Film Fragmanları

  • Osmanlı Şiiri-V

    Yazan :  J.W.GİBB 

    Kitap: Osmanlı Şiir Tarihi

    Böyle bir zihni hal, bir İranlı için de son derece tabii iken, tamamıyla bir aksiyon adamı olan ve hiçbir zaman hayalperest olmayan bir Türk için oldukça yabancıdır. Bununla beraber böyle bir zihin durumunun akislerini Osmanlı şiirinde oldukça sık görürüz; bunun sebebi başka cihetlerde olduğu gibi Türk şairlerinin düşüncelerini, İranlılarınki ile bağdaştırmak için eserler meydana getirmeye çalışmalarıdır.

            İran’da ve Türkiye’de bulunan çok sayıda tarikat, üç aşağı beş yukarı tasavvufla ilgilidir. Her tarikat meşhur bir sofi ya da şeyhle başlayıp, ismini de genellikle bu kişiden alır. Bağlılarının her biri kendilerine sofi demekle birlikte birçok durumda tarikat liderinin öğretilerine pek az dikkat sarf ederler.

    www.şiir

    Bu son durum İran ve Türk şairlerinin ilginç uygulamalarına ilave bir güç verir, şöyle ki sûfîleri acımasızca itham edenlerin çoğu aslında sufinin ta kendisidir. Şairlerin görünüşte mantığa aykırı bu tutumları, birinci planda ilk sûfîlerin bilgi ve takvalarının kendilerine büyük bir şöhret sağlaması ve çevrelerine birçok müridin toplanması dolayısıyla, kendilerini sufi olarak tanıtan vicdansız bazı kişilerin de çevrelerine ehli sefahat ve iki yüzlü fanatikleri toplamalarına dayanmaktadır. Bu bilgisiz kalabalıklar da kendilerini haklan olmadıkları halde sûfî diye isimlendirmişlerdir. Şairlerin sufilere karşı hücum etmelerinin sebebi de bu cahil mukallit çoğunluğun kendilerini öyle tanıtmaları sebebiyledir.16

    Bu şiirin zahiri yönüne baktığımızda, Türk nazmının başlangıçta son derece basit ve sade olduğunu görürüz; ne zaman ki İran şiiri tesirini iyice gösterir, işte o zaman Türk şiiri de kendini bir tezyinat(süs,bezeme) yığınının ortasında bulur. Herkesin çok iyi bildiği gibi İran belagatiyle sanatı birbiriyle atbaşıdır ve özellikle dekoratiftir. Hüneri ise münhasıran (özel) teferruattaki güzelliktedir. Bütüne göre parçaların ikinci planda kalması gibi bir kaidesi yoktur. İran şiiri, üslubundaki gibi birbiriyle aykırı ve ilgisiz bir süs yığınıyla kaplanmıştır. Mecazlar, teşbihler, cinaslar, tevriyeler, telmihler vs. birbiri arkasından sanki okuyucuyu şaşırtmak için ellerinden ne geliyorsa yapıyormuşcasına sıralanırlar. Bu figürler tek tek zarif ve ustaca olabilir, ancak bir fikir şeklinde bütünüyle bir araya getirilememektedirler. Netice elbette parlak, hatta bazen göz kamaştırıcı olmakta ancak tahdit (sınırlandırma)  ve tedipten (düzenleme)  mütevellit (oluşmuş) bir kıymet bulunmamaktadır.

    İran şiiri bu hususiyetiyle de Orta Çağın hünerini göstermektedir. Doğu, bir bütün olarak, ele alınan konudan çok onun ayrıntılarına karşı daha hassastır. Bu zihnî tutum fizikî, maddî, bütün fenomenlerin varlığında devam ettirilir; gerçek bir doğulu ağaca bakıp ormanı göremeyen bir adam durumundadır. Sistemin felsefesini oluşturan iki ayrı cinsten (heterojen) birbirine karıştırılmış parçaların bir tek neticesini görürüz: Şiirin dekoratif unsurunu teşkil eden karmaşık ve birbirinden farksız tezyinat (süsleme,bezeme) mevzunun (konunun)  muhtelif (çeşitli)  safhalarının (aşamalarının) aynı şekilde idrak edildiği bu zihni faaliyet pratikte birçok tereddüdü de beraberinde getirir. Bu sebeple Batılılar; Doğulular hakkında fert veya millet olarak, bütün zeka ve cesaretlerine rağmen,  sebat sahibi –  kendilerine yabancı –  bu kişileri birçok hususta bu sebeple hiç de hak etmedikleri şekilde yargılarlar.

               İranlılarda olduğu gibi zoraki kavramlar ve her türlü müphem ifadeyle yüklü zevke düşkün bu şiir kaçınılmaz olarak son derece sun’îdir ve gerçekte bu sunilik şiirin en önemli hususiyetidir. Bu da tabi olarak bir samimiyetsizlik doğuracaktır. Başka milletlerin edebiyatlarında da dil ve hayal inceliklerinin ortaya çıkarılmasının takip edildiği dönemler olmuştur, dolayısıyla yukarıdaki yargımızın ne derece isabetli olduğu düşünülmelidir.

           Türklerin, büyük ölçüde de taklit ederek yeniden ürettiği İran şiiri, özellikle gazel ve mesnevi alanında oldukça şahsîdir. Şairler, harici nesnelerle nadiren beslenirler. Şiirlerinde içkiden, güzelliklerden, kadından, gülden ve bülbülden zikrederler. Bunlardan bahsetmelerinin sebebi büyük ölçüde bu varlıkların, şairin üzerinde bir tesir meydana getirmesinden* çok zihinlerinde bıraktığıdır. Belki de lirik şiirlerden beklenen de budur, fakat mesnevi hususunda daha objektif olunduğu söylenebilir. Sınırlı da olsa böyle olduğunu, özellikle ilk dönem şiirlerinde söyleyebiliriz.  Ancak hikâye -yüzlerce kez tekrar tekrar yinelenen- romantik aşk hikayeleri Farsça mesnevilerin en az ehemmiyeti haizdir. Fakat böyle yapılması da, şairin ya edebi kabiliyetini teşhir etmek istemesinden ya da sadece bir öğretiyi (doktrini) dile getirmek istemesinden, mazur görülebilir; üstelik hikâye bir alegorik unsur olarak tamamen de ortadan kalkmış değildir.

    Bu şiirin geleneklere de son derece bağlı olduğu görülür. Tavsiflerle ve teşbihlerle doludur; yüz, Ay’a; kamet, serviye; dudak, yakuta benzetilir ve usandırıcı bir tekrarla baştan sona yer alır. Aynı şekilde bol miktarda birbirini çağrıştıran unsurlar yer alır; bülbül zikredildiği zaman arkasından gülün geleceğini; sem zikredildiğinde pervanenin geleceğini bilirsiniz. Fakat bütün bunlara rağmen İran şiiri belirli sınırlar içerisinde fevkalade verimlidir ve hem düşünce hem de ifade yönünden fevkalade zariftir.

           Şiirin, İranlıların Türklere sunduğu bu tabiatı ırk özellikleriyle ahenk içinde olmamakla beraber bütünüyle kabul edilmiştir. Bu sebeple ilk Osmanlı şairleri ve onların halefleri Türkçe kelimelerle İran şiirinden pek farklı olmayan bir şiir meydana getirmek için bütün gayretleriyle çalışmışlardır. Fakat elbette bu, şuurla gidilen bir hedef değildi. Şiirde millî hisleri yok denecek kadar azdı. Şiir onlar için, ifade ettikleri dilde, ortak kültürün bölünmez bir bütünüydü.

        Daha önce İran şiir ruhunun birçok yönden Türk tabiatına yabancı olduğunu söylemiştik; özellikle iki haslet Türk mizacına tamamen zıttır. Türk mizacı sade, İran’ınki ise zariftir. Türk halk türküleri objektiflikte ne kadar aşırı ise İran nazmı da sübjektiflikle o kadar aşırıdır. Türk şiiri zaman zaman zayıf çığlıklar atmaya çalışmışsa da yaklaşık dört yüz yıl İran şiirinin hakimiyeti dolayısıyla kuvveti kesilmiş ve uygulamada sessiz kalmıştır. Ancak on sekizinci yüzyılın başlangıcında milli ruh şiirlerde daha açık ve ısrarlı bir şekilde yankılanmaya başlamıştır. Şairler, sadece Farsça kitaplarda okudukları şeyleri değil, kendi gördükleri ve hissettiklerini terennüm etmekten belli bir zevk almaya başlamışlardır. Mısraları daha şen ve mesut bir hava kaplamaya, hayatın zevklerinden ve hayattan, daha tabi bir sürur oluşmaya başlamıştır. Daha sade, zevkli ve neşeli Türk ruhu menfez bulmuş; doğrusunu söylemek gerekirse Türk şiirinde artık fısıldamaya başlamıştır. Ancak İran şiirinin etkisinden de henüz kurtulabilmiş değildir. İran geleneğinin her türlü izlerini, reformcuların nisyan zindanına süpüreceği vakte kadar da birçok çatlak ve lekeler halinde bozuk bir şekilde varlığını sürdürecektir.www.Gorgon

    Fikir ve sanat hayatında ürkek adımlarla önderliğini sürdüren, gerçekte de son derece yararlı ve yardımcı olan İran kültürü umumi olarak Türkler için hâlâ talihsiz bir yüktür. Bütün güzellik ve asaletiyle kuşattığı edebiyatta hâlâ milli ruhu felç eden bir Gorgon17 gücüne sahiptir. İran Şiirinin diğer dillerdeki hakimiyeti de, mesela Tatar, Afgan, Urdu, Osmanlıların ilk dönemlerindeki gibidir. Her halükarda milli ruh sessizdir, konuşan ruh, bütünüyle olmasa da, İran ruhudur. İran Şiirinin diğer dillerdeki hakimiyeti de mesela Tatar, Afgan, Urdu, Osmanlıların ilk dönemlerindeki gibidir. Her halükarda milli ruh sessizdir, konuşan ruh, bütünüyle olmasa da, İran ruhudur.

    Osmanlı şiirinin tam teşekkül etmeye başladığı sıralarda yaratıcı İran dehası asla kurtulamayacağı bir kısırlığa maruz kalır. Bütün gayret ve kararlılığıyla 15. asırda İran şiiri ne ise bugün de odur. Ara dönemlerde çeşitli aşamalardan seçmiş, fakat bu sadece kelime seçimi ve ifadede ufak değişiklikler olarak kalmıştır. Asla köklü bir değişiklik ve yeni bir hayat ifadesi olmamıştır. Câmî’nin döneminde şairler ne söylemişlerse, zaman zaman ifade şeklini ve mecazları değiştirerek, fakat asla öze dokunmadan ve yeni temalar ilave etmeden aynı şeyleri söylemeye devam etmişlerdir.           Bu suretle Türk şiiri, Türk mizacını yorumlamadan, yeni fikir ülkeleri fethedemeden kısır döngü içerisinde belagat şaheserlerini daha ince ve görkemli bir şekilde yüzyıllarca dokumaya devam etmiştir. İran etkisinde kalan şairlerin kaba Tatar dilinden son derece parlak ve görkemli bir edebi dil geliştirdikleri, estetik zevk alınabilecek bir ahenge ulaştırdıkları doğrudur. Fakat bu güzel dil, o kadar sun’î ve günlük dilden o kadar uzaktır ki, alelade bir insanın okuyup anlaması veya telaffuz etmesi son derece güçtür.

             Dolayısıyla Osmanlı şiirinin geniş halk kitlelerine kapalı olduğunu söyleyebiliriz. Özel bir eğitim almadan bu dili anlamak imkanı yoktur. Binaenaleyh şairler ya kendileri için ya da saray çevresi için yazmışlar; geniş halk kitlelerini nazarı dikkate almamışlardır. İran kültürünün zirvede olduğu sıralarda şair olabilmek normal eğitimin ötesinde bir eğitimi gerektiriyordu. Bu sebeple eğitimin derin ve bunu söyleyen belagatin gösterişli olduğu, şiire kıymet verilen dönemde uygulayıcıları da büyük ölçüde ulema, aydın sınıfından kişilerdi.

         Böyle bir şiirin kusurlarını -taklit, muğlaklık ve teklik(şahsilik) – sayıp dökmek son derece kolaydır, fakat hünerlerini saymak o kadar basit değildir. Zira bu şiir her şeyden önce bir sanattır. Ve herhangi bir türden bir sanat eserinin hünerini takdir etmek de onu tanımlamaktan daha başka bir şeydir. Eski şairler ilk planda birer üslupçudur (stilist) ve bu şairlerin dilini bilmeyenlere üslup inceliklerini ve güzelliklerini açıklamaya çalışmak boşuna bir gayret olur. Bu şairler için üslup, tavır, konudan önce gelir; söyleyecekleri şeyin ne olduğu onları daha az ilgilendirir önemli olan nasıl söyleyecekleridir. Dolayısıyla bir yığın sınırlı sayıda tema onlara yüzyıllarca kafi gelmiştir. Sürekli artan dil güzelliğiyle sürekli incelen hayal zenginlikleriyle tekrar tekrar aynı temaları sunmuşlar, zevk sahibi ve münevver sınıfın anlayabileceği, parlak zekalarının ve ses armonilerinin teşhir edildiği eserler meydana getirmişlerdir. İran şairlerinin izinde giden Türk şairlerinin hedefi buydu ve bunu fazlasıyla başardılar.

     ( 16. Karışıklığa meydan vermemek için bu eserde sufi yerine mutasavvıf terimi kullanılacaktır; Türk şairlerince umumiyetle bu mukallitler için “sofu” ifadesi kullanılmaktadır. Gerçek mu­tasavvıflardan bahsederken bu muğlak sufi (sofu) terimini kullanmaktan kaçınmışlardır. Daha çok uşşak, ehl-i tasavvuf, ehl-i batın, meşayih terimlerini kullanmayı tercih et­mişlerdir.)

     (  17.    Kendisine bakıldığında bakanın taş kesildiği sanılan yılan saçlı üç kadından biri .)

  • Bozbaytal

    Çeviri: Özcan ATAR

    Yılkıcı[1] bugün de Bozbaytal’ı Toru aygırdan zor ayırabildi. Kısrak evin yanına geldikten sonra biraz kendine geldi. Yılkıcı:”haram olsun inatçı! Ne o Torunu beğenmedin mi? O Çabdar’a benzemiyor mu? Ona zaten benzeyemezdi ki… Çabdar aygırın gülü idi. Şimdi o yok artık. Ebediyen yok…eh! bugünlerde Toruyu beğenmezsen o seni çiğneyip ezecek.” diye homurdanarak Toru aygırın ısırdığı ve ayaklarıyla teperek yaraladığı yerlerine ilaç sürüyordu.

    “Çabdar” sözünü duyan Bozbaytal’ın, sevgili aygırı hayalinde canlandı. Birden göz yaşları boncuk boncuk dökülmeye başladı. İçi kederle doldu. Burnuna Çabdar’ın kokusu gelmiş gibi titredi ve bir şimşek çakması gibi onunla geçirdiği anları hatırladı.

    Bozbaytal o zamanlar daha 3 yaşında bir taydı. Yaz ayının bütün güzelliği ile gözler önüne serildiği zamandı. Yayla akşamında her yer çiçeklerle kaplanmıştı, hayvanlar otluyordu. Çabdar işte böyle bir günde geldi komşu sürüden. Yelesi ve kuyruğu altın gibi sapsarı idi. Yürüdüğünde yeleleri dalga dalga savrulur, kuyruğu koştuğunda bayrak gibi dalgalanırdı. Bu görünümü doğrusu ona pek yakışırdı. Bir sürü kısrak arasında hemen göze çarpardı. O bir “akan altın yıldıza” benzerdi. Kısraklara hiç kaba davranmazdı. Her kısrak ona yaklaşmak ve hep onunla olmak isterdi. Onun kişnemesi bile bir başka güzeldi…heybetli bir sesi vardı. Kısrakların çok hoşuna giden bu heybetli sesi Bozbaytal henüz duymamıştı. Çabdar korkusuzdu ve sürüsünü başka aygırlardan korumasını bilirdi. Hele bir yaklaşsın ısırır, teperdi başka aygırları.

    Bozbaytal Çabdar’ı ne zaman görmüştü… bir yaz günüydü Bozbaytal Çabdar’ın gök gürlemesi gibi gür sesini işitti. Bu sesi duyunca güzel gözleriyle ona bakıp kaldı Bozbaytal. Sonra tekrar otlanmaya başladı. Az sonra bu güzel sesi tekrar işitti. Sesi duyan Bozbaytal’ın vücudu tir tir titremeye başladı. Bozbaytal batmakta olan güneşe uzun uzun baktı. Bozbaytal bu kadar güzel sesi daha önce hiç duymamıştı.

    İçini titreten bu sesi Bozbaytal artık günün belli vakitlerinde duymaya başladı. Sanki bu ses onu bir yerlere davet ediyordu. Bütün vücudunu bir heyecan sarmıştı. Yavaş yavaş sürüsünden ayrılmaya başladı Bozbaytal. Bir gün tepeye çıkmıştı ve onu çağıran sese bakarken sürünün içinde altın gibi parlayan bir aygır göründü. Tam o anda aygır kişneyiverdi. Bu, son günlerde Bozbaytal’ı heyecanlandıran içini titreten “akan yıldızın” sesiydi.

    Bozbaytal bundan böyle, aygırın bulunduğu sürü tarafına bakar oldu. Ne zaman aygırın bulunduğu sürüye kaçsa sahibi onu alıp tekrar sürüsüne geri getiriyordu. Bozbaytal’ın ilk gördüğü güzel görüntü onun göz önünden hiç gitmedi. Dağın öbür tarafından “akan yıldızın” sesini duysa onun hayali canlanırdı.

    Yılkıcı Bozbaytal’ın her kaçışında  peşini bırakmıyor onu tekrar sürüsüne getiriyordu.Bir gün Bozbaytal kendi sürüsünden akan yıldız’ın sürüsüne kaçıp gitti. Dağdan aşağıya inen yamaç yolda gelirken Çabdar onu uzaktan görmüştü. Şaşkın ve ilgiyle ona bakıyordu. Sonra Baytal’a doğru yöneldi. İkisi yamacın bittiği yerde buluştular. Çabdar gözlerinden nur saçan bu güzel tayın etrafında bir defa dönüp onu koklamıştı. Baytal’ın kokusu tertemizdi. Çabdar gök gürlemesi gibi sesiyle kişnedi ve Baytal’ı sürüsüne doğru sürmeye başladı.

    Sürüdeki kısrakların hepsi birden onlara bakıyorlardı. Çabdar Baytal’ı sürüye kattıktan sonra yayılan kısrakları geri çevirmek için gitti.

    Sürüdeki kısraklar Baytal’a şaşkınlık, kıskançlık ve nefretle bakıyorlar bazıları ısırıp bazıları teperek yanlarına yaklaştırmıyorlardı. Böylece onlar Baytal’ı kenara itmeye çalışıyorlardı. Yayılan sürüyü geri toplayan Çabdar burnunu havaya çevirmiş bir halde Bozbaytal’ın yanına geldi: “ Bir kere daha kokladığı Baytal’ın tertemiz kokusu aygırın kafasını döndürdü. O anda aygırlık, kıskançlık ve bencilliği uyanıverdi ve heybetli sesiyle bir daha kişnedi. Ama o sırada sopasını eline alan Bozbaytal’ın sahibi gelip onu kendi sürüsüne kovaladı. Baytal acele etmeden arkasına bakarak yürüyordu. Kendisine ilgiyle bakan  akan yıldıza dönüp tekrar baktı.

    Aygırın ipek gibi yelesi ve kuyruğu yere dökülmüştü. Sağ ayağıyla yeri eşiyor ve Baytal’a bakıp kişniyordu. “Akan Yıldız” kendi sürüsünde bir yıldız gibi göz kamaştırıyordu.

    Baytal her gün boynuna bağlanmış bir iple aygırın bulunduğu sürüye kaçıyordu.Yılkıcı, Baytal’ı her gün kendi sürüsüne geri getirmekten bıkıp usandı ve diğer sürünün yılkıcısına ‘Bozbaytal nedense sizin sürüye kaçıyor. Onun peşinden gelmekten bıktım artık. Eğer rahatsız olmazsan o burada kalsın. Kurtlardan ve yırtıcı hayvanlardan korunsun yeter’ diye rica etti. Böylece Bozbaytal “Akan Yıldızın” sürüsünde kaldı. Şimdi artık Bozbaytal akan yıldızı istediği kadar görebiliyordu. İlk günlerde aygır Bozbaytal’ın kokusuyla semirdi güçlendi Gök gürlemesi gibi kişniyor, nazlanıyor, zıplıyor, şımarıyordu. Doğrusu yılkıcıya çok zahmet verdiriyordu.

    Bazen Baytal’ın yelesini ısırıyor bazen kafasını Bozbaytal’ın boynuna koyuyordu. Bütün bunlar Baytal’ın en güzel duygularını uyandıran sevgisini arttıran en mutlu anlardı.

    Bu yaz Baytal çok keyifliydi. Vücudu çabuk etlendi, renklendi. Güzel bir endam ortaya çıktı. Çabdar her zaman onun yanında bulunuyordu. Birlikte otlar, su içer, oynarlardı. Eğer aygır biraz uzaklaşsa bile Baytal hemen yanına gelirdi.

    Geceleyin çimenlere kırağı indi, sonbahar geldi. Yayladaki otlar kışlağa çekilmeye başlandı. Bozbaytal’ın sahibi de gelip onu kendi sürüsüne getirdi. Bir günden sonra Bozbaytal yılkıcılarıyla birlikte batıya doğru göç etti. Bozbaytal korkunç bir sessizliğe gömüldü. Etrafındaki atlara rağmen kendini yalnız hissediyordu. Aklına her an akan yıldızı ve onun gök gürlemesi sesi, nazik davranışları geliyordu. Bozbaytal  hayatının en zor bir dönemlerini yaşıyordu. akan yıldızın hasreti onu günden güne eritiyordu. Parlayan yünleri buruştu. Kunan Baytal beş yaşına geldiği halde hâlâ bir tay gibiydi. Onun için kimsenin dikkatini çekmiyordu. Yılkıcı için de onun sağ olması yeterliydi.

    Sonbahar geçti ve kış ayları tekrar geldi. Günler ilerledikçe Bozbaytal’ın hasreti daha bir arttı, gözlerinden durmadan boncuk boncuk yaş akıyordu. Akan yıldızın hayali, sesi Bozbaytal’ın yelesinden ısırıp oynadığı zamanlar, birlikte otladığı, su içtiği anlar hep göz önüne geldi. İşte böyle zamanlarda Bozbaytal rahatsız oluyor, sürüsünde sevgilisini bulamayınca acı acı kişniyordu.

    Fakat bu hüzünlü sese bir karşılık kim karşılık verecekti . Baytal akan yıldızın hasretini kış ayında da çekti.Bu hasret Baytal’ı o kadar ezdi ki hiçbir şey yemediği günler olurdu. Vücudu o kadar zayıflamıştı ki ayakları onu götüremiyordu. Bu haldeyken bile o akan yıldızını hiç unutamıyordu. Bilkis onu daha çok görmek istiyor hasreti gittikçe alevleniyordu. İlkbaharın çimenleri yetişmeye başladı. Mavi gökyüzü pamuk gibi beyaz bulutlarla kaplanmış, yeryüzü kırmızı çiçeklerle bezenmiş, dağlar da çimenlerle bürünmüştü. Bozbaytal biraz kuvvetlendi etlendi bıştıya[2] benzemeye başladı. Yılkıcıları sürüyü dışarıya çıkardığı zaman Bozbaytal sürünün aygırına boyun eğmiyordu.

    Yılkıcılar üç günde zorla Akşam yaylasına ulaşabildiler. Akşam yaylası çimenlerle ve rengarenk çiçeklerle bürünmüş, bütün güzelliği ile serilmişti. Bozbaytal Gökyüzüne çiçeklere bakıp köknarın kokusunu alınca aklına geçen yaz geldi. Akan yıldızını çok özlemişti. Bu yaz Baytal başka aygıra verilecekti. Bu yüzden yılkıcının sıkı kontrolü altındaydı. Bu sürünün aygırı Ker Kaşka güzeldi güzel olmasına  ama on yaşına gelmişti ve biraz da ihtiyarlamıştı. Hâlâ genç aygırlara yol vermeyen heybetli bir duruşu vardı. Aygır Bozbaytal’ı keşfetmiş sürü içerisinde takip eder olmuştu. Fakat Bozbaytal’ın cinsî isteği  yoktu.

    Bu sene dağın öbür tarafındaki sürüye akan yıldız nedense geç gelmişti ama Bozbaytal onu ilk geldiği gün hemen hissetmişti. Onun  sesini işitince Bozbaytal başını dağın o tarafına çevirmiş uzun süre o tarafa bakıp kalmıştı. İşte akan yıldızın sesini bir kere daha işitti. Bozbaytal bir anda heyecanlandı. Kalbi atıyor ve o tarafa devamlı bakıyordu. Oraya mıhlanmış gibi hissediyordu kendisini. Fakat Ker Kaşka ve yılkıcıdan dolayı o tarafa gidemiyordu. Ker Kaşka yayılan kısrakları toplamaya çalışırken yılkıcısı ise atının ayaklarını tuşaklayıp otlatmaya çalışıyordu. At tepede yatıp kalmıştı. Bozbaytal akan yıldızın sesini her duyduğunda rahatsızlanıyor olduğu yerde duramıyor sürünün bir başına bir sonuna gidip geliyordu. Bozbaytal buradan kaçmayı düşünüyor ama bir türlü fırsat bulamıyordu. Böylece bu gün de yarın da uygun bir zaman bulamadı.

    Bir gün bir şafak vaktinde sinsice sürüden ayrıldı ve dağların öbür tarafına Akan Yıldızına kaçtı Bozbaytal. Dağın diğer tarafında akan yıldızın sürüsü geçen yazdaki yerde kaygısızca otluyorlardı. Dağdan aşağıya inen yamaç yolda başka bir atın ayak sesini duyan Çabdar kulaklarını dikti. Hemen o yöne baktı Bozbaytal’ı görünce ne zaman nerede onu gördüğünü hatırlamaya çalışıyormuş gibi dişlerini gösterip kişnemeye başladı. Sonra Baytal’ın yanına geldi. Böylece ikisi yine geçen sene buluştukları yerde karşılaştılar. Çabdar Bozbaytal’ı tanıdı onun büyüdüğünün farkına vardı. Çabdar Bozbaytal’ı koklayıp kişnedi gür sesi dağlarda yankılandı. Bozbaytal’ın gözleri parladı ve aygırını doyasıya kokladı.

    Çabdar’ın  kokusu  Bozbaytal’ın tüm vücudunu eriyen kurşuna döndürdü .

    “ Bu sene oğlumu evlendireceğim dedi” bir gün Bozbaytal’ın yılkıcısı. Başka sürünün yılkıcısına “Boz Baytal’ın kemikleri daha iyi. Eğer istersen başka bir ata onu değiştirebilirsin. Akıllı bir kısraktır o. Ama nedense geçen seneden beri hep senin sürüne kaçıyor. Artık peşinde koşmaktan bıktım. Bu sene de senin aygırına kaçmış. Hadi bakalım onu beğenirsen yerine düğün için başka bir kısrak ver” dedi. Onun söylediklerini diğer yılkıcısı da uygun gördü. Çünkü ona hangi at olursa olsun sağ olması önemliydi. Böylece Bozbaytal Akan yıldızın sürüsünde kalmıştı.

    Bozbaytal etlenmiş ve yünleri parlamaya başlamıştı. Her zaman akan yıldızın yanındaydı. Birlikte göle giderler göl kenarlarında çalının arasında aylı gecelerde yan yana gezerlerdi. Böylece hayatın en tatlı günlerini yaşıyorlardı. Şafakla batan günle gündüzle geceyle hiç ilgilenmiyorlardı. Sarı yaprak saçan altın mevsim sonbahar gelip çatmıştı. Bütün kısrakların istekleri dinmişti. Bozbaytal Çabdar’ın sürüsüyle birlikte hiç tanımadığı yerlere Narın ırmağının kenarıyla kısraklara katıldı.

    Bu sene kış oldukça hafif geçti. Arkasından hemen ilkbahar geldi. Bozbaytal ilk tayını bu baharda doğurdu. Kuluncağızı çok güzeldi. Çabdar gibiydi.

    Bir süre sonra atlar Köl-tör’e geldiler. Geçen sene olduğu gibi Bozbaytal’ın mutlu hayatı gene başladı. Bu sene de ikinci yavrusu oldu. Birinci doğurduğunda Bozbaytal’ın sütü azdı ve yavrusunu zor doyuruyordu. İkinci senede sütü çoğaldı. Kulunu celege[3] bağlandı kendisi de sağılacak atların arasına girdi. Bozbaytal’da annelik sevgisi çok güçlüydü. Önceden Çabdar’ı seviyor nasıl yakın buluyorsa sonra da tüm bu sevgisini kulununa verdi. Başka kısraklar gibi olsa bile Bozbaytal akan yıldızı unutmadı. O istediği zaman Çabdar’ın yanında bulunabilirdi.

    Felâketin nereden geleceği belli olmaz ki!

    O sene kış daha sert oldu. Hayvanlara kurtlar saldırır oldu. Birinin atlarına kurt gelmiş,bu kadar kısrağını yemiş, böyle yapmış şöyle olmuş gibi dedi kodular çoğalmıştı.

    Fırtınalı bir gecede sürü bürküt Uya dağının kuytusunda duruyorlardı. Birden yan taraftaki atlar ürktüler ve ön tarafa doğru kaçmaya başladılar. Kurtlar! Çabdar kurtlara doğru koştu ve atlara saldıran kurdun üstüne doğru koşup şahlanarak heybetli sesiyle kişnedi. Atların peşine düşen kurtlar biraz durakladı ve Çabdar’ın etrafını sardılar. Kurtlar gittikçe çoğalıyordu. Kaçan sürü kendi barınağına girmişti. Evinde oturmakta olan yılkıcı aceleyle giyinip tüfeğini aldı ve atına binerek dağa doğru yöneldi.

    Çabdar, kurtların içinden çıkarak şaşkın bir hâlde koşmaya başlamıştı. Arkasında birçok kurt koşarak onu takip ediyordu. Öylesine şiddetli esen fırtınadan hiçbir şey görünmüyordu. Aygır koşa koşa hiç tanımadığı bir tepeye çıkmıştı. Kurtlar da aygırın ayaklarına sarılmıştı. Kalın tuyağı[4] ile kurtları tepiyor, onları kendine yaklaştırmıyordu. Aniden bir kurt Çabdar’ın sol tarafından yaklaştı. Çabdar ondan kaçmaya çalışırken taşlara ayağını vurdu. Bu fırsatı iyi değerlendiren arkasındaki kurtlar ona yetişti.Birisi aygırın boğazını ısırdı. Aygır durmadı daha var gücüyle koşmaya başladı. Yarasından akan sıcak kanın kokusu aç kurtları delirtti. Etrafını kuşatan kurtlar bir türlü aygıra yetişemiyorlardı. Aygır da delirmiş gibiydi. Çok hızlı koşuyordu. Kanı da hiç durmadan akıyordu. Fakat aygır gittikçe gücünü kaybetmeye başladı. Tuyakları yerin üzerinde değil adeta havada koşuyormuş gibiydi. Sanki aygıra kanat takılmış da uçuyor gibiydi.

    Sabah aygırın vücudu Kızıl Yerde bulundu. Aygır yüksek bir kayadan uçmuştu. Bu olaydan sonra Bozbaytal akan yıldızın ölümüne çok üzüldü. Sürüye sığmıyormuş gibi kendini kötü hissetti. Sanki akan yıldız o dağların bir tepesinde sanki akan yıldız kendini bekliyormuş gibi sanki akan yıldız otluyor, sanki oralarda geziyormuş gibi onu aramak istiyor, sürüden ayrılıp dağlarda gezdiği günler oldu. Baytal’ın gittiği yerlerden yılkıcı onu tekrar buluyordu. Bazen uyurken akan yıldızı görür rüyalarında. İkisi dağlarda su kaynaklarında eskisi gibi birlikte gezerlerdi. Fakat uyanınca akan yıldızın hayali göz önünden kaybolur gider kendini kısraklar içerisinde yalnız hissederdi. Sonra gözlerinden damla damla yaşlar aşağı doğru yuvarlanırken o kadar çok ağlardı ki göz yaşlarının izi yüzünde kara bir leke oluşturmuştu. Akan yıldıza olan hasreti Bozbaytal’ı bütün kış boyunca ezdi.Ona olan hasreti doğurduğunda bile dinmedi, tersine alevlendi . Baytal hiç otlamıyor giderek gücünü yitiriyordu. Onun bu hasretine bir de Toru aygırın zorluğu eklendi.

    Çabdar kayalıktan uçtuktan sonra yılkıcı bu sürünün başına hangi aygırı koyacağını bilemedi. Yeni aygır Çabdar gibi olmalıydı. Ondan olacak kulun da iyi olmalıydı. Fakat Çabdar gibi aygır bulamadı. Sonunda Toru aygırı satın aldılar. Toru aygır büyük ve kabaydı. İşte Bozbaytal onun bu kabalığını hiç sevmedi. Bu aygırın ne sesi ne de görünümü Çabdar’a hiç benzemiyordu. Bozbaytal onu yanına hiç yaklaştırmıyordu.

    Hayat böyle işte…

    Kısrakların hepsi bu sene doğurdu. Ama Toru aygırı istemeyen sadece Bozbaytal’dı. Böylece Toru aygır da ona bir düşman gibi davranmaya başladı. Bazen aygır Bozbaytal’ı çiğneyecek olduğunda yılkıcı gelir onları ayırırdı. Toru aygırın eziyetinden usandığında Bozbaytal dağları aşıp tayıyla birlikte önceki sürüsüne kaçtı. Fakat yılkıcısı onun arkasından haykıra haykıra geri kovalayıp geldi. Böylece ne kadar kaçarsa kaçsın ne bu sürüden ne bu aygırdan kurtulamadı. Bugün de her nefes alışında kaburgaları ağrıyor, Toru’nun ısırdığı yerler de canını acıtıyordu.

    Bozbaytal sallanarak yürüyüp çadırın arkasında akmakta olan kaynaktan su içti. Kaynak da sanki ona bir şeyler anlatarak ağlıyormuş gibi göründü. Çabdar’la birlikte buraya gelerek su içtiği anları hatırladı. Gözlerinden yaşlar boncuk boncuk akıyor, kafasını eğmiş duruyordu. Fakat Toru’nun arkadan yaklaşan sesi bu sessizliği bozdu. Toru her zamanki gibi kabaca yaralı ve zayıf Bozbaytal’ın etrafında dönüyordu. Bozbaytal birden kaçtı. O zaman sinirlenen Toru aygır Bozbaytal’ın yelesinden ısırarak onu kendine doğru çekti. Kısrak yere düştü. Kalkmaya dahi gayret göstermedi. Sadece boynunu çevirerek aygıra yelesini ısırtmamaya çalıştı. O anda evden çıkan yılkıcının karısı Bozbaytal’ı kalın tırnaklarıyla vurarak kaldırmaya çalışan aygırı gördüğünde eline bir sopa alıp onlara doğru koştu. Yılkıcının ailesi Bozbaytal’ı korumaya başladı. Yazın en sıcak zamanıydı. Bozbaytal’ın koşma zamanı geldiğinde onun kokusu Toru atı hareketlendiriyordu. Onun istediği sadece Baytal’dı.

    Yılkıcı Baytal’ı ne kadar korumak istese de su içmeye geldiğinde Bozbaytal Toru’ya yakalanıyordu. Üç defadır yılkıcı onları zorla ayırmıştı. ‘Bulaşan hastalık sonunda alır’ denildiği gibi bu kaygılı olay kışlaya göç edeceğiz derken meydana geldi. Uzun zamandır yağmur yağıyordu ve batıdan gelen rüzgar yağmuru kara dönüştürmüştü. Yaylanın bir tarafındaki atlara bu gece kurtlar bastı. Onların ulumaları bütün sessizliği bozdu. Rahat yatmakta olan sürü birden ürktü. Biraz sonra uluyan kurt sesleri daha da çoğaldı. Sürüdeki atlar yılkıcıya da bakmadan aşağı doğru koşmaya başladılar. Bu sürüyü koruması gereken Toru aygır kendi sürüsünü korumak aklına bile gelmedi. Kendi canını kurtarmaya çalışarak ürken atların en önünde koşuyordu.

    Hayvan hayvandır. Ne kadar akıllı olursa olsun böyle bir durumda bir hayvanın yapacağı ilk hareket kaçmaktır. Kurtların korkunç sesi Bozbaytal’ı da korkuttu. Bozbaytal yaralı olmasına rağmen sürüyle birlikte kaçmaya çalışıyordu. Bu korku onun hastalığında da güçlüydü. Hatta koşarken hastalığı bile aklına gelmedi.

    O zaman Sarala atını koşturarak gelen yılkıcının en büyük oğlu atların önüne geçmeye çalıştı. Yılkıcı ise kurtları tüfeği ile ateş açarak kokutmaya çalışıyordu. Bu yukarı dönen atların arasında Toru da vardı. Kurtlardan korkusu giden Toru şimdi de yayla tarafına doğru yönelmişti. O anda yukarıdan aşağı doğru esen rüzgar Bozbaytal’ın kokusunu ona ulaştırdı.

    Burnuna kısrağın kokusu gelen Toru aygır bütün vücudunu döndürüp yukarı doğru bakmaya başladı. Toru aygır Bozbaytal’ın sürü içerisinde olduğunu anladı ve hemen atların arasından yürüyerek Bozbaytal’ı aramaya başladı.

    Bozbaytal su kenarındaki yoldan yukarı doğru yavaşça gidiyordu. O anda Toru aygırın ayak seslerini duydu ama halsiz ve zayıf Bozbaytal hiçbir yere kaçamadan Toru arkasından geldi. Bozbaytal canı acıdığı için acıyla kişnedi. Sürünün içinden kulununun sesini duydu. Tayı o kargaşalıkta kaybolmuştu. Bozbaytal koruyacak birisi bulunmuş gibi bir daha kişnedi. Kendine doğru gelen kulununun sesini işitti. Toru Bozbaytal’a tam şu yolda yakalayacaktı. Kısrak kaçmaya çalıştı ama kaçamadı. Uzun süre çiftleştiler. Bozbaytal artık kan içinde kaldı, gözleri hiçbir şey görmüyor, başı dönüyordu. Halsiz bacakları birden yere çöktü. Aygır şimdi ayaklarıyla ona vurmaya başladı. Tırnakları kısrağın kaburgalarına batıyordu. Bozbaytal kendini kaybetti. Sinirlenen aygır Baytal’ı kaldırmak için yelesinden ısırıp aşağı yukarı çekiyordu. Kısrak hiç kalkmadı. Tırnaklarıyla başına gözüne vuruyordu. Zavallı kısrak. Etrafında koşan kulununun sesini bile duyamadı. Bozbaytal başka bir dünyaya gidiyormuş gibi hissetti kendini.

    Bütün gece kurtları kovalamaya çalışan yılkıcı yıldızlar sönmeye, şafak ağarmaya başladığında sürüsüne geldi ve bu hazin olayı gördü. Yılkıcı bugüne kadar Toru’ya kendini vermiyor diye Bozbaytal’ı suçlamışsa da bu olayı gördükten sonra gözü açılmış gerçeği gözmüş ve Bozbaytal’a hak vermişti. Bozbaytal’ın yapısını, iç alemini ancak anlamıştı. İhtiyar yılkıcının gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Çizgili yüzü yaşlarla doldu. Bel ki o da yıllar önce ölen karısın hatırladı. Karınsın ona yadigar kalan şu büyük oğluydu. Artık çocuklarına sevgi sunamadan son yıllarını büyük maddi sıkıntılar içerisinde yaşıyordu yılkıcı.

    Niye bu kadar ağlıyordu bilinmez. Babasının bu halini görence oğlu da bir o kadar üzülmüştü.

    Bozbaytal ölecekti. Baba oğul anladılar onun öleceğini.

    -Baba haram murdar olmadan keselim Bozbaytal’ı dedi oğlan.

    – Hayır! Diyerek kesti oğlunun sözünü. Sıcak göz yaşlarını eliyle silerek:

    – Bunu ben yapamam, dedi.

    O ana kadar sessiz sessiz ağlayan yılkıcı hıçkırıklarına hakim  olamadı. Hem ağlıyor hem konuşuyordu.

    – Zavallı Bozbaytalım. Sen insandan daha akıllı bir yaratıkmışsın. Bunu kesmeyeceğim oğlum. Bu ata bir insan gibi saygı göstereceğiz. Bozbaytal’ın önünde her ikimiz de insanlık farzımızı yerine getirmeliyiz!

    Oğlu da ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Sürülerin içindeki Toru ata büyük bir nefretle dik dik bakıyordu.

    Şafak sökmek üzereydi. Gök yüzündeki bulutlar dağılmaya başlamıştı. Rüzgar yukarı bayırlardan esiyordu. Kesif bir süt kokusu geldi Bozbaytal’ın burnuna. Biraz dirilir gibi oldu Baytal. Dağlar, tepeler, yaylalar, akşam vakti Köl-För yaylasının muhteşem manzarası canlandı hayalinde. Hele Çabdar’la geçirdiği anları hatırlayınca var gücüyle yerinden kalkmak için çaba gösteriyordu fakat nafile, bir türlü kımıldayamıyordu.  

    Son bir gayretle başını kaldırdı. Sevdiği yaylalara baktı. Sanki Çabdar’ın sesini duyuyordu. Çabdarı’nın hayali, onun gür sesi onu çok uzaklara çağırıyordu. Yavaşça ölürken kuyruğunu rüzgarlarda savuran “kayan yıldızını” gördü Bozbaytal.


    [1] At bakıcısı

    [2] Dört yaşına basan at

    [3] atların bağlandığı yer

    [4]atın tırnağı

  • Uzak Kuzey Dağlarında

    Kırgız Türkçesinden Aktaran : Özcan ATAR

    Hikayeyi yazan : Ömürzak CENŞEBAY UULU

    UZAK KUZEY DAĞLARINDA

    Batmakta olan güneşin şulesi yavaş yavaş kaybolurken koyu kırmızı bulutlar ak tepeli dağların etrafında dolanıp duruyordu. Dağ yamaçlarından gürüldeyerek aşağı bayıra doğru akmakta olan su, bahar havasına girmiş ağaçları yararak aralıyordu. Ağaç gölgesindeki ak çadır suyun dibine kondurulmuş çadırın hemen yanında ata binmek için hazırlanırken kart-kart geğirerek yolcu etmek için çıkan Kurgalday eneye döndü:

    -Gelininizin hastalığı sadece sıcak çarpmasındanmış dünürüm. Ateş gibi sıcak bir suya girsin! Suya bir iki girse iyileşir diyerek Kargalday Ene’nin gönlüne su serpti.

    Kargalday Ene iki gözü yiyecekle dolu heybeyi Moldabay’ın atının üzerine koyarken Moldabay onun nefesine olan güvenle şöyle dedi:

    -Çocuklarımın hayrını gör. Allah yolunu açık etsin. Bu küçük hediyeleri yeğenlerim yesin. Sağlık sıhhatin oldukça daha…Kargalday Enenin sözü bitmiyordu.

    Moldobay gülerek :

    – Zahmet oldu dünürüm

    Ha ha ha! Böylece nefesi en tesirli üfürükçülerden birisi daha uzaklaşıp gitti.

    Hastalıklı Salkın her gelenin söylediklerini uygulayarak daha bir gücünü kaybetti. Salkın hastalanıp yattığından beri Kargalday Ene eli hafif üfürükçüleri bir biri ardına  çağırıyordu. Ne yapsın? Onun  biricik tek gelini. Onun için üfürükçülerden elinde olanı esirgemezdi ancak üfürükçüler okusalar da tütsüleseler de  Salkın’ı bir türlü iyileştiremiyorlardı. Demek Salkın bir ruh hastası değildi. Artık bunu evde yaşayan üç insan kendi gözleriyle şahit olmuşlardı.

    Esen ile Salkın köydeki hastanenin uzaklığını göze alarak gitmeye karar verdiler.  Ne yazık ki onları bu güne kadar köydeki hastane hiç kabul etmedi. Karı Ene’nin yalvarmasına da aldırmadan Salkın’ı hastaneye götürmeye kararlıydı Esen. Böyle zamanlarda Karı Ene’nin yüreğini ağrıtan hataları olduğunda kendisini suçlayan Salkın için için üzülüyordu. Şuan bile evin içerisinde bir o ya bir bu yana dönüp duruyor ve utancından yüzünü örterek yatıyordu. Tedavi olursa ancak sudan olur diye düşünen Kargalday Ene gelininin üstünden düşmüş olan yorganı alıp üzerine örttü ve:

    – Ne kadar da sıcaksın ya! dedi.

    Zifiri bir karanlık vardı. Göz gözü görmüyordu. Hava buz gibiydi. Gökyüzünü kaplayan bulutlar Çisil çisil yağmur serpiyordu. Derin bir sessizlik hakimdi fakat sessizliği bozan Kaşaalı suyunun gürleyen sesiydi.

    Bu anı bekleyen Karday Ene gelinine :

    – Kalk kızım vakit geldi! Diye seslendi.

    – Bu sabah iki defa suya girersen acaba nasıl olur…

    Esen bu defa annesine hiç cevap vermedi. Kaba bir hareketle karısının üstünde duran baltayı aldı ve duvara astı. Kapıyı açıp dışarıya çıktı. Çadırın dibine çöküp derin düşüncelere daldı.

    Yağmur hafif hafif yağmaya devam ediyordu. Salkın yorgun ve hasta bedenini büyük bir zorlukla dışarı çıkarabildi. Evin dibinde donuk bir halde oturmakta olan  kocasının hiç farkına varmadı. Bütün elbiselerini çıkardı çırılçıplak bir halde etrafı kara taşla çevrili göle girdi. Sıcak bedeni dağlardan gelen buz gibi suya girince irkildi. Sonra üşüyüp titremeye başladı. Tüm gücünü ve cesaretini toplayarak kendini suya bırakan Salkın başını suya sokup sokup çıkarıyor ve bedenini yıkamaya çalışıyordu. Bir anda kemikleri sızlayıp yüreği dup dup atmaya başladı. Böyle yapmayı üfürükçülerden öğrenmişti. Hatta böyle yapmak gerektiğini üfürükçüler söylemişlerdi. Şimdi ise Salkın göleğin ortasında çırılçıplak duruyor sanki birisi kendisine saldıracakmış gibi etrafı gözetliyordu.

    Sanki zifiri karanlıkta, hayali varlıklarla gökyüzünden uçarak gelip Salkın’ın  saçını koparacak yüreğini çıkaracaklarmış gibiydi. Tam o sırada “ çık hey çık oradan!” diye bağıran bir sesi adeta kulağına inmiş bir yumruk gibi duydu. “ haydi yürü diyen” öfkeli sesi duyunca Salkın sırılsıklam bir halde sudan çıkmaya çalışırken bayıldı. Acı çığlığı duyup dışarı fırlayan Kargalday Ene gördükleri karşısında  kemikleri sızladı. Aklını kaçıracak gibi oldu. Esen Salkını sudan çıkarmak için uğraşıyordu. Kargalday Ene Salkın’a korkuyla baktı ve:

    – Gözünü aç lütfen ben köpeğe git demiştim köpeğe!

    Diyerek Salkın’ın  baygın bedenine  yapışıp onu silkeledi. Salkın’ı eve götürüp yatırdılar. Karagay Ene korku içerisinde “Eyvah! Eyvah!” diyerek evin içerisinde bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu. Salkın’ın yüzüne su serpip kendi kendine tövbe ediyordu. Esen ise böyle olacağını bilseydi eve girmeye çalışan ite bu kadar bağırmazdı.

    Henüz konuşamayan Salkın’ın yüzü soluktu. Yüzünde sağlıklı olduğunu gösteren tek emare onun neye baktığı belirsiz açık gözleridir. Gece yarısında Salkın ancak kendine geldi. O zamana kadar arkasına yaslanmış Karı Ene  elindeki okutulmuş su fincanını yere koydu ve felaketi hissetmiş gibi yüreği yerinden oynadı.

    – Çok korkmuş galiba. Şimdi ne yapsam. Git atına bin Moldobay’ı bul ve onu eve getir dedi Esene.

    Rengi kaçmış Esen hiç birşey diyemediç atı neredeydi? Kime gidecekti onu da anlamadı. Öylesine dışarı çıktı.

    Dağın soğuk rüzgarı Esen’in yüzünü kesiyordu. Yağmurun ne zaman öfkeleneceği bilinmez. Yani Tiyanşan’ın Kuzey tepelerine kar kaplamıştı. Zamansız yağan karın soğuk havası eli yüzü dondurup ciğerlere değiyordu. Kör karanlıkta kar bembeyaz parlıyordu. Bu karanlıkta Esen karın üstünde sık ağaçların arasından gitti. Karın düşmesinden eğilen dallar, akkunun kanadı gibi yeri çiziyordu. Bir  ağacın dalı çatırt! diye kırıldı. Esen evden uzaklaşmadan kırılan dalın sesiyle birlikte evdeki Salkın’ın anlamsız acı çığlığı duyuldu.

    Artık Salkın ömür boyu hastalıklı olarak kalacaktı.      

  • Knots of ancient Aydin

    Knots of ancient Aydin

    Aydin is the city where you will find the warm welcome of local people while a hot weather of Mediterranean climate will accompany you. Famous Greek historian Herodotus for this city said: “It is the most wonderful place under the sky with the best climate on earth to live.” Famous Turkish traveler and explorer Evliya Chelebi has praised Aydin by saying: “It is the place where pure olive oil flows from its mountains and honey from its plains.”

    Aydin has always attracted people by its unique location, warm climate, beautiful coastlines, delicious olive oil dishes and folk dances. With warm winters and very hot summers, there are three distinctive features that make Aydin privileged: fig fruit, Efeler and keşkek (keshkek).

     Although fig fruit is grown in many parts of the world, the best quality figs are  grown in a great abundance in Aydin due to its geographical position. Fig fruit, which is consumed wet and dry, has extremely high nutritional value.  

    Efeler make Aydin privileged both in Turkey and in the world. Efe; is literally a symbol of courage, boldness and generousity. They have played a critical role in Turkey’s history. Efeler made an epic defense against  the Greeks in the War of Independence. This defense set an example for all of Anatolia. Efeler represent a culture in their own right with their distinctive clothing, a specific lifestyle and an authentic dance moves.  The melody and movements of their dance are so unique that they have recieved honors at many nationa  and international folk dance competitions.  

    If you attend a wedding or any other event in Aydin, you will taste a unique, local meal by the name “keshkek”. The dish, which is very demanding to cook, is a legacy of Aydin local people “Yoruks”. A lot of visitors who want to taste this dish are coming from different regions of Turkey.

    Coming close to the heart of the matter, Aydin is truly an open-air space of history and it   attracts  thousands of tourists with its clear water beaches and charming  warm climate as well. You will feel the breath of every single civilization in this modest city where many civilizations have existed since ancient times. Look who we had here: Lydians, Persians, Alexander the Great, the Kingdom of Pergamon, Rome, the Byzantine Empire, Anatolian Seljuks, Aydinogullari Principality, Ottomans and so on…

    Aydin has world-renowned ancient cities such as Aphrodisias, Alabanda, Alinda, the Temple of Apollo, Miletus, Nysa, Priene, Tralleis, and Magnesia. Aydin, the Valley of Civilizations which displays millenial history of rock paintings in the Beshparmak(Latmos) Mountains discovered by Dr. Anneliese Peschlow. In the light of the this information, it is so upsetting that very little known about Aydin Province.

    We pursued three ancient ruins and rock paintings which are less known or not known at all in this unique city where Western Civilization meets Eastern civilization. So much so that the name of one of the remain was not identified and registered in historic places checklist. This unknown ancient ruin is waiting to be unraveled in the farthest corner of Aydin Madran Mountain. We have given a temporary name to these remains in order to understand what we are talking about throughout this research: Madran Baba Mountain Ruins ( MMBR ). The name was given on account of its location. It is at the foot of Madran Mountain. 

    It appears that there are so many historical artifacts in Aydin Province such as ruins, inscriptions, pictures that have not been identified yet. We could only bring to light the writings on the walls of a cave. Nobody knows how many cave writings from ancient times are waiting for us with a deep patience. Every piece of information to be discovered will be a torch which sheds the light one the dark pages of history.

    No one could have imagined that there are 8,000-year-old cave paintings on the rocks in the LATMOS forest in the district of Kocharli in Aydin Province. We found out this hidden treasure and we wanted primarily our local community and later on the whole world to see and protect these mysterious rocks.

    GERGA  which is located in the Chine District nearby Deliktash surroundings dates back to the Archaic period. There are the remains of the city with very little information about it waiting to be investigated. It seems that this precious work from ancient times deserves worldwide recognition which belongs to world heritage.

    The ancient city of  ORTHOSIA located in the village of Donduran in Aydin, is also waiting its turn to come to light. There are many historical cities in Aydin which lie beneath the surface of its earth. We hope that this project which we started for the recognition of Aydin, which is not even noticed by the local people in the terms of unknown wealth, will bring us closer to our goal.  create an awareness in our community on a large scale and if we can make a connection with our newly discovered small ancient site, past heritage will remain connected to its roots in safer hands. In other words, we will make the first connection with the newly discovered ancient remains in remote corner of Aydin by creating an awareness in our community and we will feel proud to preserve and pass on our ancient values to the next generation. 

  • the undoing

    Yorum: Özcan ATAR

    Dizi adı: The Undoing (Geri Alma)

    Yıl: 2020

    YönetmenSusanna BierDavid E. Kelley

    Oyuncular: Nicole Kidman (Grace Fraser), Hugh Grant (Jonathan Fraser), Noah Jupe (Henry Fraser), Matilda De Angelis (Elena Alves), Edgar Ramirez (Dedektif Joe Mendoza), Donald Sutherland (Franklin Reinhardt), Noma Dumezweni (Haley Fitzgerald), Lily Rabe (Sylvia Steineitz), Edan Alexander (Miguel Alves), Ismael Cruz Cordova (Fernando Alves), Michael Devine (Dedektif Paul O’Rourke), Jeremy Shamos (Robert Connaver)

    Müzik: Evgueni Galperine, Sacha Galperine

     Tür: Drama-Gizem

    Konu: Aile

    Ana Fikir: Amerikan aile yapısındaki ve Amerikan sosyal yapıdaki bozuk ilişkiler


    Filmin Esin Kaynağı: İngilizceden çevrilmiştir-The Undoing, Jean HanffKorelitz‘in 2014 yılında You Should Have Known adlı romanından uyarlanan bir Amerikan gizem psikolojik gerilim televizyon mini dizisidir. Dizi karmaşık değil oldukça sade kurgusu da herkes tarafından hemen anlaşılabilir.

    Evet, mini dizi kategorisindeki bu dizi sürükleyici. Dizinin sonuna kadar ilerleyen süreçte katilin kim olduğunu seyirci olarak bulamıyorsunuz. Fakat birçok filmde olduğu gibi final sönüktü diyebilirim. İnsan finalde hep farklı bir tat almak istiyor. Ancak yapım ve senaryoların pek çoğu bu tadı vermekte zayıf kalıyor.

    Film karmaşık bir kurgu değil. Film Fraser ailesinin çatırdayıp çökmesini konu alıyor. Aile zengin. Baba Jonathan Onkolog anne meşhur bir psikolog. Ancak anne kocasından ilgi görmüyor fakat eşine ihanet de etmiyor. Baba Jonathan’ın ise dizinin içindeki ilerleyen diyaloglardan anlıyoruz ki başka kadınlarla ilişkileri var. Özellikle de hastalarıyla ya da hasta yakınlarıyla. Fakat Jonathan birçoğunu bir gecelik ilişki diye söylerken en son sevgilisine aşık olduğunu açıkça ifade ediyor ve  karısını sevse de diğerinden vazgeçemediğini söylüyor. Eşi Grace iyi eğitimli tanınan ünlü bir psikolog olup da eşinin kendisini aldattığını anlayamıyor olması da ilginç. Belki  anlasa da ailenin bozulmaması için yapılan bir fedakârlık olarak da düşünülebilir.

    Jonathan, hastasının annesine (Elena) kapılır. Ondan vaz geçemez. Kapıldığı kadın Elena, etkileyici ve kendi içinde psikolojik saplantıları olan biridir. Bir sanatçı olan Elena zengin değildir eşi ile de problemleri vardır. Okul aile birliğinin içine girerek sosyal statüsü yüksek ve zengin ailelere ayak uydurmaya çalışırken  Elena’ya Grace de kapılır. Hatta Grace eşcinsel tavırlar sergileyen Elena’nın atölyesine gider kendi resmini çizdirir. Aslında Grace de bulunduğu zenginler ortamından bunalmış olduğundan Elena’ya yapışır öyle ki gönlünü ona kaptırır. Böylece Elena’ya aynı aileden hem Grace’nin kocası Jonathan hem de Jonathan’ın karısı Grace gönlünü kaptırır. Birbirilerinden habersizlerken Jonathan işin kötüye gitmeye başladığını görür ve Elena’dan uzaklaşmak istese de Elena artık bu aileyi kafaya takmıştır ve ayrılmaz. Jonathan da Elena’yı öldürür. Elena’nın oğlu Elena’yı stüdyosunda başı parçalanmış yerde yatıyor olarak görür. Olay duyulunca kimin öldürdüğünü bulmaya çalışırlarken soruşturmalar genişler ve şüpheliler Elena’nın kocası, Grace, Jonathan’ın olabileceği düşünülür. Dizi tüm bölümlerde her bir şüpheli üzerinde durur.  Grace kocasının kendisini aldattığını bu soruşturmalarda öğrenir ve Jonathan’dan nefret edecekken Jonathan Elena’nın çok takıntılı ve etkileyici olduğunu onun için ihanet etmek zorunda kaldığını karısına anlatır ve Grace de Elena’ya aşık olmak üzere olduğunu bildiğinden kocasıyla empati kurar ve onu affetme eğiliminde gözükür. Ancak Grace Jonathan’ın ihanetlerini görüp onun psikopat biri olduğuna ikna olunca mahkemede kocası aleyhine aniden suçlamalarda bulunur ve kocasının Elena’yı öldürdüğünü söyleyerek kocasını ele verir. Bu arada film içinde Elena’nın eşinden ve hatta Henry’den bile şüphelenilir ki baba JONATHAN küçük oğlunu suçlayabilecek kadar asosyal tehlikeli bir psikopattır. Grace’nin babası Jonathan’ı ilk gördüğünden beri hiç sevmez fakat kızının görüşlerine saygısından Jonathan’a katlanır hatta Jonathan hapisten kurtulsun diye yüklü miktarda şartlı tahliye olsun diye ödeme yapar.

    Ben Jonathan eşini aldattığı için Grace’nin de kocasını aldatma yoluna gireceğini ummuştum birçok Amerikan ve Avrupa filmlerinde olduğu gibi ama Grace tutarlı ve ERDEMLİ insan olduğunu göstererek kocasını hiç aldatmamış ve film sonuna kadar da aldatmadı. Öyle erdemli ki kocasının psikolojisini çoktan çözdüğü halde ona düzeltme şansı vermiş olduğu görülüyor filmde.

    Tabi filmde Amerikan toplumunda sosyal statülerin derinliği, alt tabakaya üst perdeden bakmalar, zenginlerin anlam arayışları (Grace bunu temsil ediyor), çarpık ilişkiler, okulların iç işleyişleri vs. yansıtılıyor. Hemen tüm filmlerde evlilerin her an aldatma korkusu içinde oldukları görülüyor. Bu durum gerçekte de böyle ise vay!!

    Bir garip sahne  vardı ki ! Akıldışı. Jonathan yasak aşk yaşayıp öldürdüğü sevgilisinin kocası olan Fernando Alves ’in evine öylece gidiyor ve ona Elena’yı öldürmediğine ikna etmeye çalışıyor. İlginçtir Fernando olur böyle şeyler havasında Jonathan’ı karşılıyor. Akıl alası değil. O arada Fernando’nun kucağında taşıdığı bebek de aslında Jonathan’a ait.

      Ben katil JONATHAN rolünü oynayan Hugh Grant’in bu filmdeki oyunculuğunu hiç beğenmedim. Olmamış maalesef. Nicole Kidman başta olmak üzere diğer oyuncuları çok beğendim.  Hugh Grant başarılı bir oyuncuysa bile bu dizide maalesef başarılı değil. Davranışları, mimikleri her şeyi iticiydi. Ama Nicole Kidman, Elena rolündeki Matilda DeAngelis ve özellikle Donald Sutherland çok başarılıydılar. Bu dizide Elena daha fazla rol alabilirdi çünkü her şey onun üzerinde dönüyordu. Bana göre erkenden öldürülmemeliydi.  Küçük Fraser Henry ise boyundan büyük işlere burnunu sokuyordu anlamsızca daha çocukça ve daha masumane bir rol giydirilebilirdi. Fakat o küçücük yaşına rağmen telefonundan takip ettiği benim bile anlamakta zorlanabildiğim duruşmalardaki cümleleri anlıyor ve yorumluyordu. Hatta bir sahnede çocuk Henry anne ve babasıyla bulunduğu ortamda  babasına : “ Sen Elena’yı s….tin mi?” diye abes bir soru sordu. Aile içi konuşmalara bakar mısınız?

    Aslında ana oyuncu Nicolas KİDMAN ile birlikte filmin sürükleyicisi yan rollerdeki oyuncular olmuştur. O kadar iyi idiler. Yan oyunculardan özellikle avukat Haley rolündeki Noma Dumezweni’yi ve büyükbaba rolündeki Donald Sutherland harika oynadılar.

    Aslında kızı tarafından her şeyiyle idol olan büyükbaba da maalesef karısına çok fazla ihanet etmişti. Bunu bizzat büyük bir pişmanlıkla kızı Grace’ye itiraf etti. Öyle ki Amerikan ve Avrupa filmlerinde ortak bir sonuç olarak şu çıkıyor: İhanet! Allah bu toplumları (hoş bizim de bunlardan kalır bir yanımız yok ya)karanlıklardan aydınlıklara çıkarsın!

    Evet! Sanatın, cinselliğin, suçun, takıntının, ihanetin işlendiği bu film öyle hafızalar da yıllar boyu kalır mı?