Film Fragmanları

  • Beethoven’ın Gözyaşları: Dokuzuncu Senfoni’nin Sırrı

    Zor Bir Yaşam Ludwig Van Beethoven artık hiç duymuyordu… Zorluklarla geçmiş bir yaşamın, işte en zorlu günlerine gelmişti… Bir müzisyen için hiç duyamamak, ne demek? O yaşamının bütün anlamını sesler ve onlardan çıkan melodiler üzerine kurmuşken, koyu bir sessizliğin içine gömülüvermek! Oysa bu bu lanet hastalık kulaklarını kemirircesine çınlamalar ve hışırtılar biçiminde başladığında, inatla ona karşı direnmek istemişti. Kimi zamanlar bir yastık altına kafasını koyuyor, saatlerce o halde kalarak, her şeyden uzaklaşmak, o çınlama ve hışırtılardan kurtulmak istiyordu. Sanki, artık yaşam onun için bitmiş gibiydi… Hırçındı. Beklenmedik anda kırıcı olabiliyordu. Sanki uzun süre çaresiz biçimde, kendi canavarını beklemiş gibi bir duygu içindeydi. Geçmişi bir film şeridi gibi gözlerinin önünden akıp gidiyordu. Zor bir yaşamın içinden bu günlere gelmişti.

    Çocukluktan Başlayan Sıkıntılar

    1770 yılında Bonn’da gözlerini dünyaya açmıştı. Alkolik bir baba… Böyle bir koca elinde, doğru dürüst gün görmemiş, çocuklarının hatırına susmuş talihsiz bir anne!… Tam sekiz çocuk… Kiminin işitme zorlukları vardı, kiminin başka engelleri… İşitememek! Bu sinsi hastalık, belki günün birinde onu da bulacaktı… Gün gelip sinsi köşesinden çıkıp da, kulağının içini kasıp kavuran bu hastalık kendini bulduğunda Ludwig, hiç şaşırmadı. Evet, baba evi gürültü-patırtı ve bağırıp çağırışlarla bir değirmen havasındaydı. Gürültü hiç eksik olmuyordu. Babası, kafasının tası attığında acımasızca çocuklarını dövüyordu. Şarap şişesi yanından eksik olmayan bu kaba adam, gerçekte ücretli saray müzisyenlerinden biriydi. Müzik kendine çok para getirmese de onun para getirecek bir araç olduğunu aşina olduğu dünyadan biliyordu. Günün birinde, daha Ludwig üç dört yaşlarındayken, babası onda müzik yeteneği olduğunu fark etti. Buna çok sevindi. Aklında derhal şunu kurdu: Acaba Ludwig ileride iyi bir müzisyen olabilir miydi? Eğer olursa, oğlu üzerinden iyi paralar kazanabilirdi. İstediği gibi şarabını alabildiği rahat günlerle yaşamını tamamlardı bu olduğunda… Oğluna sıkı bir görev verdi: Ludwig evdeki köhne piyanonun başına geçecek, sürekli piyano çalacak, yeteneklerini geliştirecek ve kendini babasına sağlayacağı güzel günlere hazırlayacaktı… Babası süreler koyuyordu önüne küçük Ludwig’in… Şu saat hiç durmadan piyano çalacaksın, bu süre bitmeden, piyanonun başından ayrılmayacaksın gibi talimatlar veriyordu oğluna acımasız baba… O piyano çalarken, babası bir köşede elinde şarabı demlenirdi. Kimi zaman dışarıdan çocuk sesleri geldiğinde, Ludwig kulaklarını kabartır, bağırış çağırışlar arasında oynayan çocuklara karışmak isterdi. Bu durumda babası kaşlarını çatar, sert bakışlarla sanki ona işine devam etmesini emrederdi.

    Mozart’la Tanışıyor

    On yaşına geldiğinde, babası hiç göz açtırmadığı oğlunu, ünlü Mozart’ın yanına götürdü. Wolfgang Amadeus Mozart bu küçük çocuğun yeteneklerini kısa bir piyano çalmasıyla derhal anladı. Çünkü Ludwig’in sihirli parmaklarının temasıyla sanki uçan tuşlardan, çok bilindik besteler bile, sanki özel anlamlar kazanıyormuş gibi bambaşka bir tatta dökülüyordu. Mozart, Ludwig’i dinlerken gülümsedi. Yanında bulunan diğer müzisyen arkadaşlarına şunu söyledi: “Bu çocuğa iyi bakın… Gün gelecek, bütün dünya onu tanıyacak”… Evet, Mozart böyle demişti Ludwig için; ama ona zaman ayırıp birikimlerini ona aktaracak pek zaman da bulamamıştı. Neefe ile çalıştı. Genç bir adamken Viyana’ya gitti. Artık onu tanıyanlar, bir parça saygıyla adını tam olarak söylüyorlardı: Ludwig van Beethoven olarak tanıtıyordu. Geri döndüğünde, çok sevdiği annesini kaybetti. Kont Walstein’in yanına giderek, onun orkestrasında viyola çalmaya başladı. Kimi özel toplantılara da giderek müzik aletleri çaldı. Bir ara, ünlü kişilerin çocuklarına müzik dersi de verdi. O, artık yalnız çocuklara öğretmenlik yapan biri olarak değil, aynı zamanda çok iyi viyola ve piyano çalan bir müzik adamı olarak da tanıyorlardı.

    Kulak Sağlığı Bozuluyor

    Ludwig van Beethoven 1İşte bu aşamada, kulaklarında o tanımlayamadığı çınlamalar başladı. Sanki can evinden vurulmuştu. İnsanlarla ilişki kurmakta güçlük çekiyor, olması gereken yerlerden köşe bucak kaçıyordu. Gittikçe hastalığı arttı. Kulağında önce gür ve net sesler biçiminde algıladığı melodiler, giderek derinden, sanki sisli perdelerin arkasından ve çoğu kereler de boğuk tınılar olarak geliyordu. Ancak o, duyamamasına karşın, ardı ardına senfoniler ve değişik kalıplarda besteler yapıyordu.

    Ölümsüz Aşk

    Bir ara, kimi kadınlara ilgi duydu. Belki platonikti yaşadıkları, pek belli değil… İçindeki bu yoğun duyguları, kimi eserlerinde dile getirdi. Ancak kimdi bu kadınlar? Kimsecikler net biçimde bilmiyordu. O içindeki duyguyu yönelttiği kişiyi, “Ölümsüz Aşk” biçiminde tanımlıyordu. (beethoven ‘ın aşk hikayesini, hayal kırıklıklarını ve psikolojisini inceleyen filmin adıda “Ölümsüz Aşk(Immortal Beloved)”tır.

    Artık Hiç Duymuyor

    Ve günün birinde, hiç duyamaz oldu. Artık bütün insanlardan kaçıyordu. Evine kapanıyor, günlerce sessizliğin üzerini, yalnızlığıyla örtmeye çalışıyordu. Hayır, o müzik yapmadan duramazdı. O zamana dek, duyu yetisini elinden alan canavarın onca baskısına, zorlamasına karşın, inatla müziğini yapmış, en güzel besteleri insanlığın önüne sunmuştu. Örneğin, tam sekiz senfonisi ve özellikle de 5. Senfoni.. Yine örneğin, “Für Elisa”… Eroica… Napolyon‘a adamışken, sonradan kızıp geri çektiği eseri… Bir konser anında, bir kontun, “Hadi müzisyen çal!” ukalalığı üzerine, her şeyi orada bırakıp çekip gidişi ve bir kaç gün sonra konta yazdığı mektup: “Siz kontsunuz. Bugün varsınız, yarın olmayacaksınız. Ancak Beethoven bir tanedir ve hep olacaktır!” Şimdi duymuyor diye böyle bir adam nasıl durabilirdi ki! Sessizlik onun düşmanıydı, tamam. Ancak o teslim olmaya hiç niyetli değildi.

    9. Senfoni

    Tuttu, bu aşamada yaşamının en önemli kararını verdi: Belki yirmi yıldır uğraştığı, ancak bitiremediği; notalarını o deftere bu deftere kaydettiği bir senfonisi vardı. Gittikçe kulağına çarpan sesleri duymaz bir hale doğru ilerlerken, son bir çırpınışla bu 9. senfonisini bitirecekti. Ve günlerce, aylarca uğraştı. Gittikçe kulakları devreden çıkıyor; yalnız parmaklarının sihirli uçuşu ve tuşların ritmik hareketi eserine son şeklini veriyordu. Bazen tek bir notayı, bir başkasından ayırabilmek için uzun süre emek harcamak zorunda kalıyordu. Kim bilir, belki sesler üzerinden, bilinmez matematik problemler ve algılamalar kurgulayarak, senfonisinin notalarını önündeki kâğıtlara döküyordu. Ve eserini tamamladı… 9. Senfoni…

    9. Senfoni

    Büyük Konser

    Ludwig van Beethoven conducting with baton – by Katzaroff . German composer 17 December 1770- 26 March 1827

    Ludwig van Beethoven, eserini icra etmek için, toplam on bin kişinin izleyici olarak bulunduğu büyük bir salonda, tam 300 kişiden oluşan orkestra ve korosuyla eserini icra edecekti. Ve o an geldi: Senfonisini bitirmişti. Artık Beethoven, hiç duymuyordu, hiç… Şimdi 9. Senfoni müzik severlerin önüne çıkacak; ilginç tonların, hatta insan sesinin bile eklenmesi için uğraştığı bu yapıt, insandan tanrıya uzanan bir köprü olacaktı. Senfonisi’ni kendisi yönetmek istedi. Ancak hiç duymadığı bir dünyada, seslerin inişini ve çıkışını, notaların yükselişini ve düşüşünü nasıl bir kuyumcu hassasiyetiyle takip edebilirdi ki! Buna karşın, orkestranın tam karşısına yürüdü ve Orkestra Şefi’nin yerini alacağı halkanın üzerinde durdu. Senfoniyi yönetmek için hazırlanmış olan Umlauf, ünlü besteciye hayranlık ve büyük bir saygı duyuyordu. Beethoven’e hiç müdahale etmedi. Gitti, başka bir noktada yerini aldı. Beethoven yönü orkestraya dönük, büyük bir zafer kazanmış kahraman gibi ayakta duruyordu. Duymuyordu; ama senfonide yer alan kişilerin üflemelerinden, yanaklarının şişmesinden, her bir enstrümana vuruş biçiminden, kendi senfonisini okumaya çalışıyordu. Sessiz dünyasında, kendi kafasının içine nakşettiği eserine ait melodileri belleğinde yarattığı kurgu üzerinden iç dünyasında yaşıyordu. Beethoven’in senfonisi, onun sessiz dünyasından taşıyor, nice sesleri, melodileri, tınıları dinleyenlerin kulaklarına taşıyordu. Onun işitemediğini bilen izleyenler, önlerinde dimdik ayakta duran yüzyılların kahraman adamına hayranlıkla bakıyor; orkestra azıcık nefes aldığında bu kahramanı deli gibi alkışlıyorlardı.

    Beethoven Ayakta Alkışlanıyor

    Senfoni yarılanmıştı. Bir anda herkes ayağa fırladı, müthiş uğultular arasında salonu bir alkış tufanı doldurdu. O anda Beethoven kendi sessiz dünyasında alkışları hiç duymamıştı. Hala orkestraya bakıyor, alkış tufanı karşısında susup kalmış orkestranın neden çalmadığını anlamaya çalışıyordu. Biri koştu. Onu kollarından tutup, yönünü ve bakışlarını alkış tufanına doğru çevirdi… O şimdi ancak, eserini izleyenlerin birbirine inip kalkan el vuruşlarından alkışlandığını anlamıştı… Nefesini tutmuş, bu hareketlerin bitmesini bekliyordu. Eser kaldığı yerden sürdü. Ve muhteşem final: Beethoven, eseri bittiği yerde, gözyaşları içinde, kendini tutamayarak, bayılır gibi orkestranın en önüne kendini bırakıvermişti. Zaferinin gücü, onun bile ayaklarını yerden kesmiş, yüreğini duracak ölçüde heyecanlandırmıştı. Başarmıştı… Kendi sessiz dünyasında yaşadığı duyguları, çağın en önemli senfonilerinden biriyle notalar üzerinden aktarmıştı. Zafer, bu işitemeyen dev kahramanındı.

    Son Yolculuk

    Ve acı son: Viyana… Bir tatil sonrasında Beethoven, siroz olmuştu. Yataktan çıkamayacak kadar ağırdı. 26 Mart 1827 de kıyamet gibi yağmur yağıyordu. Şimşekler çakıyor, yatağında yatan Beethoven’in loş odası, çakan şimşeklerin ışıklarıyla aydınlanıyordu. Böyle bir anda Beethoven, birden yarı doğruldu, yumruğunu havaya kaldırdı ve sonra hayata inatla direnmiş bu adam, cansız bedenini yatağa bırakıverdi. Onu, mezarına uğurlayan 30.000 kişinin kulaklarında, Beethoven’in şu sözleri çınlıyordu:

    “Sanatın kalbine nüfuz edin. Çünkü ancak sanat ve bilim insanı, tanrısal boyuta yüceltebilir!”

    Yazan: Prof. Dr. Kemal Arı

  • Moğol Hakan’ı Güyük Han’ın Papa’ya Mektubu

    Moğol Hakanı Güyük Han’ın Papa IV. inosent’e yazdığı mektup ve içindeki Türkçe ile Moğolca cümleler ve kelimeler

    MOĞOL HAKANI GÜYÜK HAN’IN PAPA İNOSENT IV’E YAZDIĞI MEKTUP

    Mot-a-mot Çeviri: MÉHRAN BAHARLI

    BENGÜ GÖK – TANRI’NIN GÜCÜYLE

    GÜR (SARSILMAZ) ULU ULUSUN, DALAYIN (EVRENSEL) HANI

    YARLIĞIMIZ

    Uşbu, Ulu Papa’nın katına gönderilen bir yarlıktır. Biz bu yarlığı [Ulu Papa’nın egemenliyi altındaki] ülkelerin dilinde yazdırdık ki onu anlasın ve başa düşsün.

    [Bize gönderdiyiniz] Elçilerinizden Kıralın öteki yabgularla keneş ve danışma yaptıktan [sonra], bize il ve teslim olmak ve kulluk etmek ötüyünde bulunduğunu işittik.

    Abang kendi [teslim olma] sözünüze çınak iseniz, andak sen, Ulu Papa etözün, bütün kırallarınızla birlikte, bizim kulluğumuza gelmelisiniz. Ançada, Yasa’nın gerekli olan buyruklarını size bildiririz.

    Dahi, [mekbubunda] çilem [vaftiz] yapmamın [ve Hıristiyan olmamın] benim için asıklı olacağını belirten bir ötük ıdmışsın. Bu degiyle de, bilge olduğunu sanmışsın. Bu ötüyün [de] bizim için anlamsızdır.

    Dahi, “Macarların ve Hıristiyanların ülkelerini, barçasını tavdınız. Ben şaşkınlık içindeyim ki bu yalınıkların suçu neydi? Bize söyleyin” demişsin. Senin bu ayıtığın da bizim için anlamsızdır.

    Çingiz Han ve [Ögedey] Kaan, ikisi de Gök-Tanrı’nın [tüm dünyanın Moğollara uyuk olması gerektiyi] buyruğunu duymaları için anılanlara] ilettiler. Ancak onlar Tanrı’nın buyruğuna inanmadılar ve senin bu söylediklerinle yaptığın gibi, utun oldular. Yolladığımız elçilerimiz ve yalavaçlarımızı öldürdüler. Bunun üzerine Gök-Tanrı [bizim elimizle] o ülkeleri artattı ve dirinini yokattı. Gök-Tanrı’nın buyruğu olmadan, sayu birinin yalnız kendi gücüyle [yalınıkları] öldürmesi ve [ülkeleri] ele geçirmesi nice olası olabilir?

    Sen ayrıca diyorsun: “Ben Hıristiyan’ım, Tanrı’ya taparım, yalvar yakar ederim ve tasalanırım. [ve Tanrı’nın esirgemesi ve yarlıgaması yalnız beni kapsar]” Sen Tanrı’nın kimi bağışlayıp yarlıgadığını, kimi esirgediyini ve kime acıdığını ne bilirsin? Sen bunları nitek biliyorsun ki böyle konuşuyorsun?

    Gök – Tanrı’nın gücüyle, güneşin doğduğu ve battığı yerler arasındaki bütün ülkeler [acun hakimiyeti] bize [Moğollara] suyurganmıştır ve biz onların yiyesiyiz. Tanrı’nın buyruğu olmaksızın nasıl [dünya hâkimi] olunabilir?

    Şimdi, siz çın yürekten ve könilikle söylemelisiniz: “Biz size boyun eyip il olacağız, ve gücümüzü sizin güce katacağız”. Daha sonra bütün kırallar, sen etözün başlarında olarak, birlikte ve birge bize kulluk için tapuğumuza gelmelisiniz. Yalnız ançada sizin bize boyun eydiyinizi ve illeştiyinizi tanıyacağız.

    Ancak Gök – Tanrı’nın [Moğollara uyuk olmanız gerektiyi] buyruğuna karşı gelirseniz ve bizim [katımıza gelmenizi bildiren uşbu] yarlığımıza uymazsanız, biz sizi yağı bileceyiz. Ayrıca, yarlığımıza uymazsanız, (ardında size) ne olacağını biz ne biliriz? Bunu yalnız Gök – Tanrı bilir.

    (Al Tamga: Mengü Gök-Tanrı’nın gücüyle. Dalayın, Yeke Mongol Ulusunun Hanı. Yarlık. İl olmuş ve Bulgak olan (bütün) ilgüne ulaşsın. Onları belinlesin ve övdüler yapsın)

    Abang: eğer, abañ

    Acun: dünya, evren

    Ançada: o zaman, o vakit

    Artamak: yok etmek

    Artatmak: yok ettirmek

    Asıklı: faydalı, yararlı

    Ayıtık: ayıtılan, söylenilen sözler

    Barçasını: hepsini, tümünü, tükelini

    Başa düşmek: anlamak, iyice kavramak

    Bayrı: Ezeli, başlangışsız

    Belinlemek: ürkmek, vahşet etmek

    Bengü: ebedi, sonsuz

    Bulgak: isyancı, baş kaldırmış, kalkış ve kargaşa yaratan

    Buyruk: emir, ferman

    Çın könül: çın yürekle, samimi kalple

    Çın: doğru, içten, düzgün, gerçek

    Çınak: sâdık

    Çildemek: suya batırmak, ıslatmak

    Çiledemek: suya batırmak, ıslatmak

    Çilem: Çimarın, gusul, suya batma eylem ve töreni, burada vaftiz olmak

    Çimarınmak: gusul yapmak

    Dalay: okyanus

    Degi: denilen, söylenilen söz

    Dirin: nufüs, ahali

    Esirgemek: acıyıp korumak

    Etözün: şahsen, bizzat

    Idmak: göndermek, yollamak

    İl olmak: hakimiyetini kabul etmek ve uyruğu olup, barış içinde yaşamak, teslim olmak

    İlgün: Halk

    İlleşmek: il olmak, teslim olmak, boyun eymek, barışı kabul etmek

    Kaan: Hakan kelimesinin orta Moğolcadaki telaffüzü

    Kat: huzur

    Keneş: geneş, danışma, meşveret, istişare

    Könilik: dürüstlük, doğruluk, insaf ve adalet

    Kulluk: Hizmet, katında bulunup hizmet etmek, kölelik

    Mengü: Bengü, ebedi

    Nice: nasıl, nite

    Nitek: nasıl, nice, nite

    Olası: mümkün

    Övdüler: müteşekkir

    Övdüler olsunlar: müteşekkir olsunlar

    Sayu: her, her hangi, biri, kimse, kimsene

    Suyurgamak: ihsan ve lütüf etmek

    Tapuk: Hizmet, ibâdet

    Tasalanmak: bir şeyi kendine dert edinerek üzülmek, kaygılanmak. Farsça Tâse kökeninden.

    Tavmak: tasarruf ve işgal etmek

    Ulus: millet, Moğol hakanının egemenliyi altındaki bütün halk

    Uşbu: işbu

    Utun: deyersiz, alçak, küstah

    Uyuk: tâbi

    Yabgu: hükümdar, yürütme erki başı

    Yağı: düşman

    Yalınık: insan

    Yarlıgamak: mağfiret ve merhamet etmek

    Yarlık: hakanın yazılı buyruğu

    Yasa: Çingiz Hanın kutsal kuralları

    Yeke: Büyük, Kocaman, Muazzam

    Yiye: sahip

    Yokatmak: idam etmek, öldürmek

    https://sozumuz1.blogspot.com/2015/12/blog-post_24.html

  • Taxi Driver

    Süre | 1s 55dk | Dedektif, Dram, Gerilim

                    Film Yorum: Özcan ATAR

    Taksi Şoförü filmi de o zaman için harika bir film denilebilir. Bugün izlediğimiz filmlerin anası gibi bir şey. Sinema tekniklerinin ve oyunculukların zaman içindeki gelişim ve değişimlerini işte bu eski filmlere bakarak daha iyi anlayabiliyoruz. Hele insanların fiziksel değişimini görmek isteyenler için eşsiz filmler. İnsan işte hep kendi soyunun her durumunu merak eder. Onun için sosyal medyada sanatçıların değişimleri kısa ve hızlı videolar şeklinde önümüze her zaman çıkar. Öyle ki pek çok insan onca videonun içinde bu videolara takılır kalır.

                    Filmde o bir Vietnam Gazisinin psikolojisi üzerinden Amerikan toplumunu sorunları ele alınmakta. Birey ve Toplum ilişkisinin incelendiği güzel bir film. Filmde kamera objelere odaklanmakta. Kamera teknik olarak objelere yakınlaşıp uzaklaşmakla o gün için bir teknik iken bugün için bize harika bir nostalji sunuyor. Taksideki taksimetre ne kadar güzel. Dijital dünyadan bakınca sayacın akması… O yıllardaki giyimler arabalar eşyalar insanların saç stilleri vs. Her şey insana zamanda yolculuk yaptırıyor.

    Robert De Niro filmde yalnız yaşayan ve büyük ihtimal savaştan kalma bozuk bir psikolojiye sahip geceleri hiç uyuyamayan depresif asosyal bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor. Aslında zıtlıklar örülmüş bir karakter Travis Bikle. Evde yalnız ve her şeyi günlüğüne yazıyor. Günlüğü ne kadar normal ise bu kişi o kadar da anormal. Hiç uyuyamıyor. Taksi Şoförlüğü yaparak bu sıkıntısını gidermek istiyor. İşe alınıyor fakat bu kişi içi çok insancıl olmakla beraber dışa karşı agresif. Pek çok kişinin gitmekten korktuğu mahallelere dalıyor. Orada gördüğü çirkinlere kafayı takıyor. Bir an mutlu akıllı uyanık ve güler yüzlü görünürken bir anda içine şeytan girmiş gizemli, uyumsuz sinirli bir kişi oluveriyor. Hiçbir şeyi umursamayan gözüküp her şeyi takıntılı bir şekilde umursayan kişi oluveriyor. Hem içe dönük hem de uyanık bir fırlamaya dönüyor. Âşık olmaktan uzak bir insan tipi çizerken bir anda Cybill Shepherd’e (filmdeki adıyla Betsy ) açıkça aşk-ı ilan eder. Kızla tanışır tanışmaz kızın psikolojik tahlilini yapar ve kız bundan etkilenir. Standart insanların içinde Travis kıza çok farklı görünür. Fakat Besty ile tanışan Travis kızı gayet doğalmış gibi ilk gün porno filme götürür. Kız hemen Travis’i terk eder. Travis buna bir anlam da veremez. Geceleri taksicilik yaparken Travis küçük bir kızın  ( Jodie Foster ) fuhuş çetesi tarafından zorbalığa uğradığını görür ve İris’i onların elinden kurtarmak için mücadeleye girer. Bugünkü psikoloji filmleri kadar elbette başarı beklenilmemeli filmden. Film genel hatlarıyla basit bir kurgu olsa da filmin oyuncaları için ve o günkü insanları şehri objeleri seyretmek için film izlenebilir.

  • İdrak

    Bir çok yazımda İslam’ı öğrenmek için zamanımızın parlak bilim insanlarına bakmamız gerektiğini söylüyorum.

    İslamı iyi anlamanın birinci şartı  özgür ve bilimsel düşünebilmekten geçer. Özgür ve bilimsel düşünmeye ulaşabilmek okumak eylemiyle gerçekleştirilebilir. Okumak idrakimizi derinleştireceğinden önemli bir eylemdir.

    Okuma alışkanlığını kazandıktan sonra okumalarımızı öncelikle Kuran üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Önce Kuran. Arada hiçbir aracı olmadan. Kavrama anlama seviyemiz kadar Kuranı özümseyip anladığımızı başkalarına anlatmaktan sorumluyuz hepimiz.

    Hiçbir aracı olmadan dedim bu önemli.Araya şeyh, parti, mezhep, lider, önder, ermiş, alim vs. koymadan Kuranı her gün okumalı(zikretmeli) üzerinde düşünmeli ve hayata uygulamalıyız. Şayet anlayamadığımız ayetler olursa ki muhakkak olacaktır önce günümüz alimlerinin değerlendirmelerine başvurmalı onlarda bir çözüm bulamazsak önceki yüzyıllardaki alimlerin eserlerine başvurmalıyız.

    Zamanımız alimleri gerçekten Kuranı derinlemesine bakabiliyorlar. Çok farklı açılardan bakabiliyorlar. Eskiler söyleneceklerin hepsini söylemiştir artık yeni söylenenler batıldır demek doğru olmaz.

    Günümüz gerçekten hız çağı. Her şey hızlı uçaklar hızlı bilgilerin yayılması hızlı haberlerin duyulması hızlı insanların hareketleri hızlı, düşünceleri hızlı. Tüm bu hız içerisinde Kurana 1000 yıl önceki insanın bakışıyla çözümlemeye kalkmak safdillik olur. Müthiş bilginler içimizdeyken Kuranı anlamak için neden Hasan El Bennaya müracaat ederiz bilmem. Bu insanlar çağların yanlış bir biçimde bize kadar getirdiği yanlış İslam telakkisini parçalıyor çatlatıyor. Bizim için ne büyük nimet. İctihat kapısı kapanmış sözü ne kadar yanlış havada kalmış bir sözmüş.

    Artık cemaatler, tarikatler, üzerlerindeki tılsımlı dalgınlıktan kurtulmalı ve Türkiye insanın ufkunu açmalıdır. İnsanları mana alemlerinin esrarında dolaştırmaktansa Kuran sayfalarında dolaştırmalılar. Çünkü insanlar Allah’ın özel görevlendirdiği varlıklardır ve insanlar veli olmaya adaydırlar. İşte şefkatli bir tokat bizi uyandırmalı ve bizim Allahın dostu olduğumuzu hatırlatmalıdır. Allah aşkına sinemacı gazeteci oyuncu doktor prof pazarlamacı ceo çöpcü esnaf vs. hepimizin Allahın özel elçileri dostları olduğumuzun farkına varabilmeliyiz.

    İslama koşmalıyız çünkü İslam insana gerçek onurunu teslim eder. İslam zihni faaliyetlerimizi düzenler. İslam yüceltir. İslam sevindirir İslam dinlendirir, İslam moral verir, İslam çıkmaz sokakları açar karmaşık duyguları ayarlar çetrefilli problemleri çözer, korkulardan uzaklaştırır, mavi bulutlarda uçurur, kartal gibi göklerin hakimi yapar, özgürlüğü doyasıya tattırır. İslam hüzünlendirir, İslam sevinçten çıldırtır. Toplumun içinde boğulmaktan kurtarır yalnızlığın pençesinden söker alır. İslam insanı değiştirir. İkinci bir insan ortaya çıkarır. İslam yeniden doğuşu gerçekleştirir. İslam kulun kulu olmaktan kullara paraya eşyaya tapmaktan kurtarır. İslam kadını kadın erkeği tam bir erkek yapar. Aldatmak yok aldatılmak yok güvensizlik yoktur İslamı seçende. İslam İslam İslam yaşamayan bilmez yaşamayan toplum inanamaz İslamın mucizelerine. 

    Hani İslam bizim için çok önemli çünkü insan çok karmaşık bir yapıda. Bazen kendisi bile kendini bir türlü çözümleyemiyor. Bakın toplumumuzda yaşananlarla ilgi birkaç örnek vereyim: “Sevgilimin annesinden nefret ediyorum. Oğlunun göbeği almış başını gidiyor. Bir rejim yapması için ısrar ederken annesi en yağlı yemekleri yapıp ona zorla yediriyor. Erkek arkadaşımla evlenmeyi düşünüyoruz. Doğru mu yapıyorum hala bilmiyorum. Sanırım ilk çıktığım çocuğu unutamadım. Netten tanıştığım biri var. Uzun zamandır konuşuyoruz. Resmini gönderdi. Çok yakışıklı sanırım çok zengin. Aldatıp aldatmamak arasındaki o ince çizgideyim. Evleneceğim erkeğin maddi durumu iyi sayılır. Ancak onunla evlenirsem sanki çok daha zengin birilerini kaçıracağım gibi geliyor. Evet kocam mutlaka zengin olmalı bunu inkar etmiyorum. Erkek arkadaşımı çok seviyorum ama neden onu aldatmak istediğimi ben de tam bilmiyorum. Galiba nankörüm ben. Bu şekilde bir itiraf yaptığım için pişman oldum.

    “Dışarıdan bakınca herkesin imrendiği bir yaşantım var. Kocamın durumu çok iyi çocuklarım büyüdü. Kocam bana tüm maddi imkanları sağladı ama beni hep hor gördü beni aldattı. Şimdi ben de ondan intikam alıyorum. Onu aldatıyorum. Üstelik genç kızlık aşkımla. Sevgilim dul. Bir arkadaşımla aynı apartmanda oturuyor. Evinde buluşup sevişiyoruz. Şuana dek kimse şüphelenmedi. Genç kızlık aşkım kocamı aldattığım ilk erkek değil. Onu ilk kez kendi erkek kardeşiyle de aldattım. Kocam kendini kurnaz ve akıllı zanneder bunları yaparak aslında ne kadar geri zekalı aşağılık olduğunu kanıtlıyorum…”

    Bu örneklerden bile daha vahimleri var. Çocuklarını öldürenler köyleri basıp yok edenler iki kuruş para için cinayet işleyenler vs. o kadar çok olay var ki! Böyle bir toplumu ne temizleyebilir. Ancak bilinçli insanlar. İslam temizleyebilir.

    İnsanın vahşet boyutunu Bosna-Hersek sırp savaşında dehşetle izlemiştik. Tarihte Moğol istilasının şehirleri ne hallere soktuğunu milyonlarca insanı nasıl öldürdüklerini çok iyi biliyoruz. Moğol istilası tarihte eşine az rastlanır bir vahşilikti. Ama bu vahşilik sırf Müslümanlara yapılmıştı. Vahşi Moğolları sadece İslam dize getirebilmişti o vahşi ırk İslamın koruyucusu olmuş ilim adamları dindar insanlar çıkarmıştı içinden. İşte İslam bozulmuş toplumların yegane ilacıdır. Ve hala bu ilaç bizim avucumuzdadır. Bu ilacı neden içmiyoruz da avucumuzda taşıyoruz. Galiba ilaçları içme vakti çoktaaan geldi.

    Güzel insanlar güzel atlara binip gittiler demiştim ya önceki yazılarımda şimdi galiba o güzel insanlar güzel atlarına binip İstanbula geldiler. Oradan tüm dünyaya yayılacaklar! Kim bilir.

  • Tembellik Hakkı

    Yazan : Özcan ATAR

    Paul Laferque Tembellik Hakkı adlı kitabında “hala anlayamıyorlar makinenin insanlığın kurtarıcısı olduğunu; insanı aşağılık ücretli işlerden kurtaracak olan, azat eden boş zaman ve özgürlük veren tanrı olduğunu.” der.

                    Makileşme işgücünde insana ihtiyacı azalttığında işsizlik de buna bağlı olarak körüklenmiş oluyor. P.Laferque insanın tam da bu sebepten özgürlüğe kavuştunu vurgularken artık mutluluğun da yolunun makine ile yani işsisizlik ile açıldığını söyler. Necmettin Erbakan:  “insan çalışmak istemez çünkü insan cennette yaşayacak şekilde kodlanmıştır” derdi. Yani işsizlik –tembellik-çalışmamak  tüm inanışlarımızın tersine Paul’e göre güzel bir durumdur.

                    İşsizliğin insanı girdaba sürüklediğini yaşantıları ile pek çok insan deneyimlemiştir.  Bilim insanları makalelerinde çalışamamanın işsizliğin  bireysel sosyal zararlarını detaylarına kadar yazmışlardır. Gençlerin internet teki forumlarda yaşantılarından aktardıkları  olumsuzlar da işsizliğin insanları ne hallere getirdiği açık biçimde görülür; ancak ben işsizliği Paul’un açısından bakacağım.

                    Karınca gibi çalışan insanlar. Durmadan biteviye…dev  fabrikalarda sanayilerde ofislerde geçim derdi içinde saatlerce oturarak veya ayakta çalışan insanlar..hele büyük şehirlerin curcunası…sabah sokaklarda işlerine yetişmek için koşuşturan, sabah işe gitmek için akşam eve dönmek için otobüslerde balık gibi üst üste yolculuk yapan , yorgun, yarı kapalı gözler. Düşünceli yüzler, bitap düşmüş vücutlar…kahretsin bu çalışma temposuyla insan nasıl ve ne zamana kadar yaşar. Günde 12-13 saat çalışan insanları görünce üzülmekten kendinizi alamazsınız. Halbuki çalışmak çalışmak ve çalışmak için dünyaya teşrif etmedik biz. Asıl hedef sırf Allahın yüceliğini temaşa etmek ve kulluk bilincine ermek için dünyaya gelmedik mi biz!

                    İslam 13-14 saat çalışın yorulup eve gidin yatın dinlenin sabah  olunca tekrar 14 saat çalışın mı diyor ki! Çalışmak eyleminin bendesi olun  Allahı tefekkür edemeyecek hale gelinceye kadar çalışın diye bir öneri mi getiriyor İslam.  Tam tersine öğleyin dinlenin ikindi vakti dinlenin akşam güneş batınca çalışmayın diyor olabilir mi?

                    Yüksek tempoda uzun süre çalışanların ben mutlu olabileceklerine inanmıyorum.

                    O halde biz çalışmanın zararları diye maddeler sıralayabiliriz:

    • Allahtan koparır
    • Sanattan ayırır
    • Aile düzenini bozar
    • Vücut sağlığını bozar
    • Akıl sağlığını bozar
    • Birey toplum dengesini bozar
    • Kalbi çürütür
    • Beyin kapasitesini düşürür
    • Ahlaki bayalığa sürükler
    • Çocuk anne ilişkisini bozar
    • Asabi çekilmez insanlar topluluğu ortaya çıkarır
    • Süründürür

    Şimdi ey işsizler! Mutluluk sizin hayat sizindir! Tiyatro sinemaya gidin, ayaklarınızı uzatıp güzel  bir kitap okuyun. Niçin dert edesiniz ki işsizim diye ne olsa mecbur çalışacaksız vakti geldiğinde.