Doğrusu interneti hayatımıza hediye eden Joseph Carl Robnett Licklider‘e ne kadar teşekkür etsek azdır. Elbette tüm insanların Rabbi, niçin Joseph’in beyni üzerinden tüm insanlığa İnterneti sunmuştur bilinemez. İnternet gibi bilgi akışını hızlı olarak sunan bir araç olmasaydı bizler yanlış meallerin kurbanları olarak Adem’i Tanrı’nın bir halifesi ve insanların ilk atası, Havva’yı ilk anası olarak bilecek ve sonra aklın kabul etmeyeceği çıkmaz tünellere girecek bocalamalar tereddütler içinde yaşayıp ölecektik.
Araf 189. ayet, Zümer 6. ayet, Fatır 11. cümlelerde Tanrı insanın yaratılışını açıklarken Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı gibi bir sonuç çıkmıyor ya da ilk insan Adem, Havva ile birleşip çoğladı oradan da kardeşler birbiriyle çapraz evlendi gibi sonuçlar da çıkmıyor. Lakin yüzlerce yıldır bilginin aktarılmasındaki nakıslık maalesef müslüman toplumlarının sorunu olduğu gibi insanlığın da sorunu olmuştur (burada mealler kadar sorunlu ve belki de çok daha sıkıntıya yol açan Hadis-Fıkıh sorunlarını da kapsamlı olarak çalışmak gerekiyor. İnsanlığın kurtuluşu UYDURMALARDAN kurtulmakla olacak).
Efeler tüm Türklerin duyduğu bir kavram. Ancak Aydınlı olanlar dahil hemen hiç kimsenin bilmediği bir kavram EFELER.
Efelik nedir? Aydınlı Efeler kimlerdir ve bu Efeler neler yapmışlardır. Bu bilgileri okuyucunun önüne serdetmeyeceğim. Efeler hakkında bilgi sahibi olan Türkiye’deki tek otoritenin Sabahattin Burhan olduğunu bildirmek için bu yazıyı yazdım.
Okulumuz Lise Müdürü Orhan SEYHAN Bey’in girişimiyle yazarımız okulumuza davet edilmemiş olsaydı muhtemelen böyle değerli bir yazarı tanıma şerefine nail olamayacaktı/m/tık.
Kurtuluş savaşında insan üstü varlık gibi görünen, insanların gördüklerinde hayret şaşkınlık ve biraz da ürperti duydukları Efeler, dünyayı Türkiye’yi bırakın Aydınlıların bile zerre kadar tanımadığı kahramanlardır. Zeki Mesud ALSAN çocukluğunda Efeleri Görünce neler hissettiğini şöyle ifade ediyor: “Hele ince Hüseyin. O ne endamdı? Eğer Fidyas ona rastlamış olsaydı, muhakkak dünyada onun heykeli ile erkek güzelliğinin ideal tipini vermiş olurdu…” (kaynak: bk.: https://efecity.blog/2024/10/03/113-yil-once-aydin/)
Sabahattin BURHAN Aydın’ın Nazilli ilçesinde doğmuş ve daha çocuk denilecek yaşlarda Efeleri merak etmiş ve tüm ömrünü o Efeleri tanımak ve tanıtmak üzerine inşa etmiş değerli bir yazarımız.
10’larca kitap, yüzlerce makale, birçok röportaj ile usanmaz çalışma azmiyle Sabahattin BURHAN bugün popüler kültürün etkisiyle aynı Efeler gibi az tanınan bir yazarımız. Yörük Ali Efe, Kozalaklı Mehmet Efe, Çakırcalı Mehmet Efe, Çete Ayşe gibi daha pek çok efenin hayatını roman türünde akıcı bir dil ile bizlerin istifadesine sunmuştur.
Kozalaklı Mehmet Efe kitabını okuyunca günümüzden tamamen uzaklaşıp bambaşka bir evrene uyanıyorsunuz. Ve diyorsunuz ki kitap bitince, bunlar insan ise ben neyim. O ne korkusuzluk, o ne etkileyicilik, o ne gözü peklik. “Efeler eşkıya” diyenler de var. Evet devlete kök söktürmüşlerdir lakin zaten batmakta olan bir devlette yapılan haksızlıklara karşı Efeler DUR ihtarı çekmek için dağlara doğru yamanmışlardır. Elbette nüfuzunu yanlış kullanan Efeler de olmuştur fakat genel anlamda Efelerin kendi kültürlerinde dürüstlük, sadakat, korkusuzluk, gerçekçilik vs gibi hasletler uyulması gereken kesin kurallar gibidir.
Hani Borsa’da Keşmir’de Filistin’de insanların başına neler geldiyse Aydın ilinde yaşayanların da başına onlar gelmiş. Osmanlı bir koca tarihse, o tarihin içinde Efeler başka bir tarih. Ancak hay huylarla ıvır zıvır işlerle o kadar meşgulüz ki! Efelermiş, kahramanlıklarmış, ölümlermiş kime ne! Aydında oluk oluk kan akmış yüzlerce insanın kafası koparılmış, derileri soyulmuş kime ne!
Galiba bazı duygular o an geçerli oluyor sonraki anlarda hiç etki yapmıyor.
1968 Yılında çekilen bir film bu kadar mı etkileyici olur. Evet, Sergio Leone olursa olur. Film konusu itibariyle elbette insanı şaşırtmıyor. Belki durağan filmi sevmeyen izleyiciler bu ne yavaşlık da diyebilirler. Ancak hemen her karesi görsel şölen, hemen her karesi işitsel şölen olan bu film kesinlikle Film Klasiklerinin içinde olmayı hak ediyor.
Filmi izlerken adeta o tarihin içinde kendinizi buluyorsunuz. Oyunculuklar o kadar iyi ki! Charles Bronson ( Armonika), Henry Fonda( Frank), Claudia Cardinale (Jill McBain), Jason Robarts (Cheyenne)…
Bu oyuncular gerçekten işlerini mükemmel yapıyorlar. Oyunculukları çok iyi. Özellikle Charles Bronson’u izlemek benim için ayrı bir zevk. Filmin en öne çıkan özelliği : Sessizlik ve gündelik koşuşturmalarımızda farkına varmadığımız seslerin çarpıcı bir şekilde seyirciye işittirilmesi. Bir kapı gıcırtısı, rüzgardan bir açılıp kapanan ahşap pencere kanatlarının çarpma sesi vs. Western filmlerinde bu özellik zaten kullanılıyordu fakat bu filmde daha da belirgin hale getirilmiş.
Film yavaş ilerliyormuş gibi görünse de insanı meraklandıran bir akış da var. Acaba Armonika ile Frank karşılaşınca ne olacak. Her iki karakter de özel.
Filmin 2:23. Dakikasında Armonika kameranın sağ köşesinden belirirken Frank yavaşça ve korkusuzca düello alanına ilerliyor iki gizemli insan elbette kötüler cezalarını çekiyor. Aslında evler gri, yer gök gri, her taraf toz toprak kirli , her yer kurak ve çöl, insanların hayatları çöl, özellikle erkekler zır cahil ve kaba onların ruhları da çöl. Belki o çölde tek vaha kadınlar. Bu filmlerde ilginçtir KADINLAR akıllı tutarlı ve vicdanlı. Tabii ki çocuklar ve yaşlılar. Yaşlı çocuk ve kadın öldürmemeye çalışıyorlar. İlginçtir daha 100 yıl önce böyle yaşayan Amerika dünyanın en ileri ülkesi oluverdi.
Filmde benim dikkatimi çeken Charles Bronson’un bakış ve davranışı Cüneyt Arkın’a, Claudia’nın bakışları ise Hülya KOÇYİĞT’e benziyor. Belki bana öyle gelmiştir. İzlenmesi gereken bir film.
Öleceğini bilen varlık olarak ne kadar da neşeliyim. Hem bu ayrılış ne zaman olacak belirsiz hem vuslat yeri belirsiz. Belirsizlikler girdabına doğru yol almak… insan ürperiyor.
Her ne kadar kutsal kitaplar çok bilgiler veriyorsa da nasıl desem gidenlerin hiçbiri de dönmüyor ya geriye. Acabalar, acabalar ? Bazıları da ölümü hiç düşünmeden yaşayarak mutluluğa ulaşabileceğini zannediyor. Olmuyor işte! Bu gerçeklikten kurtuluş mümkün olmuyor. Deve kuşu gibi başımızı kuma gömünce de maalesef korkumuzdan bir türlü sıyrılamıyoruz.
Ne kadar çok bağlanırsak çoluğumuza çcuğumuza, paraya pula o denli zorlaşıyor ayrılmak. Ama yok o da pek mümkün değil. Yanınızda güzel çocuklarınız ve bakışları…ya eşleriniz, dostlarınız… güzel sıcak evlerinizden soğuk toprağın içine girmek…düşününce insan bir garip oluyor. Duygu helezonlarının içinde kaybolan insan!
Küskün, kızgın, üzgün, mutlu, kibirli insan! Zaman seni yürütüyor, zaman seni koşturtuyor, zaman seni ezip yıpratıyor, zaman seni telaşlandırıyor, zaman…zaman…seni öğütüp topraklara serpiyor.
Kuruyan yaprakla, ölen kediyle aynı kaderi yaşamak…
İnsanoğlu gidenlerden bir defa haber alıverseydi…
Ölürken korku, ümit ve heyecan içinde kalbimiz ağzımızdan çıkacakmış gibi mi olacağız! Nafile bunu da bilemiyoruz. Ölürken yalnız mı olacağız ya da ıslak gözlerle bize bakan bir çocuğumuz mu olacak. Kim bilir! Ya da biz mi onlara ıslak gözlerle bakıyor olacağız. Kim bilir belki kalanlar ölüdür de gidenler dirilmiştir.
Balık yılından at yılına kadar akasyanın önündeki bank onların düşüncelerine oturak olmaktadır. Bir yıl daha böyle olacağı kesindir. İnşallah at yılı sona erinceye kadar bu bank onların kaderini paylaşacak!
Saatine baktı ve sahiplendikleri banka oturdu. Sigara içmek istedi fakat kibrit çöpü bulamadı. Sigara içen birisini görürüm dercesine etrafına bakınarak, arka tarafında sadece biraz uzakta bankta başını sevgilisinin omzuna yaslayıp mayışmış gibi sessiz oturan kızı gördü. Fakat ikinci defa arkasına dönüp bakmadı. Nedense coşkulu bir duygu vücudundaki kan ile beraber dolaşmaya başladı. Böylece göz önüne çocukluğunda beraber ele ele tutuştuğu koltuklarının altına girerek kahkaha attıkları, ay bulutların arkasına saklanınca sımsıkı sarıldıkları, ” canım sen benimsin ben seninim ” diyerek gelecek için kurdukları mutlu hayat hayallerini hatırladı “sevgiyi her şeyden yücedir.” sözü kulaklarında çınladı.