Film Fragmanları

  • Moğol Hakan’ı Güyük Han’ın Papa’ya Mektubu

    Moğol Hakanı Güyük Han’ın Papa IV. inosent’e yazdığı mektup ve içindeki Türkçe ile Moğolca cümleler ve kelimeler

    MOĞOL HAKANI GÜYÜK HAN’IN PAPA İNOSENT IV’E YAZDIĞI MEKTUP

    Mot-a-mot Çeviri: MÉHRAN BAHARLI

    BENGÜ GÖK – TANRI’NIN GÜCÜYLE

    GÜR (SARSILMAZ) ULU ULUSUN, DALAYIN (EVRENSEL) HANI

    YARLIĞIMIZ

    Uşbu, Ulu Papa’nın katına gönderilen bir yarlıktır. Biz bu yarlığı [Ulu Papa’nın egemenliyi altındaki] ülkelerin dilinde yazdırdık ki onu anlasın ve başa düşsün.

    [Bize gönderdiyiniz] Elçilerinizden Kıralın öteki yabgularla keneş ve danışma yaptıktan [sonra], bize il ve teslim olmak ve kulluk etmek ötüyünde bulunduğunu işittik.

    Abang kendi [teslim olma] sözünüze çınak iseniz, andak sen, Ulu Papa etözün, bütün kırallarınızla birlikte, bizim kulluğumuza gelmelisiniz. Ançada, Yasa’nın gerekli olan buyruklarını size bildiririz.

    Dahi, [mekbubunda] çilem [vaftiz] yapmamın [ve Hıristiyan olmamın] benim için asıklı olacağını belirten bir ötük ıdmışsın. Bu degiyle de, bilge olduğunu sanmışsın. Bu ötüyün [de] bizim için anlamsızdır.

    Dahi, “Macarların ve Hıristiyanların ülkelerini, barçasını tavdınız. Ben şaşkınlık içindeyim ki bu yalınıkların suçu neydi? Bize söyleyin” demişsin. Senin bu ayıtığın da bizim için anlamsızdır.

    Çingiz Han ve [Ögedey] Kaan, ikisi de Gök-Tanrı’nın [tüm dünyanın Moğollara uyuk olması gerektiyi] buyruğunu duymaları için anılanlara] ilettiler. Ancak onlar Tanrı’nın buyruğuna inanmadılar ve senin bu söylediklerinle yaptığın gibi, utun oldular. Yolladığımız elçilerimiz ve yalavaçlarımızı öldürdüler. Bunun üzerine Gök-Tanrı [bizim elimizle] o ülkeleri artattı ve dirinini yokattı. Gök-Tanrı’nın buyruğu olmadan, sayu birinin yalnız kendi gücüyle [yalınıkları] öldürmesi ve [ülkeleri] ele geçirmesi nice olası olabilir?

    Sen ayrıca diyorsun: “Ben Hıristiyan’ım, Tanrı’ya taparım, yalvar yakar ederim ve tasalanırım. [ve Tanrı’nın esirgemesi ve yarlıgaması yalnız beni kapsar]” Sen Tanrı’nın kimi bağışlayıp yarlıgadığını, kimi esirgediyini ve kime acıdığını ne bilirsin? Sen bunları nitek biliyorsun ki böyle konuşuyorsun?

    Gök – Tanrı’nın gücüyle, güneşin doğduğu ve battığı yerler arasındaki bütün ülkeler [acun hakimiyeti] bize [Moğollara] suyurganmıştır ve biz onların yiyesiyiz. Tanrı’nın buyruğu olmaksızın nasıl [dünya hâkimi] olunabilir?

    Şimdi, siz çın yürekten ve könilikle söylemelisiniz: “Biz size boyun eyip il olacağız, ve gücümüzü sizin güce katacağız”. Daha sonra bütün kırallar, sen etözün başlarında olarak, birlikte ve birge bize kulluk için tapuğumuza gelmelisiniz. Yalnız ançada sizin bize boyun eydiyinizi ve illeştiyinizi tanıyacağız.

    Ancak Gök – Tanrı’nın [Moğollara uyuk olmanız gerektiyi] buyruğuna karşı gelirseniz ve bizim [katımıza gelmenizi bildiren uşbu] yarlığımıza uymazsanız, biz sizi yağı bileceyiz. Ayrıca, yarlığımıza uymazsanız, (ardında size) ne olacağını biz ne biliriz? Bunu yalnız Gök – Tanrı bilir.

    (Al Tamga: Mengü Gök-Tanrı’nın gücüyle. Dalayın, Yeke Mongol Ulusunun Hanı. Yarlık. İl olmuş ve Bulgak olan (bütün) ilgüne ulaşsın. Onları belinlesin ve övdüler yapsın)

    Abang: eğer, abañ

    Acun: dünya, evren

    Ançada: o zaman, o vakit

    Artamak: yok etmek

    Artatmak: yok ettirmek

    Asıklı: faydalı, yararlı

    Ayıtık: ayıtılan, söylenilen sözler

    Barçasını: hepsini, tümünü, tükelini

    Başa düşmek: anlamak, iyice kavramak

    Bayrı: Ezeli, başlangışsız

    Belinlemek: ürkmek, vahşet etmek

    Bengü: ebedi, sonsuz

    Bulgak: isyancı, baş kaldırmış, kalkış ve kargaşa yaratan

    Buyruk: emir, ferman

    Çın könül: çın yürekle, samimi kalple

    Çın: doğru, içten, düzgün, gerçek

    Çınak: sâdık

    Çildemek: suya batırmak, ıslatmak

    Çiledemek: suya batırmak, ıslatmak

    Çilem: Çimarın, gusul, suya batma eylem ve töreni, burada vaftiz olmak

    Çimarınmak: gusul yapmak

    Dalay: okyanus

    Degi: denilen, söylenilen söz

    Dirin: nufüs, ahali

    Esirgemek: acıyıp korumak

    Etözün: şahsen, bizzat

    Idmak: göndermek, yollamak

    İl olmak: hakimiyetini kabul etmek ve uyruğu olup, barış içinde yaşamak, teslim olmak

    İlgün: Halk

    İlleşmek: il olmak, teslim olmak, boyun eymek, barışı kabul etmek

    Kaan: Hakan kelimesinin orta Moğolcadaki telaffüzü

    Kat: huzur

    Keneş: geneş, danışma, meşveret, istişare

    Könilik: dürüstlük, doğruluk, insaf ve adalet

    Kulluk: Hizmet, katında bulunup hizmet etmek, kölelik

    Mengü: Bengü, ebedi

    Nice: nasıl, nite

    Nitek: nasıl, nice, nite

    Olası: mümkün

    Övdüler: müteşekkir

    Övdüler olsunlar: müteşekkir olsunlar

    Sayu: her, her hangi, biri, kimse, kimsene

    Suyurgamak: ihsan ve lütüf etmek

    Tapuk: Hizmet, ibâdet

    Tasalanmak: bir şeyi kendine dert edinerek üzülmek, kaygılanmak. Farsça Tâse kökeninden.

    Tavmak: tasarruf ve işgal etmek

    Ulus: millet, Moğol hakanının egemenliyi altındaki bütün halk

    Uşbu: işbu

    Utun: deyersiz, alçak, küstah

    Uyuk: tâbi

    Yabgu: hükümdar, yürütme erki başı

    Yağı: düşman

    Yalınık: insan

    Yarlıgamak: mağfiret ve merhamet etmek

    Yarlık: hakanın yazılı buyruğu

    Yasa: Çingiz Hanın kutsal kuralları

    Yeke: Büyük, Kocaman, Muazzam

    Yiye: sahip

    Yokatmak: idam etmek, öldürmek

    https://sozumuz1.blogspot.com/2015/12/blog-post_24.html

  • Taxi Driver

    Süre | 1s 55dk | Dedektif, Dram, Gerilim

                    Film Yorum: Özcan ATAR

    Taksi Şoförü filmi de o zaman için harika bir film denilebilir. Bugün izlediğimiz filmlerin anası gibi bir şey. Sinema tekniklerinin ve oyunculukların zaman içindeki gelişim ve değişimlerini işte bu eski filmlere bakarak daha iyi anlayabiliyoruz. Hele insanların fiziksel değişimini görmek isteyenler için eşsiz filmler. İnsan işte hep kendi soyunun her durumunu merak eder. Onun için sosyal medyada sanatçıların değişimleri kısa ve hızlı videolar şeklinde önümüze her zaman çıkar. Öyle ki pek çok insan onca videonun içinde bu videolara takılır kalır.

                    Filmde o bir Vietnam Gazisinin psikolojisi üzerinden Amerikan toplumunu sorunları ele alınmakta. Birey ve Toplum ilişkisinin incelendiği güzel bir film. Filmde kamera objelere odaklanmakta. Kamera teknik olarak objelere yakınlaşıp uzaklaşmakla o gün için bir teknik iken bugün için bize harika bir nostalji sunuyor. Taksideki taksimetre ne kadar güzel. Dijital dünyadan bakınca sayacın akması… O yıllardaki giyimler arabalar eşyalar insanların saç stilleri vs. Her şey insana zamanda yolculuk yaptırıyor.

    Robert De Niro filmde yalnız yaşayan ve büyük ihtimal savaştan kalma bozuk bir psikolojiye sahip geceleri hiç uyuyamayan depresif asosyal bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor. Aslında zıtlıklar örülmüş bir karakter Travis Bikle. Evde yalnız ve her şeyi günlüğüne yazıyor. Günlüğü ne kadar normal ise bu kişi o kadar da anormal. Hiç uyuyamıyor. Taksi Şoförlüğü yaparak bu sıkıntısını gidermek istiyor. İşe alınıyor fakat bu kişi içi çok insancıl olmakla beraber dışa karşı agresif. Pek çok kişinin gitmekten korktuğu mahallelere dalıyor. Orada gördüğü çirkinlere kafayı takıyor. Bir an mutlu akıllı uyanık ve güler yüzlü görünürken bir anda içine şeytan girmiş gizemli, uyumsuz sinirli bir kişi oluveriyor. Hiçbir şeyi umursamayan gözüküp her şeyi takıntılı bir şekilde umursayan kişi oluveriyor. Hem içe dönük hem de uyanık bir fırlamaya dönüyor. Âşık olmaktan uzak bir insan tipi çizerken bir anda Cybill Shepherd’e (filmdeki adıyla Betsy ) açıkça aşk-ı ilan eder. Kızla tanışır tanışmaz kızın psikolojik tahlilini yapar ve kız bundan etkilenir. Standart insanların içinde Travis kıza çok farklı görünür. Fakat Besty ile tanışan Travis kızı gayet doğalmış gibi ilk gün porno filme götürür. Kız hemen Travis’i terk eder. Travis buna bir anlam da veremez. Geceleri taksicilik yaparken Travis küçük bir kızın  ( Jodie Foster ) fuhuş çetesi tarafından zorbalığa uğradığını görür ve İris’i onların elinden kurtarmak için mücadeleye girer. Bugünkü psikoloji filmleri kadar elbette başarı beklenilmemeli filmden. Film genel hatlarıyla basit bir kurgu olsa da filmin oyuncaları için ve o günkü insanları şehri objeleri seyretmek için film izlenebilir.

  • İdrak

    Bir çok yazımda İslam’ı öğrenmek için zamanımızın parlak bilim insanlarına bakmamız gerektiğini söylüyorum.

    İslamı iyi anlamanın birinci şartı  özgür ve bilimsel düşünebilmekten geçer. Özgür ve bilimsel düşünmeye ulaşabilmek okumak eylemiyle gerçekleştirilebilir. Okumak idrakimizi derinleştireceğinden önemli bir eylemdir.

    Okuma alışkanlığını kazandıktan sonra okumalarımızı öncelikle Kuran üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Önce Kuran. Arada hiçbir aracı olmadan. Kavrama anlama seviyemiz kadar Kuranı özümseyip anladığımızı başkalarına anlatmaktan sorumluyuz hepimiz.

    Hiçbir aracı olmadan dedim bu önemli.Araya şeyh, parti, mezhep, lider, önder, ermiş, alim vs. koymadan Kuranı her gün okumalı(zikretmeli) üzerinde düşünmeli ve hayata uygulamalıyız. Şayet anlayamadığımız ayetler olursa ki muhakkak olacaktır önce günümüz alimlerinin değerlendirmelerine başvurmalı onlarda bir çözüm bulamazsak önceki yüzyıllardaki alimlerin eserlerine başvurmalıyız.

    Zamanımız alimleri gerçekten Kuranı derinlemesine bakabiliyorlar. Çok farklı açılardan bakabiliyorlar. Eskiler söyleneceklerin hepsini söylemiştir artık yeni söylenenler batıldır demek doğru olmaz.

    Günümüz gerçekten hız çağı. Her şey hızlı uçaklar hızlı bilgilerin yayılması hızlı haberlerin duyulması hızlı insanların hareketleri hızlı, düşünceleri hızlı. Tüm bu hız içerisinde Kurana 1000 yıl önceki insanın bakışıyla çözümlemeye kalkmak safdillik olur. Müthiş bilginler içimizdeyken Kuranı anlamak için neden Hasan El Bennaya müracaat ederiz bilmem. Bu insanlar çağların yanlış bir biçimde bize kadar getirdiği yanlış İslam telakkisini parçalıyor çatlatıyor. Bizim için ne büyük nimet. İctihat kapısı kapanmış sözü ne kadar yanlış havada kalmış bir sözmüş.

    Artık cemaatler, tarikatler, üzerlerindeki tılsımlı dalgınlıktan kurtulmalı ve Türkiye insanın ufkunu açmalıdır. İnsanları mana alemlerinin esrarında dolaştırmaktansa Kuran sayfalarında dolaştırmalılar. Çünkü insanlar Allah’ın özel görevlendirdiği varlıklardır ve insanlar veli olmaya adaydırlar. İşte şefkatli bir tokat bizi uyandırmalı ve bizim Allahın dostu olduğumuzu hatırlatmalıdır. Allah aşkına sinemacı gazeteci oyuncu doktor prof pazarlamacı ceo çöpcü esnaf vs. hepimizin Allahın özel elçileri dostları olduğumuzun farkına varabilmeliyiz.

    İslama koşmalıyız çünkü İslam insana gerçek onurunu teslim eder. İslam zihni faaliyetlerimizi düzenler. İslam yüceltir. İslam sevindirir İslam dinlendirir, İslam moral verir, İslam çıkmaz sokakları açar karmaşık duyguları ayarlar çetrefilli problemleri çözer, korkulardan uzaklaştırır, mavi bulutlarda uçurur, kartal gibi göklerin hakimi yapar, özgürlüğü doyasıya tattırır. İslam hüzünlendirir, İslam sevinçten çıldırtır. Toplumun içinde boğulmaktan kurtarır yalnızlığın pençesinden söker alır. İslam insanı değiştirir. İkinci bir insan ortaya çıkarır. İslam yeniden doğuşu gerçekleştirir. İslam kulun kulu olmaktan kullara paraya eşyaya tapmaktan kurtarır. İslam kadını kadın erkeği tam bir erkek yapar. Aldatmak yok aldatılmak yok güvensizlik yoktur İslamı seçende. İslam İslam İslam yaşamayan bilmez yaşamayan toplum inanamaz İslamın mucizelerine. 

    Hani İslam bizim için çok önemli çünkü insan çok karmaşık bir yapıda. Bazen kendisi bile kendini bir türlü çözümleyemiyor. Bakın toplumumuzda yaşananlarla ilgi birkaç örnek vereyim: “Sevgilimin annesinden nefret ediyorum. Oğlunun göbeği almış başını gidiyor. Bir rejim yapması için ısrar ederken annesi en yağlı yemekleri yapıp ona zorla yediriyor. Erkek arkadaşımla evlenmeyi düşünüyoruz. Doğru mu yapıyorum hala bilmiyorum. Sanırım ilk çıktığım çocuğu unutamadım. Netten tanıştığım biri var. Uzun zamandır konuşuyoruz. Resmini gönderdi. Çok yakışıklı sanırım çok zengin. Aldatıp aldatmamak arasındaki o ince çizgideyim. Evleneceğim erkeğin maddi durumu iyi sayılır. Ancak onunla evlenirsem sanki çok daha zengin birilerini kaçıracağım gibi geliyor. Evet kocam mutlaka zengin olmalı bunu inkar etmiyorum. Erkek arkadaşımı çok seviyorum ama neden onu aldatmak istediğimi ben de tam bilmiyorum. Galiba nankörüm ben. Bu şekilde bir itiraf yaptığım için pişman oldum.

    “Dışarıdan bakınca herkesin imrendiği bir yaşantım var. Kocamın durumu çok iyi çocuklarım büyüdü. Kocam bana tüm maddi imkanları sağladı ama beni hep hor gördü beni aldattı. Şimdi ben de ondan intikam alıyorum. Onu aldatıyorum. Üstelik genç kızlık aşkımla. Sevgilim dul. Bir arkadaşımla aynı apartmanda oturuyor. Evinde buluşup sevişiyoruz. Şuana dek kimse şüphelenmedi. Genç kızlık aşkım kocamı aldattığım ilk erkek değil. Onu ilk kez kendi erkek kardeşiyle de aldattım. Kocam kendini kurnaz ve akıllı zanneder bunları yaparak aslında ne kadar geri zekalı aşağılık olduğunu kanıtlıyorum…”

    Bu örneklerden bile daha vahimleri var. Çocuklarını öldürenler köyleri basıp yok edenler iki kuruş para için cinayet işleyenler vs. o kadar çok olay var ki! Böyle bir toplumu ne temizleyebilir. Ancak bilinçli insanlar. İslam temizleyebilir.

    İnsanın vahşet boyutunu Bosna-Hersek sırp savaşında dehşetle izlemiştik. Tarihte Moğol istilasının şehirleri ne hallere soktuğunu milyonlarca insanı nasıl öldürdüklerini çok iyi biliyoruz. Moğol istilası tarihte eşine az rastlanır bir vahşilikti. Ama bu vahşilik sırf Müslümanlara yapılmıştı. Vahşi Moğolları sadece İslam dize getirebilmişti o vahşi ırk İslamın koruyucusu olmuş ilim adamları dindar insanlar çıkarmıştı içinden. İşte İslam bozulmuş toplumların yegane ilacıdır. Ve hala bu ilaç bizim avucumuzdadır. Bu ilacı neden içmiyoruz da avucumuzda taşıyoruz. Galiba ilaçları içme vakti çoktaaan geldi.

    Güzel insanlar güzel atlara binip gittiler demiştim ya önceki yazılarımda şimdi galiba o güzel insanlar güzel atlarına binip İstanbula geldiler. Oradan tüm dünyaya yayılacaklar! Kim bilir.

  • Tembellik Hakkı

    Yazan : Özcan ATAR

    Paul Laferque Tembellik Hakkı adlı kitabında “hala anlayamıyorlar makinenin insanlığın kurtarıcısı olduğunu; insanı aşağılık ücretli işlerden kurtaracak olan, azat eden boş zaman ve özgürlük veren tanrı olduğunu.” der.

                    Makileşme işgücünde insana ihtiyacı azalttığında işsizlik de buna bağlı olarak körüklenmiş oluyor. P.Laferque insanın tam da bu sebepten özgürlüğe kavuştunu vurgularken artık mutluluğun da yolunun makine ile yani işsisizlik ile açıldığını söyler. Necmettin Erbakan:  “insan çalışmak istemez çünkü insan cennette yaşayacak şekilde kodlanmıştır” derdi. Yani işsizlik –tembellik-çalışmamak  tüm inanışlarımızın tersine Paul’e göre güzel bir durumdur.

                    İşsizliğin insanı girdaba sürüklediğini yaşantıları ile pek çok insan deneyimlemiştir.  Bilim insanları makalelerinde çalışamamanın işsizliğin  bireysel sosyal zararlarını detaylarına kadar yazmışlardır. Gençlerin internet teki forumlarda yaşantılarından aktardıkları  olumsuzlar da işsizliğin insanları ne hallere getirdiği açık biçimde görülür; ancak ben işsizliği Paul’un açısından bakacağım.

                    Karınca gibi çalışan insanlar. Durmadan biteviye…dev  fabrikalarda sanayilerde ofislerde geçim derdi içinde saatlerce oturarak veya ayakta çalışan insanlar..hele büyük şehirlerin curcunası…sabah sokaklarda işlerine yetişmek için koşuşturan, sabah işe gitmek için akşam eve dönmek için otobüslerde balık gibi üst üste yolculuk yapan , yorgun, yarı kapalı gözler. Düşünceli yüzler, bitap düşmüş vücutlar…kahretsin bu çalışma temposuyla insan nasıl ve ne zamana kadar yaşar. Günde 12-13 saat çalışan insanları görünce üzülmekten kendinizi alamazsınız. Halbuki çalışmak çalışmak ve çalışmak için dünyaya teşrif etmedik biz. Asıl hedef sırf Allahın yüceliğini temaşa etmek ve kulluk bilincine ermek için dünyaya gelmedik mi biz!

                    İslam 13-14 saat çalışın yorulup eve gidin yatın dinlenin sabah  olunca tekrar 14 saat çalışın mı diyor ki! Çalışmak eyleminin bendesi olun  Allahı tefekkür edemeyecek hale gelinceye kadar çalışın diye bir öneri mi getiriyor İslam.  Tam tersine öğleyin dinlenin ikindi vakti dinlenin akşam güneş batınca çalışmayın diyor olabilir mi?

                    Yüksek tempoda uzun süre çalışanların ben mutlu olabileceklerine inanmıyorum.

                    O halde biz çalışmanın zararları diye maddeler sıralayabiliriz:

    • Allahtan koparır
    • Sanattan ayırır
    • Aile düzenini bozar
    • Vücut sağlığını bozar
    • Akıl sağlığını bozar
    • Birey toplum dengesini bozar
    • Kalbi çürütür
    • Beyin kapasitesini düşürür
    • Ahlaki bayalığa sürükler
    • Çocuk anne ilişkisini bozar
    • Asabi çekilmez insanlar topluluğu ortaya çıkarır
    • Süründürür

    Şimdi ey işsizler! Mutluluk sizin hayat sizindir! Tiyatro sinemaya gidin, ayaklarınızı uzatıp güzel  bir kitap okuyun. Niçin dert edesiniz ki işsizim diye ne olsa mecbur çalışacaksız vakti geldiğinde.

  • Bakmak,Anlamak,Görmek

    Yazan : Özcan Atar

    İster Allah’a inanın isterseniz inanmayın beyninizde pek çok soru sizi oyalar. Her gün bir çıkmazı açmak için uğraşırsınız. Zaten bizden istenen de bu. “ Ne kadar az düşünüyorsunuz!” 

    İnsanlık dünyada var olduğundan beri varlık yokluk Allah insan dünya ilişkileri sorgulanır. Çözümler aranır. İslam mutasavvıfları Hıristiyan veya diğer inançlardan insanlar Allah ve insan ve dünya üzerinde çok sözler söylemişler ciltler dolusu kitaplar yazmışlardır. Bu meleklerin yaptığı bir hareket değildir. Aramak araştırmak düşünmek ve yazmak. Müthiş bir şey. Allah aranıyor. İnsanlar düşünüyor. Allah nerede? Allah nasıl bir şey? Biz kimiz? Hemen eller kalemlere sarılıyor. Gözler yumuluyor beyin faaliyette! Yazılıyor okunuyor. Harıl harıl milyarlarca yıl bu eylemler devam ediyor. Allah bize sevgiyle bakıyor bizim onu araştırmamızı seyrediyor yazsınlar okusunlar diye araçları gereçleri de bize temin ediyor bizi de yazacak düşünecek ve okuyacak şekilde dizayn ediyor ve onu anlama noktası olan “kalbi” de içimize yerleştirmiş ki aklınız yetmeyecek beni ararken siz kalbinizi dinleyin demeye getiriyor. Veeee, bütün insanlara : “ Oku! Seni ortaya koyanı düşünerek. O seni bir alaktan ortaya çıkardı. Haydi oku! O kullan diye her şeyi sana verdi cömertçe. Kalem verdi yaz diye. Bilmediklerini de öğretti….” “ …konuşmayı öğretti…” 

    Muhyiddini Arabi diğer boyuttan bilgiler sızdırmıştır insanlara. İnsanlar madde gerçeğini tam kavrayamadıklarından onu hor görmüşler ona eziyet etmişlerdir. Hatta mezarı bile silinip gitmiştir. Kaybolan mezarını Zembilli Ali Efendi yardımıyla Yavuz Selim Sultan bulmuş ve oraya bir türbe diktirmiştir. İstanbul ele geçirildiğinde de Akşemseddin yardımıyla Fatih Sultan Mehmet peygamberimizin arkadaşı Ebu Eyyub Ensari’nin mezarını bulmuştur. Osmanlılar sadece yer işgal edip insan öldürüp yaşamamışlardır tam tersine cami hamam dershane yapmışlar gittiklere yerlere ilim, iyilik, güzellik taşımışlardır. Yoksa kuru kuraya savaşma güdüsünü tatmin için bir çok zorlukla uğraşmamışlardır. Allah düşüncesinin derinliğine vakıftılar. “madde” sırrını keşfetmişlerdi. İnanmıyor musunuz o halde: 

    İmtisali cahidu fillah olubtur niyyetum 

    Dini mübini İslamın mücerret gayretudur gayretum 

    Osmanlılarla ilgili yazılmış tarihi yazılara objektif bir gözle bakmanızı tavsiye ederim özellikle de seyyahların yazılarını. 

    Muhyiddin Arabi ve diğerleri “madde”nin sırrını çoktan çözmüşlerdi. Ancak bunu ifade etmekte zorlandılar.belki onlar iyi anlattılar da biz onları anlamakta zorlandık. Bunun farklı nedenleri olabilir. Onları anlayacak bilgi birikimine haiz olamayışımız, onların kullandıkları dili anlayamayışımız, onlardan yapılan çevirilerin kötü olması vs. tabi onları tam kavrayamamak bizde bir mantık kirlenmesi, anlamsız bilgi parçacıklarının birikmesine sebep oluyor. Yapılan tercümelerde sözcüklerin bazılarını çevirmek zor oluyor. Arapça sözcüklerden kurtulup parçayı anlayamıyoruz. Mesela, Mevlanayı, Arabiyi anlayabilmek için şu sözcükleri bilmek gerekiyor: seyri süluk, ahadiyyet, hikmet, ayn, ayna, ilahi isimler, ayn-ı sabite, ayn-ı sabite, halkiyyet, hakkıyet, taayyun-i evvel, alem- lahut, ceberut, akl-i külli, nefs-i külli, cüz, süfliye, vücut, mertebe-i ervah, alem-i misal, mübdi, tenezzül, insan-ı kamil, müdi marifeti, şecere vs. bu sözcüklerle örülmüş cümleleri anlamak başlı başına bir ilim istiyor. Kaldı ki ben birçok sözcüğü buraya almadım. Allah’ın zati subuti sıfatları üzerinden yola çıkarsanız önünüze daha yığınla sözcük dökülür. Bu sözcüklerin her biri için sayfalarca yazılar yazılmıştır. 

    Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi bizim görevimiz ruhlar aleminin sırlarına ulaşmak değil. Zaten o boyuta istesek de istemesek de gideceğiz. Ancak o boyuttaki konumumuzu bu dünyada belirlediğimizden dünyadaki hareketlerimiz önem arz ediyor. Ama Allah’ın bizden istediği “madde” aleminin ötesine inanmamız ve bu inançla yaşamamız. Yukarıda saydığım din bilginleri de ellerinden geldiğince diğer boyuta inanmamız için birçok bilgi vermeye çalışmışlardır. Aslında Kurana bakan bir insan atacağı adımların yol haritasını rahatlıkla görebilir ancak “şeytan” a çalım atmak gerekiyor. Hem de güzel bir çalım. İşte bu çalımlardan en kalitelisi “inanç” tır. İnanmak, inanmak, inanmak. 

    Dünyaya hırsla bağlanmamamız isteniyor, inanmamız isteniyor, iyi işler yapmamız isteniyor ve dünyanın ağırlığına katlanmamız isteniyor. Alay etmekten, kibirlenmekten, nefret etmekten, kıskanmaktan, yalan söylemekten, öldürmekten vs. uzak durmamız gerekiyor. 

    Daha inançlı olabilmek için Muhyiddini Arabiden,Abdülkadir Geylani, Gazali ve Mevlanadan yararlanmaya çalışırsanız onları anlamak çok zor. Hatta bizim gibi sırf “akıl” la yatıp kalkanlar için inanmak değil inançsızlığa gitme tehlikesi bile ortaya çıkabilir.  Belki bir Arap Gazaliyi bizden daha iyi anlayabilir. Çünkü Gazali Arapça yazdı. 

    Said Nursi için de Elmalılı Hamdi Yazır için de Ömer Nasuhi Bilmen için de hatta Atatürk, hatta Oktay Sinanoğlu için de bu böyle maalesef. Kimse Muhammed İkbali, Seyit Kutup’u, Hasan Elbennayı, bildiği kadar Said Nursiyi bilmez. Humeyni’yi bildiği kadar Atatürk’ü kimse bilmez. 

    Gzaliyi, Arabiyi orijinalinden okuyabilme şansımız olsaydı ya da onlar ne anlatmak istediklerini Türkçe yazmış olsaydı biz çok farklı bir toplum olabilirdik. Mesela aşağıdaki yazı Türkçe ve çok da ilginç.

    “Gördümüz tüm varlıklar dağlar ovalar çiçekler insanlar renk kokular kısacası her şey Allahın Kuranda var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık yaratılmıştır ve vardır.” Ancak insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez, hissedemez ve duyamaz.gördüğümüz duyduğumuz her şey bu eşyaların beynimizdeki algılarıdır….maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması onu yok yapmaz. Ancak bize insanın muhatap olduğu maddenin içeriği hakkında bilgi verir ki bu da maddenin aslı ile hiç kimsenin muhatap olmadığı gerçeğidir.” Müthiş değil mi? Varlar ama yoklar. 

    Mesela elinizde orijinal bir evrak var onun fotokopisini çekiyorsunuz ama fotokopi tıpkısı olmakla beraber evrakın orijinali değil. Şimdi şuan yazılarımı okuyorsunuz ama siz yazının orijinalini değil beyninizdeki algı halindeki yazıyı okuyorsunuz. Yazının aslını ise sadece Allah biliyor. 

    Şuan eşiniz yanınızda duruyor onu görüyorsunuz ona dokunabiliyorsunuz. Ama gerçeğinde siz onun beyninizdeki algısıyla muhatap oluyorsunuz gerçeği ile değil. Eşinizin aslı Allah tarafından biliniyor. 

    Yolda giderken karşınıza çıkan harika manzara aslında beyninizdeki bir algıdır. Yani o manzara dışarıda değil beyninizdedir. Yoksa o manzaranın gerçeğini siz bilmiyorsunuz onu sadece Allah biliyor. Siz bu manzaraya barkken yanınızda bir ama olsaydı o sizin gördüklerinizi göremeyecekti. Ama aslını da görme şanslı olmadkığından bu manzaradan mahrum kalacaktı. Neden onun beyninde manzara yok çünkü onun eletrik sinyal sistemi çalışmıyor da ondan. Ama kişi manzarayı göremese de etraftaki kokuları alabiliyor. Neden çünkü koku alma sistemi çalışıyor da ondan. 

    Biz gördüğümüz dokunduğumuz duyduğumuz her şeyi beynimizin içinde yaşarız. Gerçekte bir evin yok, araban yok, tarlan yok, paran yok. Bunların hepsi beyindeki görüntüler. Ey insan! Beynindeki görüntüye sahip olabilmek için ne kadar çok yırtınıyorsun. Hayır hayır yırtınacaksın didineceksin ama tek farkla Allahı unutmadan. Yoksa Allah beynindeki görüntü için uğraşma demiyor ama aşırıya gitme çünkü aşırıya gittiklerin sadece beynindeki görüntülerin diye uyarıyor. Hani ne demiştik yazının başında “Oku! Seni ortaya koyanı düşünerek”. Çalış onu düşünerek, kazan onu düşünerek, ye onu düşünerek, düşün onu düşünerek. 

    Sonuç çarpıcıdır: “Biz hayatımız boyunca dünyayı dışımızda zannederiz. Oysa dünya her şeyiyle bizim içimizdedir.” 

    İşte okuduğunuz bu yazıları anlayabildiniz öyle değil mi? Artık varlık alem Allah konularını daha berrak anlayabileceksiniz. İleriki yazılarda bu konuyu farklı açılardan bakmaya devam edeceğim.