Kategori: denemeler

  • Türk Medeniyeti Yolunda

    Yazan : Özcan ATAR

    Yeni Türkiye’nin tartışıldığı şu dönemlerde, dünyanın medeniyetler algi ve bilgisinde bir Türk Medeniyeti’nin varlığından söz edilebilmesi mümkün değil. Bunun pek çok sebebi var; ancak bu vahim tablonun oluşmasında bizim katkımız yadsınamayacak kadar çok.

                Elbette kökü çok derinlerde genetik ve sosyolojik yapımızın da tesiriyle gayri ihtiyari tezahür eden bu sonuç, dünya medeniyetler zincirinde halka olmamıza engel oluyor.

                Sadece ekonomik verilerin değerlendirilmesi ile  “Yeni Türkiye” ideali gerçekçi olmaz. Yeni Türkiye’nin “Türk Medeniyeti” olmasının yol haritası, berrak bir şekilde ortaya konmalı, sağlam bir yöntembilim ile ilmi veriler çerçevesinde derin analizlerin ışığında “Türk Medeniyeti” iddiası gündeme oturmalıdır.

                Anlık çözümcü karakterinden sıyrılarak; ancak derin mistik düşünce helezonlarında kıvrılıp, bedbin Kadiriliğin labirentlerine de yuvarlanmadan kendi Rönesans’ımızı gerçekleştirmek zorundayız. Peki, tüm bunlar nasıl olacak? Elbette üstün ve disiplinli, uzun soluklu, yavaş ve derinden çalışmaların yapılmasıyla oluşacak.

                Bin yıllık tarihimiz, elbette bilim insanlarımıza çalışmalarında çok fazla materyaller sunacaktır; ancak bunları harmanlamak ilmi süzgeçlerden geçirerek çağımızın disiplinlerini de kullanarak spesifik “Türk Medeniyeti” idealini gerçekleştirmek bilim insanlarımızın derdi  ve bunu eyleme dönüştürmek hangi erk olursa olsun o erkin  milli bir görevi olmalıdır.

                Son bir yıllarda yaşadığımız toplumsal travmalara bakınca karamsarlık çökmüyor da değil. Ancak bu sarsıntılar, doğum sancıları olarak algılanırsa ki öyledir karamsarlıktan çok gayretimizi artırmalıdır. Toplum bu devinmeleri yapadursun derin akıl Türk Medeniyeti için çalışmalarına başladı. Bu çalışmaların ilk nüveleri gün yüzüne çıkmaya başladı. Yukarıda da belirttiğim gibi el yordamı ile anlık çözümcülük refleksiyle değil daha sağlam bir yöntembilim ve bilimsel akilci planlı çalışmalar daha da ileriye götürülmeli. Harap olmuş insanlığın kurtuluş ışığı olabilirsek ne mutlu.

  • Hurdacıdaki Kitaplar

    Yazan : Özcan ATAR

    Türkiye gelişecek ilerleyecekse halkının dizi filmleri çok seyretmesiyle sabah akşam futbol konuşmasıyla olacak gibi değil. 

    Müzik, film, dizi ve futbol ile çevrelenmiş olan bizler bu döngüden nasıl kurtulacağız. Acun Bu kısırlıktan bir zahmet kurtulabilirsek Milli Kütüphaneden tonlarca kitabı hurdacılara satmak gafletinden kurtulabiliriz. Hele bu kitapların içinde “değerli eserler” de varsa. 

    Bu kitapların satılması hadisesi doğru ise bu ilk değil. Halit Fahri Ozansoy “edebiyatçılar geçiyor” adlı kitabında 20. Yüzyılın ilk dönemlerinde kitapların, nadide eserlerin , Servet-i Fünun ciltlerinin nasıl satıldığını imha edildiğini yana yakıla anlatıyor. Bir ülkede ilim, kitap bu kadar mı anlamını yitirir. Halbuki bir kitap sadece bir kitap bile bir milletin dünyadaki değerinin ve o ülkenin bir medeniyet oluşturma kapasitesinin olduğunu gösteren delil olur. Kutadgu Bilig eseri de uğruna değer biçilemeyen eserlerdendir ve tevafuken belki de yok olacakken bir sahafta bulunmuş insanlık medeniyetinin daha önemlisi Türk medeniyetinin en değerli hazinesi olmuştur. 

    19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başlarında Uygur yazma eserlerini bulmak ve ülkesine götürmek için at üstünde eşek sırtında Batılı bilim insanlarının, Rus bilim insanlarının Moğolistanda ,Çin topraklarında yaptıkları çalışmalar var ve buralardan buldukları sandık sandık eserler şimdi onların kütüphanelerinde saklı duruyor. İyi ki onlar ele geçirmişler şayet bizde olsaydı -ki olmazdı- hurdacılara satılır geri dönüşümle kitaplar bize poşet, defter kağıdı olarak gelirdi. Peki bu bilim insanları niçin kendilerini hırpalarcasına bu eserlerin peşine düşmüş niçin bu şiir, hikaye kitaplarına bu denli önem vermişlerdir. Elbette kendi medeniyetlerinin üstünlüğünü ispatlamak ve daha üst medeniyete ulaşabilmek için ama ilginç olan kendi medeniyetlerinin köklerini ararken Türk medeniyetinin köklerine ulaştılar. Onlar ulaştı da biz hala ulaşamadık. 

    Doğunun ve batının birleştiği binlerce yıldır çok medeniyetlerin üzerinden geçtiği bu topraklarımızda kim bilir ne hazineler ne kaynak eserler var. Daha 30 yaşına varmadan bitmiş, yağı çıkarılıp posası bırakılmış, hala bir iş bulma çabasından kendini kurtaramamış , yüzlerce sınavdan geçirildiği halde hala kendisine güvenilememiş, gelecek kaygısından kurtulamamış bir çok üniversiteli genç , bilimsel araştırma içerisine giremiyor diye onlara sitem etmek de pek haklı bir eleştiri olarak görünmüyor.

    Pek çoğumuzun evinde kitaplık yok , kütüphanesi olanların kitaplıklarında da üniversiteye hazırlık kitapları var. Yani onca kitabı hurdacılara satan zihniyet evlerinde kütüphaneleri çok az olan bir toplumdan türüyor. Her şeye rağmen bu zihniyet yavaş da olsa kayboluyor okuyan ve düşünen nesil yetişiyor. Ülke olarak ilerlemek değişmek ve gelişmek istiyorsak okuyan ve düşünen bir nesle ihtiyacımız var. Hurdacılarda değil; evlerinde tonlarca kitabı olan bir nesle, topluma ihtiyacımız var. 

  • Tartışma

    Yazan : Özcan ATAR

    Tartışma usulünü çok iyi bildiğimi söyleyemem. Duygularımın bir anda göğüs kafesime baskı yapmasına engel olmakta zorluk çekerim. Muhatabım da benim gibi ise ortaya kupkuru bir gürültüden başka bir şey dökülmez. İki taraf birbirini anlamak için değil anlamamak için çaba gösterir.

    Tartışmada önemli olan bir diğer husus da tartışmada zaman mekan ve muhatabın kültür düzeyidir. İyi bir tartışma tüm bunların uygun bir şekilde bileşimi ile ortaya çıkar. Ama mekan iyi bir mekan değilse sonuç asla iyi olmaz. Hele bireyler arasında kültür düzeyi farkı varsa tartışmadan uzak durmak gerekir.

    Ahmet Haşim’den birkaç cümle:

    “Kendi yarattığı şimşekli bulutlardan fırtınalardan ve etrafına döktüğü feyizli çağlayanlardan yegane müteessir olmayan meğer onun genç başı imiş.”
    “Yorgun iskeletlerinin soğumuş kemiklerini güneşte ısıtmakla meşguldü.”
    “Vücudun çökmesi zekanın olgunluk zamanına tesadüf eder.”

  • Beethoven’ın Gözyaşları: Dokuzuncu Senfoni’nin Sırrı

    Zor Bir Yaşam Ludwig Van Beethoven artık hiç duymuyordu… Zorluklarla geçmiş bir yaşamın, işte en zorlu günlerine gelmişti… Bir müzisyen için hiç duyamamak, ne demek? O yaşamının bütün anlamını sesler ve onlardan çıkan melodiler üzerine kurmuşken, koyu bir sessizliğin içine gömülüvermek! Oysa bu bu lanet hastalık kulaklarını kemirircesine çınlamalar ve hışırtılar biçiminde başladığında, inatla ona karşı direnmek istemişti. Kimi zamanlar bir yastık altına kafasını koyuyor, saatlerce o halde kalarak, her şeyden uzaklaşmak, o çınlama ve hışırtılardan kurtulmak istiyordu. Sanki, artık yaşam onun için bitmiş gibiydi… Hırçındı. Beklenmedik anda kırıcı olabiliyordu. Sanki uzun süre çaresiz biçimde, kendi canavarını beklemiş gibi bir duygu içindeydi. Geçmişi bir film şeridi gibi gözlerinin önünden akıp gidiyordu. Zor bir yaşamın içinden bu günlere gelmişti.

    Çocukluktan Başlayan Sıkıntılar

    1770 yılında Bonn’da gözlerini dünyaya açmıştı. Alkolik bir baba… Böyle bir koca elinde, doğru dürüst gün görmemiş, çocuklarının hatırına susmuş talihsiz bir anne!… Tam sekiz çocuk… Kiminin işitme zorlukları vardı, kiminin başka engelleri… İşitememek! Bu sinsi hastalık, belki günün birinde onu da bulacaktı… Gün gelip sinsi köşesinden çıkıp da, kulağının içini kasıp kavuran bu hastalık kendini bulduğunda Ludwig, hiç şaşırmadı. Evet, baba evi gürültü-patırtı ve bağırıp çağırışlarla bir değirmen havasındaydı. Gürültü hiç eksik olmuyordu. Babası, kafasının tası attığında acımasızca çocuklarını dövüyordu. Şarap şişesi yanından eksik olmayan bu kaba adam, gerçekte ücretli saray müzisyenlerinden biriydi. Müzik kendine çok para getirmese de onun para getirecek bir araç olduğunu aşina olduğu dünyadan biliyordu. Günün birinde, daha Ludwig üç dört yaşlarındayken, babası onda müzik yeteneği olduğunu fark etti. Buna çok sevindi. Aklında derhal şunu kurdu: Acaba Ludwig ileride iyi bir müzisyen olabilir miydi? Eğer olursa, oğlu üzerinden iyi paralar kazanabilirdi. İstediği gibi şarabını alabildiği rahat günlerle yaşamını tamamlardı bu olduğunda… Oğluna sıkı bir görev verdi: Ludwig evdeki köhne piyanonun başına geçecek, sürekli piyano çalacak, yeteneklerini geliştirecek ve kendini babasına sağlayacağı güzel günlere hazırlayacaktı… Babası süreler koyuyordu önüne küçük Ludwig’in… Şu saat hiç durmadan piyano çalacaksın, bu süre bitmeden, piyanonun başından ayrılmayacaksın gibi talimatlar veriyordu oğluna acımasız baba… O piyano çalarken, babası bir köşede elinde şarabı demlenirdi. Kimi zaman dışarıdan çocuk sesleri geldiğinde, Ludwig kulaklarını kabartır, bağırış çağırışlar arasında oynayan çocuklara karışmak isterdi. Bu durumda babası kaşlarını çatar, sert bakışlarla sanki ona işine devam etmesini emrederdi.

    Mozart’la Tanışıyor

    On yaşına geldiğinde, babası hiç göz açtırmadığı oğlunu, ünlü Mozart’ın yanına götürdü. Wolfgang Amadeus Mozart bu küçük çocuğun yeteneklerini kısa bir piyano çalmasıyla derhal anladı. Çünkü Ludwig’in sihirli parmaklarının temasıyla sanki uçan tuşlardan, çok bilindik besteler bile, sanki özel anlamlar kazanıyormuş gibi bambaşka bir tatta dökülüyordu. Mozart, Ludwig’i dinlerken gülümsedi. Yanında bulunan diğer müzisyen arkadaşlarına şunu söyledi: “Bu çocuğa iyi bakın… Gün gelecek, bütün dünya onu tanıyacak”… Evet, Mozart böyle demişti Ludwig için; ama ona zaman ayırıp birikimlerini ona aktaracak pek zaman da bulamamıştı. Neefe ile çalıştı. Genç bir adamken Viyana’ya gitti. Artık onu tanıyanlar, bir parça saygıyla adını tam olarak söylüyorlardı: Ludwig van Beethoven olarak tanıtıyordu. Geri döndüğünde, çok sevdiği annesini kaybetti. Kont Walstein’in yanına giderek, onun orkestrasında viyola çalmaya başladı. Kimi özel toplantılara da giderek müzik aletleri çaldı. Bir ara, ünlü kişilerin çocuklarına müzik dersi de verdi. O, artık yalnız çocuklara öğretmenlik yapan biri olarak değil, aynı zamanda çok iyi viyola ve piyano çalan bir müzik adamı olarak da tanıyorlardı.

    Kulak Sağlığı Bozuluyor

    Ludwig van Beethoven 1İşte bu aşamada, kulaklarında o tanımlayamadığı çınlamalar başladı. Sanki can evinden vurulmuştu. İnsanlarla ilişki kurmakta güçlük çekiyor, olması gereken yerlerden köşe bucak kaçıyordu. Gittikçe hastalığı arttı. Kulağında önce gür ve net sesler biçiminde algıladığı melodiler, giderek derinden, sanki sisli perdelerin arkasından ve çoğu kereler de boğuk tınılar olarak geliyordu. Ancak o, duyamamasına karşın, ardı ardına senfoniler ve değişik kalıplarda besteler yapıyordu.

    Ölümsüz Aşk

    Bir ara, kimi kadınlara ilgi duydu. Belki platonikti yaşadıkları, pek belli değil… İçindeki bu yoğun duyguları, kimi eserlerinde dile getirdi. Ancak kimdi bu kadınlar? Kimsecikler net biçimde bilmiyordu. O içindeki duyguyu yönelttiği kişiyi, “Ölümsüz Aşk” biçiminde tanımlıyordu. (beethoven ‘ın aşk hikayesini, hayal kırıklıklarını ve psikolojisini inceleyen filmin adıda “Ölümsüz Aşk(Immortal Beloved)”tır.

    Artık Hiç Duymuyor

    Ve günün birinde, hiç duyamaz oldu. Artık bütün insanlardan kaçıyordu. Evine kapanıyor, günlerce sessizliğin üzerini, yalnızlığıyla örtmeye çalışıyordu. Hayır, o müzik yapmadan duramazdı. O zamana dek, duyu yetisini elinden alan canavarın onca baskısına, zorlamasına karşın, inatla müziğini yapmış, en güzel besteleri insanlığın önüne sunmuştu. Örneğin, tam sekiz senfonisi ve özellikle de 5. Senfoni.. Yine örneğin, “Für Elisa”… Eroica… Napolyon‘a adamışken, sonradan kızıp geri çektiği eseri… Bir konser anında, bir kontun, “Hadi müzisyen çal!” ukalalığı üzerine, her şeyi orada bırakıp çekip gidişi ve bir kaç gün sonra konta yazdığı mektup: “Siz kontsunuz. Bugün varsınız, yarın olmayacaksınız. Ancak Beethoven bir tanedir ve hep olacaktır!” Şimdi duymuyor diye böyle bir adam nasıl durabilirdi ki! Sessizlik onun düşmanıydı, tamam. Ancak o teslim olmaya hiç niyetli değildi.

    9. Senfoni

    Tuttu, bu aşamada yaşamının en önemli kararını verdi: Belki yirmi yıldır uğraştığı, ancak bitiremediği; notalarını o deftere bu deftere kaydettiği bir senfonisi vardı. Gittikçe kulağına çarpan sesleri duymaz bir hale doğru ilerlerken, son bir çırpınışla bu 9. senfonisini bitirecekti. Ve günlerce, aylarca uğraştı. Gittikçe kulakları devreden çıkıyor; yalnız parmaklarının sihirli uçuşu ve tuşların ritmik hareketi eserine son şeklini veriyordu. Bazen tek bir notayı, bir başkasından ayırabilmek için uzun süre emek harcamak zorunda kalıyordu. Kim bilir, belki sesler üzerinden, bilinmez matematik problemler ve algılamalar kurgulayarak, senfonisinin notalarını önündeki kâğıtlara döküyordu. Ve eserini tamamladı… 9. Senfoni…

    9. Senfoni

    Büyük Konser

    Ludwig van Beethoven conducting with baton – by Katzaroff . German composer 17 December 1770- 26 March 1827

    Ludwig van Beethoven, eserini icra etmek için, toplam on bin kişinin izleyici olarak bulunduğu büyük bir salonda, tam 300 kişiden oluşan orkestra ve korosuyla eserini icra edecekti. Ve o an geldi: Senfonisini bitirmişti. Artık Beethoven, hiç duymuyordu, hiç… Şimdi 9. Senfoni müzik severlerin önüne çıkacak; ilginç tonların, hatta insan sesinin bile eklenmesi için uğraştığı bu yapıt, insandan tanrıya uzanan bir köprü olacaktı. Senfonisi’ni kendisi yönetmek istedi. Ancak hiç duymadığı bir dünyada, seslerin inişini ve çıkışını, notaların yükselişini ve düşüşünü nasıl bir kuyumcu hassasiyetiyle takip edebilirdi ki! Buna karşın, orkestranın tam karşısına yürüdü ve Orkestra Şefi’nin yerini alacağı halkanın üzerinde durdu. Senfoniyi yönetmek için hazırlanmış olan Umlauf, ünlü besteciye hayranlık ve büyük bir saygı duyuyordu. Beethoven’e hiç müdahale etmedi. Gitti, başka bir noktada yerini aldı. Beethoven yönü orkestraya dönük, büyük bir zafer kazanmış kahraman gibi ayakta duruyordu. Duymuyordu; ama senfonide yer alan kişilerin üflemelerinden, yanaklarının şişmesinden, her bir enstrümana vuruş biçiminden, kendi senfonisini okumaya çalışıyordu. Sessiz dünyasında, kendi kafasının içine nakşettiği eserine ait melodileri belleğinde yarattığı kurgu üzerinden iç dünyasında yaşıyordu. Beethoven’in senfonisi, onun sessiz dünyasından taşıyor, nice sesleri, melodileri, tınıları dinleyenlerin kulaklarına taşıyordu. Onun işitemediğini bilen izleyenler, önlerinde dimdik ayakta duran yüzyılların kahraman adamına hayranlıkla bakıyor; orkestra azıcık nefes aldığında bu kahramanı deli gibi alkışlıyorlardı.

    Beethoven Ayakta Alkışlanıyor

    Senfoni yarılanmıştı. Bir anda herkes ayağa fırladı, müthiş uğultular arasında salonu bir alkış tufanı doldurdu. O anda Beethoven kendi sessiz dünyasında alkışları hiç duymamıştı. Hala orkestraya bakıyor, alkış tufanı karşısında susup kalmış orkestranın neden çalmadığını anlamaya çalışıyordu. Biri koştu. Onu kollarından tutup, yönünü ve bakışlarını alkış tufanına doğru çevirdi… O şimdi ancak, eserini izleyenlerin birbirine inip kalkan el vuruşlarından alkışlandığını anlamıştı… Nefesini tutmuş, bu hareketlerin bitmesini bekliyordu. Eser kaldığı yerden sürdü. Ve muhteşem final: Beethoven, eseri bittiği yerde, gözyaşları içinde, kendini tutamayarak, bayılır gibi orkestranın en önüne kendini bırakıvermişti. Zaferinin gücü, onun bile ayaklarını yerden kesmiş, yüreğini duracak ölçüde heyecanlandırmıştı. Başarmıştı… Kendi sessiz dünyasında yaşadığı duyguları, çağın en önemli senfonilerinden biriyle notalar üzerinden aktarmıştı. Zafer, bu işitemeyen dev kahramanındı.

    Son Yolculuk

    Ve acı son: Viyana… Bir tatil sonrasında Beethoven, siroz olmuştu. Yataktan çıkamayacak kadar ağırdı. 26 Mart 1827 de kıyamet gibi yağmur yağıyordu. Şimşekler çakıyor, yatağında yatan Beethoven’in loş odası, çakan şimşeklerin ışıklarıyla aydınlanıyordu. Böyle bir anda Beethoven, birden yarı doğruldu, yumruğunu havaya kaldırdı ve sonra hayata inatla direnmiş bu adam, cansız bedenini yatağa bırakıverdi. Onu, mezarına uğurlayan 30.000 kişinin kulaklarında, Beethoven’in şu sözleri çınlıyordu:

    “Sanatın kalbine nüfuz edin. Çünkü ancak sanat ve bilim insanı, tanrısal boyuta yüceltebilir!”

    Yazan: Prof. Dr. Kemal Arı

  • İdrak

    Bir çok yazımda İslam’ı öğrenmek için zamanımızın parlak bilim insanlarına bakmamız gerektiğini söylüyorum.

    İslamı iyi anlamanın birinci şartı  özgür ve bilimsel düşünebilmekten geçer. Özgür ve bilimsel düşünmeye ulaşabilmek okumak eylemiyle gerçekleştirilebilir. Okumak idrakimizi derinleştireceğinden önemli bir eylemdir.

    Okuma alışkanlığını kazandıktan sonra okumalarımızı öncelikle Kuran üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Önce Kuran. Arada hiçbir aracı olmadan. Kavrama anlama seviyemiz kadar Kuranı özümseyip anladığımızı başkalarına anlatmaktan sorumluyuz hepimiz.

    Hiçbir aracı olmadan dedim bu önemli.Araya şeyh, parti, mezhep, lider, önder, ermiş, alim vs. koymadan Kuranı her gün okumalı(zikretmeli) üzerinde düşünmeli ve hayata uygulamalıyız. Şayet anlayamadığımız ayetler olursa ki muhakkak olacaktır önce günümüz alimlerinin değerlendirmelerine başvurmalı onlarda bir çözüm bulamazsak önceki yüzyıllardaki alimlerin eserlerine başvurmalıyız.

    Zamanımız alimleri gerçekten Kuranı derinlemesine bakabiliyorlar. Çok farklı açılardan bakabiliyorlar. Eskiler söyleneceklerin hepsini söylemiştir artık yeni söylenenler batıldır demek doğru olmaz.

    Günümüz gerçekten hız çağı. Her şey hızlı uçaklar hızlı bilgilerin yayılması hızlı haberlerin duyulması hızlı insanların hareketleri hızlı, düşünceleri hızlı. Tüm bu hız içerisinde Kurana 1000 yıl önceki insanın bakışıyla çözümlemeye kalkmak safdillik olur. Müthiş bilginler içimizdeyken Kuranı anlamak için neden Hasan El Bennaya müracaat ederiz bilmem. Bu insanlar çağların yanlış bir biçimde bize kadar getirdiği yanlış İslam telakkisini parçalıyor çatlatıyor. Bizim için ne büyük nimet. İctihat kapısı kapanmış sözü ne kadar yanlış havada kalmış bir sözmüş.

    Artık cemaatler, tarikatler, üzerlerindeki tılsımlı dalgınlıktan kurtulmalı ve Türkiye insanın ufkunu açmalıdır. İnsanları mana alemlerinin esrarında dolaştırmaktansa Kuran sayfalarında dolaştırmalılar. Çünkü insanlar Allah’ın özel görevlendirdiği varlıklardır ve insanlar veli olmaya adaydırlar. İşte şefkatli bir tokat bizi uyandırmalı ve bizim Allahın dostu olduğumuzu hatırlatmalıdır. Allah aşkına sinemacı gazeteci oyuncu doktor prof pazarlamacı ceo çöpcü esnaf vs. hepimizin Allahın özel elçileri dostları olduğumuzun farkına varabilmeliyiz.

    İslama koşmalıyız çünkü İslam insana gerçek onurunu teslim eder. İslam zihni faaliyetlerimizi düzenler. İslam yüceltir. İslam sevindirir İslam dinlendirir, İslam moral verir, İslam çıkmaz sokakları açar karmaşık duyguları ayarlar çetrefilli problemleri çözer, korkulardan uzaklaştırır, mavi bulutlarda uçurur, kartal gibi göklerin hakimi yapar, özgürlüğü doyasıya tattırır. İslam hüzünlendirir, İslam sevinçten çıldırtır. Toplumun içinde boğulmaktan kurtarır yalnızlığın pençesinden söker alır. İslam insanı değiştirir. İkinci bir insan ortaya çıkarır. İslam yeniden doğuşu gerçekleştirir. İslam kulun kulu olmaktan kullara paraya eşyaya tapmaktan kurtarır. İslam kadını kadın erkeği tam bir erkek yapar. Aldatmak yok aldatılmak yok güvensizlik yoktur İslamı seçende. İslam İslam İslam yaşamayan bilmez yaşamayan toplum inanamaz İslamın mucizelerine. 

    Hani İslam bizim için çok önemli çünkü insan çok karmaşık bir yapıda. Bazen kendisi bile kendini bir türlü çözümleyemiyor. Bakın toplumumuzda yaşananlarla ilgi birkaç örnek vereyim: “Sevgilimin annesinden nefret ediyorum. Oğlunun göbeği almış başını gidiyor. Bir rejim yapması için ısrar ederken annesi en yağlı yemekleri yapıp ona zorla yediriyor. Erkek arkadaşımla evlenmeyi düşünüyoruz. Doğru mu yapıyorum hala bilmiyorum. Sanırım ilk çıktığım çocuğu unutamadım. Netten tanıştığım biri var. Uzun zamandır konuşuyoruz. Resmini gönderdi. Çok yakışıklı sanırım çok zengin. Aldatıp aldatmamak arasındaki o ince çizgideyim. Evleneceğim erkeğin maddi durumu iyi sayılır. Ancak onunla evlenirsem sanki çok daha zengin birilerini kaçıracağım gibi geliyor. Evet kocam mutlaka zengin olmalı bunu inkar etmiyorum. Erkek arkadaşımı çok seviyorum ama neden onu aldatmak istediğimi ben de tam bilmiyorum. Galiba nankörüm ben. Bu şekilde bir itiraf yaptığım için pişman oldum.

    “Dışarıdan bakınca herkesin imrendiği bir yaşantım var. Kocamın durumu çok iyi çocuklarım büyüdü. Kocam bana tüm maddi imkanları sağladı ama beni hep hor gördü beni aldattı. Şimdi ben de ondan intikam alıyorum. Onu aldatıyorum. Üstelik genç kızlık aşkımla. Sevgilim dul. Bir arkadaşımla aynı apartmanda oturuyor. Evinde buluşup sevişiyoruz. Şuana dek kimse şüphelenmedi. Genç kızlık aşkım kocamı aldattığım ilk erkek değil. Onu ilk kez kendi erkek kardeşiyle de aldattım. Kocam kendini kurnaz ve akıllı zanneder bunları yaparak aslında ne kadar geri zekalı aşağılık olduğunu kanıtlıyorum…”

    Bu örneklerden bile daha vahimleri var. Çocuklarını öldürenler köyleri basıp yok edenler iki kuruş para için cinayet işleyenler vs. o kadar çok olay var ki! Böyle bir toplumu ne temizleyebilir. Ancak bilinçli insanlar. İslam temizleyebilir.

    İnsanın vahşet boyutunu Bosna-Hersek sırp savaşında dehşetle izlemiştik. Tarihte Moğol istilasının şehirleri ne hallere soktuğunu milyonlarca insanı nasıl öldürdüklerini çok iyi biliyoruz. Moğol istilası tarihte eşine az rastlanır bir vahşilikti. Ama bu vahşilik sırf Müslümanlara yapılmıştı. Vahşi Moğolları sadece İslam dize getirebilmişti o vahşi ırk İslamın koruyucusu olmuş ilim adamları dindar insanlar çıkarmıştı içinden. İşte İslam bozulmuş toplumların yegane ilacıdır. Ve hala bu ilaç bizim avucumuzdadır. Bu ilacı neden içmiyoruz da avucumuzda taşıyoruz. Galiba ilaçları içme vakti çoktaaan geldi.

    Güzel insanlar güzel atlara binip gittiler demiştim ya önceki yazılarımda şimdi galiba o güzel insanlar güzel atlarına binip İstanbula geldiler. Oradan tüm dünyaya yayılacaklar! Kim bilir.