Kategori: denemeler

  • Hikaye der Geçeriz

    Hatırlarsınız okullarda okuduğumuz DEDE KORKUT hikayelerini. 12 hikayeden oluşan bu Dede Korkut okul çağlarımızda bizim için bir şey ifade etmezdi. İşte bir dede elinde bir saz anlatır da anlatır. Bizim için hiçbir şey anlam barındırmayan bu hikayeler bir zamanlar birileri için korkunç bir güçtü .

    Sahi Türk halkları neye merak sarar onları ilgilendiren konular nelerdir. Araştırmacı bir millet miyiz yoksa hazırcı bir millet miyiz. Elbette bu soruların cevaplarını çok iyi biliyoruz. Gönlüm bu sorulara olumlu cevaplar vermek istiyor istemesine de gerçek maalesef hiç de iç açıcı değil.

    Araştırmacı bir toplumun ortaya çıkmaması tabi ki tek başına toplumun hatası olamaz. Eğitim sistemi bizi hazırcı yapıyor. Bu konuda çıkan makalelerin haddi hesabı yok. Öncelikle biz öğretmenlerin çok mükemmel olduğu söylenemez. Öğretmen iyi değilse öğrencide “merak” kavramı nasıl uyanır. Fakat son zamanlarda yetişen öğretmenler iyi yetişiyor. Eminim bundan sonraki nesiller daha bilgili olacaklar. Araştıran irdeleyen beyinler olsaydı eminim Dede Korkut Hikayeleri ne olacakmış deyip dudak kıvırmazdı. Kendi değerlerini öğrenir ve dünyaya öğretirdi.

    Hikaye masal gibi ürünlerin İslamın da tesiriyle Osmanlılar zamanında da fazla ilgi çektiğini düşünmüyorum. Hele Türk dünyası araştırmalarının yapıldığı söylenemez. 19. yüzyılda Osmanlı geçmişini araştırmaya başladı. Bu o gün dünyanın yavaş yavaş ırkçılık temeline kaymasıyla doğru orantılı bir durum. Ahmet Vefik Paşa, Şemsettin Sami’nin ateşlediği Türklük araştırmaları hikaye masal gibi türlerin de yavaş yavaş gün yüzüne çıkmasında etkili oldu.

    Bugün için bile bu tip çalışmaları yadırgayan fazla rağbet göstermeyen çevreler var. asıl sorun Türklük araştırmalarının bir “kültür” çalışmasından çok ideolojik bir yapılanmanın ürünü çalışmalar olarak algılanmasıdır. İçinde haklılık payı da barındıran bu tip bakış açısı aslında vahim bir sonucu doğuruyor ki bu da “kültürel ezilmişlik” halidir. Dünya perspektifiyle görmeye çalıştığımızda karşımıza Roma, Yunan, İran, Arap vs. medeniyetleri dikilir. Ancak onca yoğunluğuna birikimine tarihine kültürel çeşnisine rağmen bir “Türk Medeniyeti“nden bahsedemiyoruz. Türk medeniyetinin olmadığından değil böyle bir medeniyete sahip çıkan olmadığı için bu kavramı hakim bir kavram yapamıyoruz. Kendine sahip çıkmayan bir medeniyetin başkaları tarafından bilinip yüceltilmesi mümkün değildir. Bunu bir şekilde anlatmaya çalışan beyinlerimiz var: Dücane Cündioğlu gibi, Yusuf Kaplan gibi. Başka isimler de var elbet ancak temsil ettikleri dünyanın artık kendi kültürüne de sahip çıkmasına güzel örnekler oldukları için onların isimlerini özellikle tercih ettim.

    Dede korkut destanları 1951 yılında Sovyetler Birliği zamanında Türkistanlı Prof. Dr. Meti KÖSYEV tarafından yayımlanmış. Ancak o günkü Türkistan Kominist Partisi bu hikayelerin zararlı olduğuna karar vermiş ve bu eseri toplatmış. Yazar bu hikayeler sebebiyle idama mahkum edilmiş. İdam kararı daha sonra 25 yıl hapse çevrilmiş. Prof. KÖSYEV cezasını bitirince Dede Korkut Hikayeleriyle ilgili bir makale yayınlamış ancak yönetim onu hocalık görevinden almış ve onu göz hapsi cezasına çarptırmış. KÖSYEV göz hapsindeyken ölüvermiş.

    Bir hikaye bu kadar önemli. Çünkü bu hikaye bir milletin özgürlüğünü gücünü varlığını gösteriyor. Bir masal bir giysi bir sözcük özgürlüğün direnişin kıvılcımı olabiliyor. Emperyalizmin pençelerinde kıvranan halklar için belki yukarıda söylediklerim çok daha fazla dikkat çekicidir. Hani bir çiçek ne olacakmış dememeli insan. Her bahar bir çiçekle başlar. Özgürlük de böyle. Bir sözcükle, bir giyimle başlar.

    Bizden olan her şeye sahip çıkmak gibi bir görevimiz var. her şeyden önce dilimize kültürümüze sahip çıkmalıyız. Ancak aydınlık bir beyin ile sahip çıkmalıyız bizi daha ileriye götürecek bir sahip çıkma yoksa köhne skolastik bir sahiplenme ile değil.

  • Lüks Yaşasan da…

    Yazan : Özcan ATAR (2012 yılından yazdığım günlüğümden)

    Hayır, şu 2012 felaket çığırtkanlığı neden ayyuka çıktı. Ölen kuşlar çekilen sular vs. yılın ilk filmi “2012”.Geçen yıl şeyh Nazım Kıbrıs de savaş çıkacak büyük felaketler olacak diyordu. Hayır, niçin felaket sevdası bu kadar pohpohlanıyor. Geçen yıl Japonya’daki tsunami çok büyük bir afetti. Bu yılda da olabilir. Felaket bekleyip yapacağımızdan da geri kalmayacaksak Allahlın bildirdiği gibi: ” Yapmayacaklarınızı niçin dillendiriyorsunuz?”.

    Kıyamet beklemeye de gerek yok. Kim ne derse desin kıyametin zamanını sadece Allah biliyor. Bunun üzerinde kafa yormanın bununla ilgili bilgiler içerisinde boğulmanın lüzumu yok. Önemli olan bizim ruhlarımızdaki sarsıntılardır. Aslında kendi gözyaşlarımızın tsunamisinde boğulmalıydık. Allah “az güler çok ağlarlardı” demiyor muydu? Ama biz çılgınlar gibi gülmeye başladık. “Hayır mı? “dediniz. Ben “evet” diyorum. Televizyondaki reklamlarda insanlar hep gülüyor, gülüyor. Tamam, onlar gülüyor ama halk ağlıyor denilebilir. Doğrudur. Ağlamak da fayda etmez. Kimin için ve niçin ağlıyor halk. Kpss’ yi kazanamadım, param az, zengin değilim diye ağlanır mı Allah aşkına. Ağlamalar sadece Allah için ve Allaha götüren yollar içindir ve hatta gülmeler de onun içindir. Bir adet sucuk için gülmenin ne anlamı olabilir ama hiç gülmeyelim mi! Hediyelere, eşyalara, sevinmeyelim mi ! Sevinelim ama o eşyayı bize sunan ilahı unutmadan. Peki, onu unutmamak nasıl olmalıdır. Bence güne “bismillah” diyerek başlamakla. Böylece o gün ağlamalar ve sevinmeler Allah merkezli olmuş olur mesela çok harika bir yemek sizi mutlu etmek üzere değil mi! Tam o esnada Allah beyne ve kalbe otomatik gelecek ve biz Allahlım sana teşekkür ederim diyeceğiz ve önce senin adın deyip “Allah’ın ADIYLA” deyip afiyetle yiyecek ve mutlu olacağız. Yedimiz o yiyecek büyük bir hazla vücudumuzla birleşecek damarlarda ilerleyecek.  

    Sevmekten ağlamak vardır ya. Allahlı sevmekten ağlamak istiyorum. onun azameti karşısında secdelere kapanmak istiyorum. En yakınlarımızı severken onları da Allahlın yarattığının bilinciyle onları daha çok sevdiğimde Allahlı da çok sevmiş olacağımı biliyorum. Hani diyor ya insanın mükemmel örneği: “siz birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız…” Allah için sevmek. Sevdikçe sevmek eşini çocuğunu ana babanı kardeşini arkadaşlarını. Hani diyor ya insanı kâmil “…ne kadar seversen sev sevdiğinden ayrılacaksın…” bu ayrılık dünyada bedenlerin ayrılığı olacak muhakkak ama ruhlar birbirine Allah bağıyla bağlıysa ayrılık olmayacak. Onun için Allah’ı içselleştirmiş bir insan olarak sevmek lazım. Arada Allah olacak şekilde ağlamak lazım. Yoksa ayrılıklar isyana, isyan haddi aşmaya sürükler insanı. Ölen insanın ardından “çırpınan yasçı kadınlar “olamaz Allah için ağlayan. Bilir ki ruhlar Allaha dönmede.

    Felaket felaket deyip durmayalım lütfen. Felaketler olmasa Allah’a nasıl ulaşırdık. Ölüm bizi topluyor. Ölümü gülerek karşılayacak imana sahip değilim ancak ölüme sabredecek inançtayım. Gülelim gülelim ağlayalım hepsinin içine Allah koyalım. Bir gülüyorsak bile iki ağlayalım. Lüks yaşamlar içinde kendimizden geçmeyelim velev ki lüksler içindeyiz, gece karanlığı çöktüğünde lüks dairelerimizin lüks ışıklarını kapatıp kalp köşkümüzün içinde Allah’ın ışığını yakalım ki dünyanın süsleri bizi bizden almasın. Neymiş en son kural lüks yaşa ama Allahsız da yaşama.

  • Dönüşüm-I

    Yazan: Özcan ATAR 

                    İnsan gerçekten bilgiyi yüklendiğinde bilgiden uzak kaldığında da  sarsıcı darbelere düçar olabiliyor. Bir irade güç tarafından konumlandırıldığımız şu muhteşem gezegenimizde farklı fakat etkileşimli bir yaşam sürüyoruz ve hepimiz için mutlak son aynı. Hiçbirimizin hiçbirimizden farkımızın olmadığı şey hepimizin aslında bu kâinatta bir hiç olmamız.

                    İnsan… İnsan etkilenir, etkiler, sever, sevilir, nefret eder, nefret edilir, aşağılanır, aşağılar, kandırır, kandırılır… Kendini çok çok yükseklerde bir yerlerde görmez ama öyle görünebilir. Kendini çok çok mütevazı gibi görürken aslında öyle de değildir. Akıllı, zeki, uyanık vs. sıfatlar kendimizde toplanmışken nedense karşımızdakiler ahmak, aptal, aşağıdır.  

                    İnternet çağına gireliden beri o kendimizce masum dünyamıza çoktan elveda demiş bulunduğumuz mahalleden ayrılıp başka diyarlarda keşfe çıkmıştık. Bizim mahallemize de yeni kâşifler gelmişti haliyle. Ancak bizim mahallemize gelenler geldikleri yerler hakkında olumsuz cümleler kurmazken bizim mahalle sakinleri geldikleri yeri hiç beğenmediklerini her zaman her yerde durmadan söylediler. Bunu söyleyenler, kendi mahallerinde aşağı tabaka (avam) kabul ettiklerini; yerinde saydı, mahallesinden çıkmadı/çıkamadı diye diğer mahallelinin yüzüne baka baka haykırdı. Kendilerini kaf dağında gördüklerinden diğerlerinin yıllar önce sessizce onları yeni keşfettikleri mahallelerde dolaşıyorlardı. Bence bağırmıyor küçümsemiyorlardı ya da seslerini duyuramıyor/duyurmuyorlardı.                Son yıllarda Türkiye’de fıtratına yönelme hızlandı. Bu dönüşüm, gayri ihtiyari oluyor ve önüne engel tanımıyor. Bu dönüşümde gerçekte aklıselim insanlara ihtiyaç duyuluyor. Var bu insanlar hem de çok, sadece bazıları kendilerini gösteriyor bir çoğu içinde fırtınalar yaşıyor ve henüz bu dönüşüme nasıl adapte olacağının tahlillerini yapıyor.

                    Dönüşüm elbette sancılı geçiyor. Tehditlerle dolu. Gerçi yeni anlayışta bu tip cümleler de yanlış çünkü bu sizi bağlayan bir düşünce, herkesi bağlamıyor. Dolayısıyla insanların iç âleminin gidişatında bize ne. Öğüt vericilerin öğütleri “eskinin” davranış şekli. Sen bunu bir deiste, agnostike anlatamazsın bir zamanlar ateiste anlattığın gibi. Mıh gibi çakılırsın olduğun yere. Ne olursa olsun arayış güzel, dönüşüm iyidir. İnsanın doğasında “mutlak doğruyu” bulduracak çok fazla işaretler var . Her şeyden arınarak doğrunun arayış serüvenine çıkmak insanın beşerden insana dönüşümünün en mucizevi yönüdür.

                        Doğruyu yanlıştan ayırma içsel/zihinsel bir faaliyetse ve bu insan denilen varlık için geçerliyse bu arayış salt bizim mahallede olmamalı. Bir ortak noktada buluşulacaksa bu tek taraflı olmamalı. Bazılarının dediği gibi anahtarı sekülerizme teslim etmek şeklinde olmamalı. Bu fıtri sağlıklı bir değişim değildir. Ateş yakıyor, ölüm mutlaka başa geliyorsa değişim hepimizi bu mutlak doğru üzerinde birleştirmeli. Böyle olduğunda ancak onca çaba boşa gitmeyecek. Arınıp silkinme bizi  gezegenimizin yol göstericisi yapacaksa bu hepimizin gayretiyle olacaktır.

  • Gelenek ve İslam

    Yazan : Özcan Atar

    Öncelikle İsmail KILIÇARSLAN’ın bu yazısını okuyunca içim burkuldu. “CAHİL” kelimesini ne kadar çok kullanmış. Gelenek dışı olanlar Cahil, seküler kısım zaten CAHİL. İslamoğlu ve Dücane CÜNDİOĞLU’nu yamanmaya çalışan Cahiller olarak telakki ediyorken onların yanına bir de Talha Hakan ALP’i de yazmış ki gelenek dışındakilerin CAHİLLİK te ne kadar ileri boyutlara gidebildiklerini okuyucular anlasın da ONLARDAN uzak çok uzaklarda dursunlar. 

    Her şeyden önce Talha Hakan ALP İslamın gelenekseli ile bir sorunu yok onun sorunu İslam’ın kensiyle. Yani İslamoğlu ile onu bir tutmak asla doğru olamaz. 

    İslamoğlu da “İslam gelenek ve kültürünü” zaten kabul ediyor. Ancak İslam ile geleneksel İslamı net çizgilerle ayırıyor. Hadis literatürü, menkıbeler ve mezhebi farklılıkları kendi içinde değerlendiriyor İslamoğlu ve ona yakın gruplar. Hadis eşittir İslam, mezhep eşittir İslam görüşününe asla katılmıyorlar ki bence de doğruyu bulma çabamızda ben de Caner hocanın düşüncesine/görüşüne katılıyoruz. CAHİL kullanılabilecek en zayıf kelimedir. Yazıyı alıntılıyorum:  

    “Önce, yoldaşım Eyüp Gökhan Özekin’in nefis tespitini alıntılayarak başlayayım: Dücane (Cündioğlu), Talha Hakan (Alp) ve benzerleri şu yüzden önemli. Bunlar, Müslümanları “dışarı çıkarma” işini büyük bir hevesle yapıyor. Çünkü insana veya dünyaya dair söyleyebilecekleri başka bir şey yok. Tüm sermayeleri ‘bize” ve “buraya” dair. Başka bir alana hevesli değiller çünkü başka bir alanda anlamlı değiller. Taşralılıktan “kentliliğe”, gelenekten “yeniliğe” sıçramaya çalışan ezik muhafazakârlar da bunların müşterisi oluyor. Muhafazakâr kitleye hitap etmeyi terk etmiyorlar, çünkü tüm “numaraları” burada. Misak-ı Milli sınırlarının dışında hiç olmalarını geçtim, ülke içinde seküler çevrelerde bile hiçler. O yüzden “bize” tebelleş olmayı bırakmıyorlar. Hep bu mahalledeler, buralarda geziniyorlar. Öyle olunca mahalleli de denk geldi mi taş falan atıp uzaklaştırmaya çalışıyor.

    Bu, burada bir dursun.

    Türkiye’de seküler çevrelere yanlayan yarı-aydın eziklerin hâl-i pürmelali tam tamına böyledir. Bir kabullenme telaşı, bir yamanma neşesi ile eli artırdıkça artırırlar ve sonunda bir şekilde delirirler.

    Acıklı bir hal doğrusu…

    Diğer taraftan din, diyanet, İslam ilkeleri, İslam’ın bilgi teorisi gibi meselelerde hiç, ama gerçekten hiç fikri olmayan sekülerlerin din hakkında kestiği ahkâmlarsa çok daha acıklı bir manzara oluşturur. Ağırlıklı olarak seküler çevrelere yanlayan yarı-aydınlardan elde ettikleri bilgi kırıntılarıyla sıraladıkları eleştirilerin hiçbir iler tutar yanı yoktur. Din konusundaki sınırsız, uçsuz bucaksız cehaletlerini üzerimize boca ederken sergiledikleri özgüvenin de ucu bucağı yoktur bu arada.

    Din konusunda her şeyi bir şekilde hallettiğini düşünerek gerinen bu kitleyi rehabilite etmek, doğrusu pek mümkün de görünmüyor.

    Bir kere yazmıştım, yine yazayım. Batı toplumlarında “tarih yazım metodu” olarak ortaya çıksa neredeyse tapınacakları “hadis derleme metodu” hakkında hemen hemen hiçbir bilgi sahibi değillerdir mesela. İslamoğlu gibiler bunlara “ya aslında hadisler yalan, her şey Kur’an’da yazıyor kardeşim” dediği için bunlar “yokmuş abi hadis falan” deyip; gördükleri her bilgiye “Kur’an’da yazmıyor ki bu” cümlesini yapıştırıp “alanında uzman” olduklarını varsayarlar.

    Önce bir hakkı teslim edeyim. Aslında İslamoğlu bile, onca yanlama çabasına, onca uğraşına rağmen hadis literatürünün tamamını inkâr edecek pişkinliğe erişemedi malum. Ama işte bu cahil seküler kitle, onu bile yanlış anlayarak devam ediyor yoluna. Düşünün düştükleri cehalet çukurunun derinliğini.

    Misal ben akışkanlar mekaniği hakkında “aslında akışkanlar mekaniği hakkında sonradan üretilen her bilgi yalan. Frank M. White’ın kitabında yazıyor her şey. Ben de bunları toplamda 40 cildi bulan kitaplarımda açıklıyorum” desem muhtemelen bana ya “deli” ya da “uyanık tüccar” dersiniz ama işte İslam hakkında bunu böylece söyleyen adamların söylediklerini “güvenilir veri” kabul ediyor bizim sekülerler.

    Bunu da bence çok temel bir eziklik yüzünden ilerletiyorlar. Dini ve dindarlığı bir “ahlaki üstünlük” meselesi olarak ele aldıkları için o alanı da kimselere bırakmamak gibi bir hırsa kapılıp sürekli zırvalıyorlar.

    Oysa çok basit iki şey yapabilirler. Birincisi şu: Dini, İslam’ı, İslam’ın ilkelerini “büyük İslami bilgi geleneği” içinden okuyarak kafalarını bu konuda rahatlatıp varsa eleştirilerini bunun üzerinden sıralayabilirler. Böylelikle, hiç olmazsa “saygın bir eleştiri zemini” oluşturabilirler. Bu, biz Müslümanların dersini daha iyi çalışmasını da beraberinde getirir ki büyük bir hayır hâsıl olur buradan. Ama düzey “bu dediğin Kur’an’da yazmıyor ki” düzeyi olunca yahut tevekkül kavramını “fakirlik önerisi” gibi anlayabilecek kadar zihinsel bir sefalete düşülünce ciddiye alınacak bir tarafı kalmıyor bizim açımızdan meselenin.

    Bunu yapacaklarını sanmıyorum.

    İkincisi de şu: Rahat bırakabilirler. Dini, İslam’ı, İslam’ın inanç ve ibadet ilkelerini bilmediklerini, bu konuda cehaletin dibinde yüzdüklerini fark edip rahat bırakabilirler. Hem bizi hem de İslam’ı.

    Bunu da yapacaklarını sanmıyorum.

    Ne yapalım? Bu kara cahillerle bir arada yaşamak da bizim nasibimiz imiş. Görüyor musun “nasip” dedim. Sorun bakalım İslamoğlu’na “nasip” kavramı Kur’an’da geçiyor muymuş ve “bize Kur’an yeter” diyen akıl hocanız bunu kitaplarının hangisinde açıklamış?” 

    17th June 2023, manas tarafından yayınlandı

    Etiketler: cahil eleştiri gazete gelenek İslam İslamoğlu