Çalışma : Özcan ATAR
1. Elif, Lam, Mim. 2. Bu Kitap içinde hiç kuşku barındırmayan, sorumluluk bilinci1 taşıyanlar için yol göstericidir. 3. Onlar görünmeyene inanırlar, Tanrıya yönelirler2 ve kendilerine verdiğimiz kazançlardan/gelirlerden karşılıksız paylaşırlar.4. Onlar, sana indirilene ve senden önce indirilenlere de inanırlar; ölüm sonrasına da kesin bir bilgiyle güvenirler.5. Doğru yolu bulanlar ve başarıyı yakalayacak olanlar sadece onlardır.6. Gerçeği örtenlere3 gelince; onları uyarsan da uyarmasan da hiç fark etmez inanmazlar! 7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde de perde vardır. Onları büyük bir sıkıntı (çile)4 bekliyor.8. İnsanlardan bazıları da inanmadıkları halde “Allah’a ve ölüm sonrasına inandık” derler. 9. Böyle yapmakla Allah’ı ve inananları aldattıklarını sanırlar; oysa onlar sadece kendilerini aldatırlar ama farkında değildirler.10. Karakterlerinde bozukluk5 vardır ve Tanrı da bu bozulmayı derinleştirmiştir.Söyledikleri yalanlar sebebiyle korkunç bir acıyla yüzleşecekler.11. Onlara “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” dendiğinde, “Biz sadece düzenleyip düzeltiyoruz” derler.12. Dikkat edin, onlar bozguncudurlar ama farkında değildirler.13. Onlara: “Çıkarsızca ve içtenlikle inanın,” dendiğinde; “O akılsızların inandığı gibi mi inanalım?” derler. Asıl vizyonsuzlar kendileridir ama bilmezler. “Düşüncesizlerin (aklı ermeyenlerin) inandığı gibi mi inanalım?” derler. Dikkatle bakarsanız, asıl düşüncesiz kendileridir ama fark etmezler. 14. İnananlarla karşılaştıklarında “İnandık” derler; şeytan zihniyetli arkadaşlarıyla baş başa kaldıklarında “Biz sizinleyiz, biz sadece onlarla dalga geçiyoruz” derler.15. Allah da dalga geçiyor ve onları azgınlıkları içinde bocalatıyor.16 İşte bu tip insanlar6 , sapkınlığı doğruluğa tercih edenlerdir. Ancak bu tercihleri onlara hiçbir fayda sağlamamış ve onları doğru bir hedefe ulaştırmamıştır.

17. İkiyüzlülerin durumu, ateş yakınca kendini tümüyle aydınlanmış zannedenlerin durumu gibidir. Allah onların ışığını alıverdi ve onları karanlıklarda göremez halde bıraktı.18. Artık sağır, dilsiz ve kördürler; ne yazık ki öyle de kalacaklar.19. Veya onların hali; karanlıkların içinde şimşeklerin çaktığı, göklerin gürlediği şiddetli bir fırtınaya yakalananlar gibidir. Öyle bir panik içindedirler ki; ölüm korkusuyla, o sarsıcı gürültüyü duymamak için kulaklarını parmaklarıyla tıkarlar.20. Şimşek neredeyse gözlerini alıverecek! Şimşek önlerini aydınlattıkça yürürler, üzerlerine karanlık çökünce kalakalırlar. Eğer Allah dileseydi işitmelerini ve görmelerini de alıverirdi. Tanrı her istediğini yapabilir.
21. O, yerküreyi size bir yerleşim yeri7, atmosferi8 de koruyucu bir tavan yaptı. Gökten suyu indirerek size kazanç/rızık sağlayacak ürünler çıkardı; o halde Allah’a ortak koşmayın.23.Kulumuza9 indirdiğimiz mesajdan10 şüpheleniyorsanız; haydi şimdi onun benzeri bir bölüm11 ortaya koyun! Çok iddialıysanız Allah dışındaki tüm bilirkişilerinizi12 de yardıma çağırın!24. Bunu asla başaramayacağınıza göre artık benliğini yitirmiş bir insana ve işlevsiz bir zihne çıkan o yıkıcı süreçlerden kendinizi koruyun.13 25. Tanrı’yı içselleştirerek yaşayanlara 14 huzurla akan sonsuz bir hayatı müjdele. 15 Diğer boyutta16 kendilerine sunulanları17 görünce, ‘Bunları dünyadayken görüp tatmıştık,’ derler. Oysa bu sadece bir benzerlik! Öteki boyutta hatasız eşleşmeler18 vardır ve Allah merkezli19 yaşayanlar bu kusursuz sistemde kalıcıdırlar. 20 26. Tanrı, karmaşık sistemlerden örnek verebilecekken çok daha basit bir sivrisineği örneklendirmekten çekinmez. İnananlar bunun Tanrılarından gelen bir gerçek olduğunu bilir. Gerçeği örtenler ise ‘Allah bu örneği niçin verdi?’ derler. O, bu örnekle birçok kişinin yoldan sapmasına, birçoğunun da doğruyu bulmasına alan açar; aslında bu örnekle sadece, sistemi çözemeyenlerin durumunu görünür kılar.27. Onlar Allah’a verdikleri sözden dönerek gerçeğin dokusunu bozmaya çalışırlar. Tükenmişlik budur.

28. Siz ölüydünüz de sizi diriltti. Tanrı’yı nasıl inkar edersiniz? O sizi tekrar öldürecek, sonra diriltecek ve sonra O’na döndürüleceksiniz.29. O, yeryüzünü sizin için hazırlamış; evreni ise çok boyutlu bir düzen21 olarak yapılandırmıştır. Her şeyin bilgisi O’ndadır.30.Sana şunu hatırlatayım22: Tanrın meleklere “Yeryüzünde bir temsilci23 var edeceğim” dediğinde Onlar: “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni kutsuyoruz” dediler. Allah :” Sizin bilmediklerinizi Ben bilirim” dedi.
31. Ve Adem’e tüm kavramları (varlığın bilgisini) öğretti. Sonra onları meleklere gösterip “Kendinize güveniyorsanız bu kavramları Bana anlatın” dedi.32. Onlar “Seni beri tutarız, bize öğrettiğin kadardır bilgimiz. Her şeyi bilen sensin ve Bilge sensin24” dediler.33. Allah “Adem!25 Öğrendiğin kavramları meleklere anlat” dedi. Adem kavramlar hakkında bilgi sununca Allah: “Size evrenin ve yerin gizemlerini, açıkça söylediğinizi, içinizde gizlediğinizi de bilirim dememiş miydim?” dedi. 34.Meleklere, haydi ! Ademe saygı gösterin demiştik de İblis dışında hepsi saygıyla eğildi. O ise direndi büyüklük tasladı ve gerçeği kabullenemedi.35. “Âdem! Sen ve eşin bu bahçeyi yaşam alanı edinin; orada dilediğiniz her şeyden özgürce faydalanın. Ancak şu ağaca yaklaşmayın yoksa sınırınızı aşmış olursunuz” dedik. 36. Şeytan onları ayarttı ve içinde bulundukları durumdan çıkardı. Biz de “Birbirinize düşman olarak inin! Yeryüzü belli bir süreye kadar sizin için bir yerleşim ve geçimlik yeri olsun” dedik.37. Âdem, Tanrısından bir takım yakarış sözlerini öğrenince Allah da onun bağışlanma isteğini kabul etti. O,pişman olanları bağışlayandır, destekleyendir. 26 38. Biz: ‘Hepiniz bulunduğunuz konumdan çıkıp yeryüzüne geçin! Korkmamak ve üzülmemek için size gönderilen elçiye uyun! dedik. 39. İnkar edip belgilerimizi27 yalanlayanlar ateşin sakinleridir; orada sürekli kalacaklardır.
40. İsrailoğulları! Size sunduğum tüm imkanları hatırlayın ve Bana verdiğiniz sözü tutun, Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Sadece Benden çekinin.41. Tevrat’ı doğrulayan Kurana inanın; onu ilk inkar eden siz olmayın. Benim belgilerimi dünya hevesleriyle değişmeyin. Sadece Bana karşı sorumlu olduğunuzu bilin.42. Bildiğiniz halde doğruyu yanlışa bulayıp gizlemeyin. 43. Zihinsel ve ruhsal yöneliminizi28 kesintisiz sürdürün, arınma ve paylaşım bilincini29 hayata geçirin; evrensel nizamla uyum içinde olan o bilinçlilerle birlikte siz de bütünleşin. 44. İnsanlara iyiliği emredip kendiniz uygulamıyorsunuz? Üstelik Tevratı devamlı okuyorsunuz. Aklınızı da kullanmıyorsunuz? 45.Zorluklara dayanarak30 ve içten bir yönelişle yardım dileyin. Kuşkusuz bu, samimiyetle boyun eğenlerin dışındakilere ağır gelir. 46. Onlar Allah’a kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilirler.47.İsrailoğulları! Size sunduğum o benzersiz imkanları ve bir zamanlar sizi tüm toplumlara örnek/öncü bir model haline getirdiğimi, aklınızdan çıkarmayın.48.Hiç kimsenin başkasını kurtaramayacağı, hiçbir torpilin sökmeyeceği, hiçbir maddi ödemenin kabul edilmeyeceği ve kimseye yardım elinin uzatılmayacağı o günden sakının. 49. Sizi Firavun’un adamlarından kurtardığımız günü hatırlayın. Onlar size en ağır işkenceleri yapıyor; oğullarınızı öldürüp kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda Yaratıcınızdan gelen büyük bir sınama vardı.
50. Sizin için denizi yardığımızı, sizi kurtarıp Firavun’un adamlarını gözlerinizin önünde boğduğumuzu hatırlayın.51. Hani Musa ile kırk gecelik bir eğitim/aydınlanma süreci için sözleşmiştik. Fakat o (zihinsel hazırlık için) yanınızdan ayrılır ayrılmaz, Siz kendi özünüze ihanet ederek sığ ve kaba bir maddeyi (buzağıyı) kendinize otorite/odak noktası edindiniz.”52. Bunun ardından, belki teşekkür edersiniz diye sizi affetmiştik.53. Doğruyu bulursunuz diye Musa’ya Kitap ve aydınlık bir zihin vermiştik.

54. Musa toplumuna: ‘Halkım! O o buzağıya taparak kendinize ihanet ettiniz. Öyleyse sizi kusursuzca var eden kaynağa yönelin ve o ihtiraslarınızı, kirli egolarınızı devre dışı bırakın. Sistemin asıl sahibi katında sizin için en nitelikli olan budur.’ demişti. Bunun üzerine O, yönelişinizi kabul etti; çünkü O, her daim dönüşleri kabul eden ve sarsılmaz bir şefkatle yaklaşandır., kollayıcıdır. 55. Hani bir zamanlar; ‘Musa! Tanrıyı tüm çıplaklığıyla, karşımızda görmedikçe anlattıklarından asla ikna olmayacağız’ demiştiniz de, o sarsılmaz gerçekle yüzleşince o müthiş çöküş sizi aniden etkisiz hale getirivermişti. 56. Sonra, belki teşekkür edersiniz diye ölümünüzün ardından sizi tekrar dirilttik. 57. Üzerinize bulutları gölge yaparak sizi koruduk; Size sunduğumuz bu temiz imkânlardan faydalanın ve sağladığımız bu nitelikli kaynaklarla kendinizi inşa edin dedik. Onlar ise bu verileri kötüye kullanarak Bize değil, kendilerine zarar verdiler.58. Hani: “Şu güvenli bölgeye girin; orada size sunulan tüm imkânlardan faydalanın fakat bu kapıdan tevazu ve sorumluluk bilinciyle geçin; “hatalarımızdan arınmak istiyoruz” deyin biz de geçmişteki hatalarınızı telafi edelim. Zira biz, iyilik yapanların verimliliğini her zaman artırırız” demiştik. 59. Fakat sınır tanımazlar, kendilerine söylenen sözü bambaşka bir şekle soktular. Biz de çizgiyi aşanların üstüne gökten felaket yağdırdık. 60. Musa halkı için su istediğinde: “Asanla taşa vur” demiştik. Ondan on iki pınar fışkırdı; herkes kendi içeceği yeri bildi. “Allah’ın verdiği kazançtan/rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın” dedik. 61. Hani siz, “Musa! Bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Tanrına yalvar da yerin bitirdiklerinden bize sebze,salatalık, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın” demiştiniz. Musa:”Daha iyi olanı, daha aşağı olanla mı değişmek istiyorsunuz? Şehre inin , istedikleriniz orada var” demişti. Üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu ve Allah’ın gazabına uğradılar. Bu, Allah’ın varoluş belgelerini inkar etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri yüzündendi. Çünkü isyan etmişler ve sınırı aşmışlardı. 62. Kuşkusuz Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiilerden kim Allah’a ve ölüm sonrasına inanır, iyilik üretirse; onların ödülleri Tanrıları katındadır. Onlara bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.64. Fakat yine de yüz çevirdiniz. Tanrı size iyilikle yaklaşmasa ve sevgisi üzerinizde olmasa, kesinlikle yıkılır, büsbütün kaybederdiniz
- Takvâ tek bir sözcükle karşılanamayacak merkezi bir kavramdır (İlk geçtiği 91:8’in 8 nolu notuna bkz). Japon âlim T. İzutsu’nun takvânın anlamına dair yaptığı semantik kazı, kendisini “sorumluluk” kavramına ulaştırmıştı. Bu isabetli yorum, daha sonraki çalışmalarda benimsendi. Biz takvâyı, Allah’a izafetle kullanıldığında “Allah’a karşı sorumluluk bilinci” ile, yalın olarak kullanıldığında “sorumluluk bilinci” ile karşıladık. Bazen de orijinal hâliyle bıraktık. Bunu sadece cümlenin akışı ve dil estetiği açısından değil, kavramın bağlama göre değişen vurguları sebebiyle tercih ettik.,Mustafa İslamoğlu Meali
Bakara Suresi 2. Ayet Açıklaması,https://www.kuranmeali.com/Aciklama.php?meal=islamoglu&sureno=2&ayet=2 ↩︎ - Nevevî (ö. 676/1277), âlimlerin salâtın kökeni ve anlamı konusunda ihtilaf ettiklerini, kavramın nereden geldiği konusunda ileri sürülen görüşlerden birinin deشيء على االقبال bir şeye yönelmek olduğunu söyler.185 Nevevî’nin bu açıklamasını onun vefatından önce kaleme alınmış ilk dönem sözlüklerinin hiçbirinde
bulamadık. Ferâhî de salât kelimesinin شيء على االقبال bir şeye yönelmek anlamına
geldiğini, zira النار صلي denildiğinde ateşe yöneldi, ateşle karşılaştı, ateşe girdi şeklindeki anlamların oluştuğunu ifade ederek salât kelimesini slv kökünden değil sly
kökünden türediğini ileri sürer.Cahit KARAALP, Salât Kavramının Semantik Analizi*,İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi Bahar 2018 / 9(1) 173-212,https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/512801 ↩︎ - Kafirler ↩︎
- Râgıb el-İsfehânî’nin el-Müfredât fî Garîbi’l Kur’ân eserinde;
A-z-b – ع ذ ب,https://www.kuranmeali.com/mobil/Aciklama.php?id=957&islem=mufredat&kok=%D8%B9%20%D8%B0%20%D8%A8 ↩︎ - Kalplerinde hastalık vardır:(Kur’an dilinde “kalp” (kalb), göğsümüzdeki biyolojik organı değil; insanın akıl, vicdan, niyet, irade ve ahlak merkezini ifade eder. Dolayısıyla oradaki “hastalık” (merad) da tıbbi bir rahatsızlık değil; bünyesel, ahlaki ve zihinsel bir yozlaşmadır. Modern Türkçede bir insanın akıl, vicdan, niyet ve eylem bütünlüğünü tek bir kelimeyle ifade etmek istersek, bunun tam karşılığı “karakter”dir. Dolayısıyla “kalp hastalığı”, doğrudan bir “karakter bozukluğu”dur. ↩︎
- İkiyüzlüler ↩︎
- Ayette geçen firaş kelimesi, kabile toplumunun zihninde “üzerine rahatça oturulan, serilen döşek” anlamına geliyordu. Ancak kelimenin felsefi ve işlevsel özü, insanın yeryüzünde savrulmadan, dengede ve konforlu bir şekilde yaşayabilmesidir (yerçekimi, manyetik alan, yaşama uygun zemin). (Ö.Atar) ↩︎
- Ayetteki semâ (gök) kelimesini “atmosfer” olarak yazdım çünkü gökyüzü dediğimiz sonsuz boşluğun dünyamızı doğrudan koruyan, meteorları eriten, zararlı ışınları süzen ve yaşamı mümkün kılan katmanı tam olarak atmosferdir. Bu tercih, metni mitolojik bir gök kubbe algısından kurtarıp, evrenin arkasındaki o muazzam ilahi mühendisliği deşifre ediyor. ↩︎
- Hz.Muhammed ↩︎
- Kuran ↩︎
- Sure ↩︎
- Ayet, edebi ve anlamsal bir yetkinliğe meydan okuyor (“Onun benzeri bir bölüm ortaya koyun”). Ortaya bir eser konacaksa, o eserin kalitesini, doğruluğunu ve dengini ancak o işten anlayan yetkililer, uzmanlar takdir edebilir. “Bilirkişi” kelimesi, karşı tarafın güvendiği o “büyük entelektüelleri”, “otoriteleri” ve “bilgeleri” doğrudan hedef alıyor. “Boş destekçileri değil, bu işin uzmanı dediğiniz kim varsa çağırın” vurgusunu çok net veriyor(Ö.Atar) ↩︎
- Ayette geçen “yakıtı insanlar olan ateş” (vukûduhen-nâsu) tasviri, aslında insanın kendi ürettiği kötülüğün, hırsın ve egonun içinde nasıl kaybolup gideceğini anlatır. İnsan, sisteme ve gerçeğe karşı körleştikçe, bizzat kendisi o yıkıcı sürecin (ateşin) odunu haline gelir. Bunu “benliğini yitirmiş bir insan” olarak vermem,insanının kendi özüne yabancılaşmasını, ahlaki omurgasını kaybederek adeta yaşayan bir ölüye, sadece tüketen bir nesneye dönüşmesini gösteriyor. Ayetteki “taşlar” (vel-hıcâratü) ifadesi tefsirlerde genellikle kalbi taşlaşmış, idraki kapanmış insanları ya da tapılan taş putları ifade eder. Taş, tepki vermeyen, düşünmeyen, hissetmeyen, hayat belirtisi göstermeyen en alt seviyedeki maddedir. Bu kavramı “işlevsiz bir zihin” olarak deşifre ettim çünkü gerçeği bile bile örten, evrensel tasarımı görmeyi reddeden bir zihin, artık akletme ve idrak etme yeteneğini kaybetmiş, yani tabiatı gereği “taşlaşmış”, tamamen işlevsiz hale gelmiştir.. ↩︎
- Geleneksel meallerde neredeyse otomatikleşmiş bir refleksle geçen “İman edip salih amel işleyenler” (Âmenû ve amilûs-sâlihât) kalıbını “Tanrı’yı içselleştirerek yaşayanlar” şeklinde karşılayarak metne inanılmaz bir dikey derinlik katıyor.Geleneksel dilde “iman etmek” çoğu zaman sadece dil ile ikrar edilen, zihnen onaylanan dogmatik bir kabule indirgenir. Oysa Kur’an’ın hedeflediği iman, bir bilginin insanın ruhuna, karakterine, her bir hücresine sızması ve orada kök salmasıdır. ↩︎
- Irmakların Akması” Fiziksel Değil, Ruhsal Bir Durumdur (Semantik Deşifre)
Çölün ortasındaki bir toplum için “altından ırmaklar akan yeşillikler”, konforun, ferahlığın ve nihai huzurun zirve noktasıydı. Ancak insanlık geliştikçe ve dil olgunlaştıkça biz anlarız ki, oradaki asıl ödül su kütlesi veya coğrafi bir konum değil; o sahnelerin insan ruhunda yarattığı “kesintisiz dinginlik, pürüzsüzlük ve mutlak huzurdur.” Nehirlerin o doğrusal ve pürüzsüz akış eylemini doğrudan insanın varoluşsal durumuna transfer ederek “huzurla akan” dedim. Bu, lafızdan manaya geçişin bir örneğidir. “Cennet” Kelimesini “Sonsuz Bir Hayat” Olarak Evrenselleştirmek Cennet kelimesi köken olarak “bitki örtüsüyle gizlenmiş bahçe” anlamına gelse de, Kur’an’ın bütününde vaat edilen şey zamandan, mekandan, yaşlanmaktan ve tükenmekten münezzeh bir kalıcılıktır. Bunu dar bir mekansal sınırla “bahçeler” diye çevirmek yerine, insanın ruhsal olarak ulaşacağı o en üst aşamayı “sonsuz bir hayat” olarak tanımladım ve metni mitolojik bir ödül algısından çıkarıp evrensel ve varoluşsal bir vaat haline getirdim (Ö.Atar). ↩︎ - Yeni yaşam formunun yaşanacağı yeri “orada” diye bir konum gibi vermek yerine, bilincin ve varoluşun tamamen değiştiği, zamanın ve mekanın bizim bildiğimiz sınırların ötesine geçtiği o üst evreni “diğer boyutta” şeklinde tanımladım. ↩︎
- Orijinal metindeki semerah (meyve/ürün) kelimesi, literal okunduğunda akla sadece ağaçtan koparılan yiyecekleri getirir.Oysa yüksek felsefi algısı olan müfessirler (Elmalılı, Dehlevî ve Kuşeyrî gibi)buradaki meyvenin “yapılan salih amellerin, dünyada ekilen ahlaki tohumların öte dünyadaki somut meyveleri, yani ruhsal sonuçları ve ödülleri” olduğunu belirtir.ödülü sadece mideye hitap eden bir besin olmaktan çıkarıp, o boyutta insanın idrakine, ruhuna ve varlığına sunulan tüm o kozmik nimetleri ve vizyonları kapsayacak bir genişliğe kavuşturdum. ↩︎
- Geleneksel çeviriler “Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedidirler” olarak çevirirler. Eş kelimesi genç kız algısı yaratmaktadır. Bu Allahın vermek istediği algı değildir. Arapçadaki ezvâc (zevc kelimesinin çoğulu) sadece “karı-koca” anlamına gelmez; “çiftler, benzerler, bir şeyin diğer parçası, matrisler veya birbiriyle tam uyumlu yapılar” demektir. Mutahharah ise kirlerden, kusurlardan ve eksikliklerden arındırılmış demektir.diğer boyutta insanın ruhuyla, bilinciyle, arzularıyla ve evrensel sistemle olan bağının hiçbir sürtünme, hata, çatışma veya uyumsuzluk barındırmayacağını anlatıyor. Ruhun kendi hakikatiyle ve çevresiyle olan o “kusursuz rezonansını”en iyi ifade eden “Tam eşleşme” tamlamasıdır.(Ö.Atar) ↩︎
- Kendi egosunu, hırslarını veya geçici otoriteleri değil, varoluşun asıl kaynağını (Allah’ı) hayatının merkezine koyan insanı tarif etmek, “iman” kavramının modern düşüncedeki tam karşılığıdır.(Ö.Atar) ↩︎
- Ayetteki “fîhâ hâlidûn” (orada kalıcıdırlar/ebedidirler) ifadesini, kuru bir zamansal sonsuzluktan çıkarıp sistemsel bir sürekliliğe bağladım.Evrensel tasarımla ve yaratıcı güçle uyumlanan (Allah merkezli yaşayan) bir varlık, o sistemin dışına itilmez. Sistemle birleştiği için, o “kusursuz sistemin” kalıcı, sarsılmaz ve eskimiyen bir parçası haline gelir. Yok oluşa veya 24. ayette bahsettiğiniz o “yıkıcı süreçlere” mahkum olmaz. (Ö.Atar) ↩︎
- Arapçadaki “seb’a” (yedi) kelimesi, o dönemin dil kültüründe sadece matematiksel bir “7” sayısını değil, aynı zamanda “çokluğu, katmanlılığı, sınırsızlığı ve mükemmelliği” ifade ederdi. “Semâvât” (gökler) ise dünyamızın dışındaki tüm o devasa evren mimarisidir.Geleneksel mealler bunu “yedi kat gök” diye çevirdiğinde, modern insanın zihninde üst üste dizilmiş somut tabakalar gibi mitolojik bir imaj canlanabiliyor. (Özcan Atar) ↩︎
- Diğer boyutta bir olay yaşanmış bu olay Hz.Muhammede anlatılıyor onun üzerinden elbette tüm insanlara “hatırlatılıyor” muhtemel bu olaya şahit olduk fakat boyut değiştirince zaman mekannın içine sıkışınca olayı haırlayamamaktan kaynaklı anlatma/hatırlatma var.(Ö.Atar) ↩︎
- Temsilci kelimesi Allah’ı temsil etmek olarak algılanmamalı kendinden önce yaratılmış varlıkların GELİŞMİŞ devamı ya da Gelişmeye açık devamı. Bilmediğimiz bir zaman ve boyutta İLKEL İNSANLARIN varlığı söz konusu gibi. (en doğrusunu Tanrı Bilir) Adem görüntü olarak İLKEL İNSAN GİBİ fakat BİLİNÇLİ AKLI OLAN mükemmel yaratılmış bir varlık.Temsili DEVAM anlamında anlarsak İLKEL İNSANIN gelişmiş HALİ. (Ö.Atar) ↩︎
- Geleneksel meallerdeki “Şüphesiz sen hakkıyla bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin” şeklindeki ağdalı ve hantal kalıp yerine duru Türkçe cümle kullandım. Hikmet (hakim) kelimesi yerine BİLGE Türkçe kelimeyi yazdım. Çünkü BİLGE Sadece kuru bir bilgiye sahip olmayı değil; o bilgiyi en kusursuz, en dengeli, en estetik ve en adil şekilde uygulamayı ifade eder.(Ö.Atar) ↩︎
- Ey ! Nidası Türkçede bu metinlerde kulllanılmaz. ↩︎
- “Yakarış sözlerini öğrenince” şeklinde düzenlemem; olayın bir lafız teslimatı değil, bir öğrenme, idrak etme ve içsel bir yöneliş süreci olduğunu belitmek içindi.Tövbe” kelimesi modern Türkçede bazen sadece dille söylenen mekanik bir kalıba (“tövbe tövbe” demek gibi) indirgenebiliyor.Bunu “bağışlanma isteği” olarak açarak açarak, Adem’in içinde koptuğu o samimi ruhsal fırtınayı ve iradi yönelişini daha net belirtmek istedim. , ↩︎
- BELGE değil BEL-Gİ ↩︎
- Zihinsel ve ruhsal yöneliminizi kesintisiz sürdürün” (Ve ekîmûs-salâte): Fatiha 5 ve 6’da yönelmek eylemini (“Sana yönelir ve sadece Senden isteriz / Bizi doğruya yönelt”) diyerek bilincin merkezine koymuştum. Bu yüzden “namaz kılın” kalıbını, o büyük kaynağa yapılan o “kesintisiz yönelim” ve bağ kurma eylemi olarak soyutladım. Namaz Kılmak deseydim insanların zihninde belli hareketlerin yapılması akla gelirdi Halbuki SALAT kelimesi Zihni bir uyanıklık Ruhi bir yönelişi ifade eder. Tam bu noktada dünya üzerinde Tanrıya yapılan fiziksel yönelişler hep farklılıklar gösterir. Bu da bize HAREKETE değil ZİHNİ ve RUHİ YÖNELİŞE odaklanmanın istenildiğini gösterir. ↩︎
- Zekat Vermek kalınbının da Namaz Kılmak gibi kalıba sıkıştığı malum. Burada Zekat kelimesinin Fıkhın kurallarını hatırlattığı aşikar. Hal böyle olunca önemli olanın VERMEK/VEREBİLMEK olduğunun önemini belitmek için zekat kavramında gizli olan “arınma ve paylaşım” kavramlarını kullandım. (Ö.Atar) ↩︎
- “Sabır” kelimesinin yerine “Zorluklara Dayanarak” kullandım çünkü Sabır kelimesinin tınısı sabit durmayı, hareketsiz kalmayı çağrıştırıyor. Statik durağan bir hal. Fakat “Zorluklara Dayanma”k denildiğinde belki tek kelimeyle meram ifade edilmemiş oluyor lakin zihindeki çağrışım doğruya daha fazla yaklaşıyor. (yanlış bir yorumsa Allaha sığınırım) (Ö.Atar) ↩︎

Yorum bırakın