Çeviri Çalışması : Özcan ATAR

Kutsal metinlerin doğası, vahyedildikleri dönemin sosyo-kültürel yapısını, edebi formlarını ve dilsel kodlarını taşır. Çağdaş bir okuyucunun Kur’an metniyle ilk temasında yaşadığı semantik (anlamsal) ve sentaktik (söz dizimsel) yabancılaşma, modern insanın bilişsel şemalarıyla ilgilidir. Kuran metinlerinin doğrusal olmayan, dinamik, eksiltili (icaz) ve kendine özgü ayet diziliş metodu, rasyonel ve kronolojik düzene alışmış modern insan beyni için yapısal bir okuma bariyeri oluşturmaktadır.
Ancak bu semantik mesafeyi aşmadaki en büyük engel, metnin orijinal yapısından ziyade, bu yapıyı aktarmaya çalışan mütercimlerin hedef dil (Türkçe) üzerindeki tasarruf yetersizlikleridir.
Çeviri bilimde en sık karşılaşılan metodolojik hata, kaynak dilin (Arapça) söz dizimsel kalıplarını, hedef dilin (Türkçe) teknik ve felsefi yapısına zorla adapte etme çabasıdır. Birçok çevirmenin kaynak dile olan filolojik hakimiyeti takdire şayan olsa da, hedef dilin derin yapısına, kelime hazinesine ve semantik felsefesine aynı ölçüde vakıf olamadıkları görülmektedir.
Arapça, bükümlü ve kelime köklerinin türetilmesine dayanan semitik bir dil iken; Türkçe, sondan eklemeli mantıksal bir sıra takip eden ve özne-nesne-yüklem dengesi üzerine kurulan Altay dil ailesine mensuptur. Bu iki taban tabana zıt yapı mekanik bir şekilde birleştirildiğinde, ortaya Türkçe düşünce dünyasında karşılığı olmayan, yapay ve anlamsız cümle yığınları çıkmaktadır. Bizler, Kur’an’ın ilahi mesajına ancak mütercimin Türkçe ufku ve dil dehası nispetinde yakınlaşabilmekteyiz.
“ (Nûr / 35)”Allah göklerin ve yerin nurudur” ifadesi, Arapçadaki “Allâhu nûrus-semâvâti vel-ard” tamlamasının mekanik bir kelime çevirisidir. Oysa Türkçenin felsefi ve mantıksal yapısında bu ifade, sanki Allah’ın maddesel bir ışık kaynağı olduğu hissini uyandırabilir. Dilin felsefesini gözeten modern bir çeviride bu, Türkçenin semantik esnekliği kullanılarak “Allah, gökleri ve yeri aydınlatandır / var edendir” şeklinde, mesajın özünü hedef dile aktararak çevrilmelidir.
Yine Fâtiha Suresi’ndeki “Ğayril-mağdûbi aleyhim” kısmı, kelime kelime “üzerlerine gazap olunmuşların dışındakiler” gibi edilgen ve hantal bir yapıyla Türkçeye aktarılmaktadır. Türkçenin teknik yapısı bu yapay edilgenliği reddeder; doğrusu “yıkıma uğrayanların yoluna değil.” şeklinde duru ve doğrudan bir anlatımdır.
Kutsal metin çevirmenliği, sadece linguistik bir süreç değil, aynı zamanda yoğun bir psikolojik ve teolojik gerilim alanıdır. Bu alanda çalışan her mütercimin zihnini ve kalemini sınırlayan üç temel ontolojik korku mevcuttur:
- Aşkın Olandan Korkmak (Teolojik Sorumluluk): Mutlak ve aşkın bir yaratıcının (Tanrı’nın) kelamını beşeri bir dile aktarmanın getirdiği metafiziksel ağırlık.
- Semantik Kayma ve Yanlış Aktarım Korkusu: Metnin özünü ıskalama, yanlış anlama ve kitleleri yanlış yönlendirme endişesi.
- Tarihsel Baskı: Yüzyıllar boyunca oluşmuş klasik tefsir müktesebatından, dogmalardan ve önceki çeviri kalıplarından sapma korkusu. Bu korku, mütercimi yaratıcı ve özgür olmaktan alıkoyarak, önceki başarısız ve hantal çevirileri taklit etmeye zorlar.
Eğer nihai teolojik ve insani hedefimiz ilahi iradeyi “ANLAMAK” ise, bu psikolojik ve bilgi kaynaklı korkuların aşılması bir zorunluluktur. Yorum Bilimin en temel kurallarından biri, metnin her çağda yeniden doğması gerektiğidir. Tanrı, zamandan ve mekandan münezzehtir; ancak O’nun kelamı zaman ve mekanın içindeki insana hitap eder. Dolayısıyla, her çağın insanı, Tanrı’yı kendi çağının kavramsal dünyası, dilsel esnekliği ve idrak seviyesiyle yeniden anlamak durumundadır. Korkuya teslim olmuş bir çeviri faaliyeti, mukaddes mesajı geçmiş bir zaman dilimine hapseder ve onu tarihsel bir nesne haline getirir. Korkuyu aşarak, hedef dilin (Türkçe) tüm felsefi, estetik ve teknik imkanlarını seferber eden dinamik bir çeviri metodu, çağdaş insanın ilahi kelamla olan bilişsel ve kalbi bağını yeniden inşa etmenin yegane yoludur.

Yorum bırakın