Kategori: denemeler

  • “Belki” ve “ Erinç”

    Özcan ATAR

    Fonetik olarak ahenkli ve yapı olarak mükemmel Türkçemiz eklerle kendini en geniş anlamıyla ifade eder. Ekler kökler çalışması yaparken “Belki” kelimesinin etimolojisini irdelemek istedim ve birçok kaynakları tek tek taramaktansa Yapay Zekadan hızlıca yararlanmak istedim. Kelimeyi sorguladığımda Belki kelimesinin eski Türkçe karşılığını maalesef bulamadı. “Belki” kelimesinin Farsçadan geldiğinin bilgisini verdi. Türk halklarının dillerinde de Belki kelimesi küçük ses değişimleriyle beraber “Belki” olarak kullanılmakta. Farsça’nın ve Arapçanın Türk dilleriyle etkileşimi oldukça fazla.  Türkçe’nin Arapça/Farsçaya kelime kazandırmasından ziyade bu iki dilin Türkçe’yi zenginleştirmiş olmasına şaşmamak da gerekir. Zira kendi öz dilini küçük görerek eserlerini daha zengin dil diye Arapça ve Farsça yazmak gafletinin yıkıcı sonuçlarını Cumhuriyetin dil devrimine kadar yaşamak zorunda kaldık.

    Belki  sözcüğüne tekrar dönecek olursak. Bu sözcüğün Eski Türkçe karşılığı ERİNÇ olarak geçmekte. Orhun Yazıtlarında Erinç: Gerçek, doğru, şüphesiz, belli ( https://www.turkbitig.com/orhun-yazitlari/sozluk.html) anlamında kullanılmakta. Sözcüklerin zaman içinde almış oldukları anlamlarda değişmeler olmakta. Aynı kelime Divan-ı Lügat-it Türk: Belki, ihtimal  “ol keldi erinç” (Divan-ı Lügat-it Türk, DLT 78) ; Eski Uygur Türkçesi Sözlüğünde:  “ummak, istemek, temennide bulunmak (a.g.e.) ; Kutadgu Bilig’de: Olasılık (a.g.e.); Karahanlı Türkçesi Satır-Arası Kur’an Tercümesinde:“kesinlik anlamı verecek biçimde tasdik edatı olarak kullanılmıştır.(Türkbilig, 2019/38: 67-76. ESKİ TÜRKÇE METİNLERDE GEÇEN “erinç” SÖZCÜĞÜNÜN KULLANIMINDAN HAREKETLE ANLAM ALANI VE ETİMOLOJİK DURUMU İbrahim KEKEVİ); Sesli Sözlükte : Hiçbir eksiği, üzüntüsü ve acısı olmama durumu, dirlik, rahat, huzur; Nişanyan Sözlüğünde : kıvanç, mutluluk, nefret etmek, üşenmek, nimetlenme ve nimetten ötürü sevinme

    Kaynak : Türkbilig, 2019/38: 67-76. ESKİ TÜRKÇE METİNLERDE GEÇEN “erinç” SÖZCÜĞÜNÜN KULLANIMINDAN HAREKETLE ANLAM ALANI VE ETİMOLOJİK DURUMU İbrahim KEKEVİ

    Ne yazık ki  “Erinç” kelimesi işlevsel bir sözcük iken bugün artık ölü bir sözcüktür. Her ne kadar Nurullah Ataç yazılarında bu kelimeye yer vererek diriltme çabaları göstermiş olsa da Yapay Zeka da henüz sözcüğün Belki,ihtmal,olasılık anlamına gelebilecek  varyantını taramalarda karşımıza çıkaramıyor. Muhtemel bundan sonra çıkarır ne de olsa YZ ya bu konuda soru sorduk.

  • Türk imgesi

    Yazan: Özcan ATAR

    “Batı” diyor İlber ORTAYLI “hızlı değişim gösteren bir medeniyet.” Diğer toplumlar değişim süreçlerini tamamlayamıyorsa Batıya göre daha yavaş olmalarıdır. Gerçekten bugün için Amerika değişimin baş aktörü olarak görülüyorsa da sonuçta ABD Batının bir ürünü olduğundandır.

    Sultan Abdulmecid Efendi zamanında Osmanlı Avrupa Milletleri topluluğunun üyesi olmuştu.

    İngiltere tarafından Osmanlı Sultanı Abdülmecid’e özel statüde verilen ve İngiliz görevliler tarafından getirilen Dizbağı Nişanı, 12 Aralık 1856 tarihinde İstanbul’da Kraliçe adına İngiltere Büyükelçisi Stratford Canning tarafından takdim edildi. (Belleten-Nisan 2016, Cilt 80 – Sayı 287 Sayfalar: 157-176)

    Osmanlı padişahlarınca nişan verilir, fakat alınmazken ilk defa o, Fransız İmparatoru III. Napolyon’un “Légion d’Honneur” nişanını kabul ederek bu geleneği de bozdu. Yine bu vesile ile Fransız elçisinin 4 Şubat 1856’da verdiği baloya katıldı. (https://islamansiklopedisi.org.tr/abdulmecid)

    Sultan Abdulmecid Efendi zamanında Osmanlı Avrupa Milletleri topluluğunun üyesi olmuştu.

    İngiltere tarafından Osmanlı Sultanı Abdülmecid’e özel statüde verilen ve İngiliz görevliler tarafından getirilen Dizbağı Nişanı, 12 Aralık 1856 tarihinde İstanbul’da Kraliçe adına İngiltere Büyükelçisi Stratford Canning tarafından takdim edildi. (Belleten-Nisan 2016, Cilt 80 – Sayı 287 Sayfalar: 157-176)

    Osmanlı padişahlarınca nişan verilir, fakat alınmazken ilk defa o, Fransız İmparatoru III. Napolyon’un “Légion d’Honneur” nişanını kabul ederek bu geleneği de bozdu. Yine bu vesile ile Fransız elçisinin 4 Şubat 1856’da verdiği baloya katıldı. (https://islamansiklopedisi.org.tr/abdulmecid)

    Batı dediğimiz zihniyetin coğrafi izdüşümü nereden nereye olduğuyla ilgili pek çok görüş var İsmet ÖZEL, Pireneler’in doğusu, Alpler’in kuzeyi ve Ren Nehrinin batısında kalan bölgede, bu medeniyetin biçim aldığı ileri sürülebilir. Özel’e göre, Londra ve Paris Batı Medeniyeti’ne ruhunu veren iki temel kaynaktır der. Evet belki  yakın tarih için bu tespit doğru olmuş olsa bile Romalılara kadar inildiğinde bu coğrafi alan saptaması daha da genişletilebilir. Hatta Anadolu’nun Hititlerden beri gelen gelişim dönüşümü takip edildiğinde Osmanlıları da en son aşamada bir BATILI diyebiliriz. Kimileri için ve özellikle Avrupalılar için bu durum asla kabul edilmez fakat onların kabullenmesinden ziyade tarihi belgeler çok çarpıcı sonuçlara doğru götürüyor bizi. Metafizik anlamıyla Batı zihniyeti şeytan tarafından Bilim sopasıyla çarpılmıştır ve hala bu çarpılmışlığın etkisinden kurtulamamıştır. Hakeza Doğu  – ki Doğu Batıya göre Türkiye’den başlar ki bu kesinlikle yanlış- da şeytanın müzmin kadercilik sopasından çok hem de çok fazla payını almıştır ve almaya da devam etmektedir.   

    Filmlere baktığımızda hız konusunda Avrupa filmlerinin hızlı aktığını Doğu filmlerinin yavaş aktığını -istisnai durumlar dışında- bariz olarak görürüz. Evet Batı hızlı değişen ve bu anlamda dünyaya yön veren bir zihniyet ya da Medeniyet. Tüm dünya onlara yetişmek için her daim koşmada. Uzak Asya filmlerinde Batıya benzeme rekorlarını açıkça görmekteyiz. Ancak Hint filmlerinde Orta Asya filmlerinde ve elbette Arap ve Afrika filmlerinde bir direniş az da olsa görülmekte. Batının yaydığı algılar dünyasında bocalayan büyük kitleleri uzaydan seyretseydik. Üzülür müydük?!

    Sersemletilmiş Türkiyem ne zaman bu halden kurtulur bilinmez. Karmaşık değil çok karmaşık olan Türkiye’nin kendine gelme tarihi belki de hiç olmayacak. Bu coğrafyada bir milletin kendine gelmesi çok zor. Belki de kendindedir. Fakat bizim kendiliğimiz bu şekildedir.  Belki de biz buyuz ve belki de dünyanın sonuna kadar böyle karmaşık olacağız.

    Bu topraklarda yüzlerce binlerce oluşum yaşanmış. Ve bizim Anadoludaki tarihimiz bir görüşe göre 4-5 bin yıl. Türklerin Malazgirt ile Anaolu’ya girmesi kitlesel çokluğu ya da kitlesel bir göçü yoğunluğunu sembolik olarak gösterilmesinden ibaret olabilir. Ya da zaten var olan süreğenliğin belli bir kesiti. Türkler zaten Anadolu’ya binlerce yıl öncesinden gelmişlerdi. Bu tez doğru olabilir mi? Olabilir. Hayır Türkler Anadolu’ya öyle 5 bin yıl önce değil 1000’li yıllarda akın akın gelmeye başlamışlardır tezi doğru mudur? Olabilir.  Fakat sonuçta Türkler tam anlamıyla Batılıdır. Fakat Müslüman(mı)dır. Bir batılının zihninde tüm Türkler Müslümandır. Müslümansa kesinlikle Türk’tür. Bir batılının zihninde Müslümanlık kötüdür dolayısıyla Türkler vahşidir kötüdür.  İlginç olan diğer milletten müslümanlar da Türkleri iyi olarak görmezler.  Araplar Türkleri Yecüc Mecüc, vahşi, medenitten uzak olarak görürler Şumâma b. Aşras şöyle der: “Eğer onların memleketlerinde peygamberler ve filozoflar yaşayıp da bunların fikirleri kalplerinden geçse, kulaklarına çarpsa idi sana Basralıların edebiyatını, Yunanlıların felsefesini, Çinlilerin sanatını unuttururlardı”. İslam kaynaklarında oldukça yaygın olarak Türklerin en savaşçı boyu olarak Oğuzlar gösterilir. Hudûdü’l-Âlem’de de onlar mağrur yüzlü, huysuz, kötü niyetli ve hasetçi insanlar olarak tasvir edilirler. İbn Fadlan ise Oğuzları,“Güç şartlar altında yaşayan, herhangi bir dine inanmayan, yollarını kaybetmiş eşekler gibi oradan oraya savrulan bir topluluk olarak tanımlıyor. Daha pek çok yazılan çizilen var da sonuç olarak Türkler korkulan ve istenmeyen bir millet olagelmiştir diğer Müslüman milletlerin gözünde. Peki Batılıların zihninde durum nasıl ? daha vahim!Viyana piskoposu Johann Fabri’ye göre “Dünyada yaş ve cinsiyet ayrımı yapmadan çocuk yaşlı herkesi kesen, hatta ana rahmindeki bebeği bile katleden Türkler kadar acımasız ve kaba bir ırk yoktur”  Türklerin hakkında dinsiz, kaba, zalim, vicdansız, kadınlara kötü davranan, rüşvetçi, kadın düşkünü, çok eşli yaşayan, cahil, gaddar, despot gibi çizilen olumsuz imajlar özellikle kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle kuşaktan kuşağa yayılmaktadır.  (Avrupa Basınında Türk İmajı: 2017 Türkiye Anayasa Değişikliği Referandumuöncesi Onlıne İngiliz Basınında Türkler Selver Mertoğlu).

    Avrupa Konseyi’ndeki Türk delegelerinden biri 1949’da ilk defa Strasbourg’a gittiği zaman, bir Batı devleti delegesi yanma gelip ciddi ciddi, Türklerin o zamana kadar “kuyruklu”olduklannı sandığını söylemiş. Bunu, bana kendisi anlattı.Kuyruklu olmadıklanna nasıl inandığını doğrusu anlayamadığımıda burada belirteyim.

    Yüzyıllar boyunca Türkler, Hıristiyanlığın ve Avrupa’nın korkulu bir düşü olarak almışlardır. Ortaçağ boyunca salgın hastalıklar, seller, depremler, Türkler ve Tatarlar, Tanrının günahkârları cezalandırmak için dünyanın başına musallat ettiği afetler olarak anılmıştır. XVI. yüzyılda Martin Luthre, “Dünyadan, ten zevkinden, Türklerden ve Şeytandan” kurtulmak için dua ediyordu. Tarihte pek az halka böyle anılmak nasip olmuştur. Batı dillerinde “Türk” sözcüğü, her türlü şiddet ve vahşetin simgesi durumuna gelmiştir: “Sevgilim yanımdan geçmeye görsün, İşi-gücü bırakıyorum (Öyle candan seviyorum ki), Ustam Türk gibi bitiyor başımda, Acımadan dövüyor beni.” Ben bile çocukluğumda yaramazlık yaptığım zaman,

    “Bir Türk yumurcağı gibi hareket etme!” diye azarlandığımı hatırlarım.

    Tarihten gelen tutumlar, Türklerin Avrupa Konseyi, NATO ve öbür Batı örgütleri içinde  bizimle kaynaşmasıyla, kuşkusuz giderek güçlerim yitirmektedir. Yine de bazı kimselerin Türkler üzerine garip fikirler besledikleri görülüyor. Sözde, Türkler, çocuklar yiyen, kavuklu, sayısız kanlan ve cariyeleriyle divanlarda bağdaş kurup oturan, kıvırcık saçlı yamyamlardır.

    Türk istilâsından soma Anadolu’da geçen olaylar üzerine çeşitli teoriler vardır. istilâcıların, yöresel halkla aralarında ne derece yaygın bir biçimde evlendikleri söz konusudur. Bir şey, akla açıkça yatkın gelmektedir. Anadolu’nun Türklerden

    önceki halkı, kaba-taslak söylemek gerekirse Hurilerden öncekiler, Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Keltler, Yahudiler, Yunanlılar, Romalılar, Ermeniler, Kürtler, Moğollar ve

    Allah bilir daha niceleri, yerlerini asla Türklere bırakmamışlardır. Asya’dan gelen bir avuç Türk, kendilerini hazır olanlar arasına katmış, böylece bir Anadolu karışımı, aşağı yukarı önceden neyse, öylece sürüp gitmiştir. Bütün sorun, kalabalık olan Anadolu halkının Türkleri içerip, arasında eritmesi gerekirken, sayıca az Türklerin, yerli halka damgasını basacak derecede güçlü çıkmalarıdır. Bunun sonucu olarak da, önceden var olan kavimler, Türkçe konuşan Müslüman bir halk durumuna dönüşmüş, o dönemden sonra “Türkiye’de yaşayan Türkler” olarak tanınmışlardır. Bu demektir ki, modern Türkiye’nin halkı, bir önceki paragrafta belirtilen ırkların, yüzyıllar boyunca aralarında karışmasından oluşmuştur. Elbette ki, ırk kuramları aslında hiçbir şey ispatlamaya yaramaz. Türklerin de, İngilizler kadar karışık bir ırk olduğunu ileri sürmek, ilk bakışta hiçbir sonuç getirmeyebilir. Ama, tartıştığımız soruna yine bir ışık tutabilir:Yani, Türklerin Avrupalı olup olmadıkları sorununa. Modern Türk halkını oluşturdukları anlaşılan Hitit, Frigya, Yunan, Roma, Ermeni ve Kelt karışımı, hiç de bir “Asyalı” karışımı değildir. Söz konusu kavimler ayrı ayrı incelenecek olursa, Anadolu kanşırnının “Doğulu” olduğu kadar “Batılı” da sayılabileceğini ortaya çıkar. Türkiye Türkleri kendilerini etnik yönden Avrupalı saymakta pek çok ulustan daha haklı olabilirler. Bu teoriler, Türkiye Türkleriyle, Sovyetler Birliği’nde ve Batı Çin’de yaşayan Türk halkları arasındaki büyük farklardan doğmaktadır. Onlar, Asyalı tipine çok daha yakındırlar. Asya Türklerin çekik gözleri, sivri elmacık kemikleri, sarıya çalan tenleri vardır. Anadolu Türkleri ise etnologlarca beyaz

    ırktan olduğu kabul edilmektedir. Bugün Türkiye’de, Moğol tipine pek az rastlanabilir. Bu rastlanan kişi de, ya bir Türkmen göçmeni, ya da Orta Asya göçebesidir. ( Kaynak : David Hotham, Dizgi – Yayımlayan: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. Baskı: Çağdaş Matbaacılık ve Yayıncılık Ltd. Şti. Ekim 2000)

    Türkleri Yecüc Mecüc gibi kuyruklu bir hayvan gören milletlerin bize kattığı en büyük değer : Öngörülemez ve Benzersiz olduğumuzun bilince varma duygusudur.   Bilmiyorlar ki Türk :“Üst sentez bir medeniyettir”  onun içindir ki bu millet hiç sersemlikten kurtulamaz. Türkiye’de her düşünce vardır, her tür müzik vardır, her tür giyim vardır, her tür insan tipi vardır ama galiba tüm bunların birleşimini en tepeye çıkaran ve her şeyi Türk Medeniyetinde eriten “TÜRKÇE”dir.

  • Tan Kaluu

    Yazan : Özcan ATAR

    Felak suresinin başındaki kelime “Felak”. Mastarı “felk”. Yani “çatlatmak”.

    Bir çekirdeği çatlatmak “felk”.

    Bir çekirdeğin çatlaması “İnfilak”. Bir çekirdeğin çatlaması ile iki tarafa ayrılması “şak”. Böylece çekirdeğin bir tarafı “şık” . Yani belli bir madde, bölüm vs. Birinci “şık” demek gibi.

    (daha…)
  • Aydın’lı EFELER

    Yazan : Özcan ATAR

    Efeler tüm Türklerin duyduğu bir kavram. Ancak Aydınlı olanlar dahil hemen hiç kimsenin bilmediği bir kavram EFELER.

    Efelik nedir? Aydınlı Efeler kimlerdir ve bu Efeler neler yapmışlardır. Bu bilgileri okuyucunun önüne serdetmeyeceğim. Efeler hakkında bilgi sahibi olan Türkiye’deki tek otoritenin Sabahattin Burhan olduğunu bildirmek için bu yazıyı yazdım.

    Okulumuz Lise Müdürü Orhan SEYHAN Bey’in girişimiyle yazarımız okulumuza davet edilmemiş olsaydı muhtemelen böyle değerli bir yazarı tanıma şerefine nail olamayacaktı/m/tık.

    Sabahattin BURHAN Aydın’ın Nazilli ilçesinde doğmuş ve daha çocuk denilecek yaşlarda Efeleri merak etmiş ve tüm ömrünü o Efeleri tanımak ve tanıtmak üzerine inşa etmiş değerli bir yazarımız.

    10’larca kitap, yüzlerce makale, birçok röportaj ile usanmaz çalışma azmiyle Sabahattin BURHAN bugün popüler kültürün etkisiyle aynı Efeler gibi az tanınan bir yazarımız. Yörük Ali Efe, Kozalaklı Mehmet Efe, Çakırcalı Mehmet Efe, Çete Ayşe gibi daha pek çok efenin hayatını roman türünde akıcı bir dil ile bizlerin istifadesine sunmuştur.

    Kozalaklı Mehmet Efe kitabını okuyunca günümüzden tamamen uzaklaşıp bambaşka bir evrene uyanıyorsunuz. Ve diyorsunuz ki kitap bitince, bunlar insan ise ben neyim. O ne korkusuzluk, o ne etkileyicilik, o ne gözü peklik. “Efeler eşkıya” diyenler de var. Evet devlete kök söktürmüşlerdir lakin zaten batmakta olan bir devlette yapılan haksızlıklara karşı Efeler DUR ihtarı çekmek için dağlara doğru yamanmışlardır. Elbette nüfuzunu yanlış kullanan Efeler de olmuştur fakat genel anlamda Efelerin kendi kültürlerinde dürüstlük, sadakat, korkusuzluk, gerçekçilik vs gibi hasletler uyulması gereken kesin kurallar gibidir.

    Hani Borsa’da Keşmir’de Filistin’de insanların başına neler geldiyse Aydın ilinde yaşayanların da başına onlar gelmiş. Osmanlı bir koca tarihse, o tarihin içinde Efeler başka bir tarih. Ancak hay huylarla ıvır zıvır işlerle o kadar meşgulüz ki! Efelermiş, kahramanlıklarmış, ölümlermiş kime ne! Aydında oluk oluk kan akmış yüzlerce insanın kafası koparılmış, derileri soyulmuş kime ne!

    Galiba bazı duygular o an geçerli oluyor sonraki anlarda hiç etki yapmıyor.

  • Kim bilir

    Yazan : Özcan ATAR

    Öleceğini bilen varlık olarak ne kadar da neşeliyim. Hem bu ayrılış ne zaman olacak belirsiz hem vuslat yeri belirsiz. Belirsizlikler girdabına doğru yol almak… insan ürperiyor.

    Her ne kadar kutsal kitaplar çok bilgiler veriyorsa da nasıl desem gidenlerin hiçbiri de dönmüyor ya geriye. Acabalar, acabalar ? Bazıları da ölümü hiç düşünmeden yaşayarak mutluluğa ulaşabileceğini zannediyor. Olmuyor işte! Bu gerçeklikten kurtuluş mümkün olmuyor.  Deve kuşu gibi başımızı kuma gömünce de maalesef korkumuzdan bir türlü sıyrılamıyoruz.

    Ne kadar çok bağlanırsak çoluğumuza çcuğumuza, paraya pula o denli zorlaşıyor ayrılmak. Ama  yok o da pek mümkün değil. Yanınızda güzel çocuklarınız ve bakışları…ya eşleriniz, dostlarınız… güzel sıcak evlerinizden soğuk toprağın  içine girmek…düşününce insan bir garip oluyor. Duygu helezonlarının içinde kaybolan insan!

    Küskün, kızgın, üzgün, mutlu, kibirli insan! Zaman seni yürütüyor, zaman seni koşturtuyor, zaman seni ezip yıpratıyor, zaman seni telaşlandırıyor, zaman…zaman…seni öğütüp topraklara serpiyor.

    Kuruyan yaprakla, ölen kediyle aynı kaderi yaşamak…

    İnsanoğlu gidenlerden bir defa haber alıverseydi…

    Ölürken korku, ümit  ve heyecan  içinde kalbimiz ağzımızdan çıkacakmış gibi mi olacağız! Nafile bunu da bilemiyoruz. Ölürken yalnız mı olacağız ya da ıslak gözlerle bize  bakan bir çocuğumuz mu olacak. Kim bilir! Ya da biz mi onlara ıslak gözlerle bakıyor olacağız. Kim bilir  belki kalanlar ölüdür de gidenler dirilmiştir.