse bravo yok zaten karakteri böyleyse işte o zaman bu aktörü Sylvester Stallone gibi hiç beğenmediğimi söyleyebilirim. Öyle bir çıkmaz ki Lee suçlu desen suçlu değil suçsuz desen suçsuz değil. Film donuk, Lee soğuk, boşandığı karısı Randi (Michelle Williams) soğuk, yaşadıkları şehir soğuk… Randi eşine karşı soğuk. Belli ki iki çocukla evde bunalmış (tipik Amerikalı kadın konusu) kocası eve gelip eşiyle konuşmak istiyor fakat Randi hastalık bahanesiyle yataktan çıkmıyor, eşine dönüp bakmıyor. Lee eşinden ilgi göremeyince arkadaşlarına yöneliyor ve tabii ki içki! Sonuç içki sarhoşluğu sarhoşluk da sorumsuzluğu sorumsuzluk da yıkıcı bir dram getiriyor. Lee dışarı markete gidiyor yürüyerek gelinceye kadar evinde yangın çıkıyor iki çocuğu yanıp ölüyor karısı Randi yaralı kurtuluyor. Filmde Randi ile yaşadıkları azaplar es geçiliyor sadece Randi Lee’yi terk ediyor. Onu hayatın içinde yapayalnız bırakıyor. Al birini vur ötekine.
İşte bu sarsıcı durumlarda yabancı filmlerdeki insan davranışları çok sakin, hayatı olduğu gibi kabul eden ve derin iç sızlamalarını içinde yaşayan boyun eğmiş olgun davranışlar görüyoruz. Yabancı filmlerde gördüğüm mezarlıklar çok temiz ve ölü mezara indirilirken kimse bağırıp çağırmıyor yas tutup yırtınmak yok hem ölüye saygı anlamında gelen herkes bakımlı temiz giyimli açıkçası bu yabancıların ölümlerini ölüyü gömüş şekillerini ve ölüm karşısındaki tutumlarını (sessizce gözyaşı döküyorlar sadece) kıskanıyorum. Bu filmi seyrettikten sonra bizim yerli diziyi seyrederken mezarlık, ölünün defnedilişi çıktı karşıma. Aman Allah’ım! İki toplumun mezarlık ve ölüm karşısındaki tavrını görünce vurulmuşa döndüm. Önceleri dikkatimi celbetmemişti ölüm ve mezarlık. Bizim ölü gömme sahnesinde bir imam var Arapça sure okuyor. Bağırıyor. Kimse de hiçbir şey anlamıyor. Bizim yerli dizimizde ölü gömülürken ölenin annesi avazı çıktığı kadar bağırıyor yeri göğü inletiyor. Be hey yönetmen! Niçin böyle vaveyla yaptırtıyorsun oyuncuya. Bu millet nasıl bu hale geldi, nerede sükûnet, nerede metanet, sabır vs. Bunların hepsi yabancılarda. Hatta yabancı derken sadece Avrupai olanları değil Uzak Doğu filmlerinde de insanlar ölüm karşısında sessizce boyun eğiyorlar. Aşırılık ne ölüyü gömerken ne de ölü evinde var. İbret verici. Biz RECEP İVEDİK leşmedik! Öyle olmamalıydı. Filmden çok saptığımı biliyorum fakat bu düşünleri film tetikliyor.
Randi rolündeki Michelle Williams bu filmde arkada kalmış ama bu oyuncu rolünü mükemmel yapıyor. “Bu Dans Senin” filminde de aldatma ihanet gibi rolünü o kadar iyi yapmıştı ki. Rol için bile aldatıyor olması insanı derinden etkiliyor. İstemsizce bu kadını görünce nefret ile üzüntü arasında bir karmaşa yaşıyorum. Bu filmde de aynısı oldu. Özellikle gözlerindeki o pişmanım ama haklıyım da duygusunu verebilmesi pes doğrusu. Keşke Michelle ’ye daha çok rol verilseydi filmde. Bana göre yeğene gereksiz yere fazla zumlanmış film. Bu tip ağır dram filmi sevenler için oldukça etkileyici bir film.