Kategori: denemeler

  • 113 Yıl Önce Aydın

    113 Yıl Önce Aydın

    Yazan: Özcan ATAR

    Bugün Aydın sokaklarında dolaşırken aklıma bundan 100  yıl önceki hali geldi. Zeki Mesud ALSAN çocukluğunda Aydın sokaklarında gördüğü bir olayı şöyle anlatıyor:

    “…Bu sırada mahallede bir kaynaşma sezildi. Çocuklar yola doğru koşuştular. Kadınlar ileriye baktılar. Mustafa da anasının yanın­dan ayrılarak çocuklara yetişti. Ve kalabalık arasında garip kıyafetli, ve şim­diye kadar hiç görmediği iki insan şekliyle karşılaştı. Bunlardan biri oldukça yaşlı ve kısa boylu idi. Diğeri uzun boylu ve gençti. Koyu lâcivert renginde ve  kat kat denecek surette geniş kıvrımlı uzun fistanlar giymiş olan bu kadınların  başlarındaki alâmet daha çok seyre değerdi. Nasıl yapıldığına insanın aklının eremeyeceği kar gibi beyaz bir şeyler bunların başını iyice sarmış, onları biraz da heybetlendirmişti. Onları ilk görenler gece görseler mutlaka korkarlardı. Bir şeyler… gerçekten bu iki kadın kafasını, saçlarından -eğer varsa-bir telini bile göstermeyecek surette kapatan bu külahlar, tek bir parçadan ibaret değildi.,. Kanatlı, yelpazeli, girintili, çıkıntılı bir çok şekillerin birleşmesinden meydana gelmiş karışık bir nesne idi. Bellerinde  kemer gibi bir kuşak vasrdı. Yanlarında koca taneli ve birkaç devirli tesbihler asılı idi. Tesbihin fistanların eteklerine yakın uçlarında madeni birer haç sarkıyordu. Kollarında koyu renkli, küçük kamış çantalar vardı.Kadınlardan ve çoluk çocuktan mürekkep bir kalabalık onların etrafını, sardı… Onlar gülümsüyorlar, ve işaretlerle meramlarını anlatmağa çalışıyorlardı. Mustafa Hüseyin’in anasına sordu:

    – Teyze kimdir bunlar? Fatma kadın cevap verdi:

    – Onlar yedi kızlardandır. Hiç görmedin mi? Hasta çocuklara ilâç dağıt­mak için, ara sıra mahalleleri dolaşırlar.

    – Yedi kızlar kimlerdir? Neden ilâç dağıtıyorlar. Bu eteklerindeki istav­roz ne oluyor?

    – A çocuğum, onlar gâvurdur. Senin anlayacağın onlar kadın papazlar­dır. Tâ şu Rum mahallesinde bir manastırda otururlar.

    Mustafa, her adım atışlarında haç ile tesbih tanelerinin birbirine vurma­sından husule gelen bir çangıltı ile ilerleyen bu kadınlara hayretle bakmak­tan kendini alamayarak Fatma teyzenin son izahatını o anda kâfi gördü. Za­ten teyze de o sırada yedi kızlara işaret ederek onları evine doğru götürdü. Maksadı anlaşılmıştı, Hasta çocuğunu bu kadın papazlara gösterecekti. Ha­cıdan, hocadan medet görememiş, şimdi yedi kızlardan çare umuyordu. Genci kapıda kalarak ihtiyarı içeri girdi. Sundurmada bir şilte üstünde takat­siz yatan Hüseyin’in başını, bileğini yokladı. Diline baktı. Ve çantasını aça­rak bir kutu içinden birkaç hap çıkardı. Parmaklan ile sayı işaretleri yaptı-Ve onları Hüseyin’in anasına verdi. Dışarıda bekleyen genç yedi kız da, o sı­rada başka bir çocuğun nemli ve çipilli gözlerine bir merhem sürüyordu. Bu suretle davetli davetsiz, birkaç ev, birkaç çocuk daha muayene edildi. Haç & di. Kimse istavroza aldırış etmiyor ve dilleri anlaşılmayan bu garip kıyafetli yabancılardan çekinmiyordu. Artık gün batmak üzere idi ki, yedi kızlar, manastırlarının yolunu tuttular ve mahalledeki kadınlar…”

    Aydında Yahudileri şöyle anlatıyor Alsan:

    “Aydının Yahudi mahallesinde Yahudiliğin her tipine rastlanırdı, Hat bo­yunda Avrupa biçimi giyinen, güzel ve alafranga döşenmiş evlere sahip, olan, Fransızca konuşan, zengin denilebilecek haylî Yahudi ailesi vardı. Bunlar sarraflıktan, faizcilikten, ticaretten, komisyonculuktan para kazanır­lardı, Yeni yetişen oğullan, kızları Aydın Yahudiliğinin dar muhitinden dı­şarı taşarak onunla, dünyanın dört bir köşesi arasında münasebet tesis eder­lerdi… Bu suretle Aydın’da kazanılan paraların bir kısmı, dünyanın başka köşelerindeki Yahudi teşebbüsleri için de sermaye teşkil ederdi.

    Cumartesi günleri Yahudi mahallesi büsbütün başka bir manzara alırdı, Dükkânlar kapalı kalırdı. Zengin, fakir bütün Yahudiler o gün yeni elbisele-rırû giyerler. Ve akşam piyasasına intizaren kapıları önünde daha sakin ve rahat otururlardı. Vakit geçirmek için, kabak ve karpuz çekirdeği yerler, ve çenelerinin âyannı bu suretle muhafaza etmeğe çalışırlardı. Akşama doğru gençler kolkola piyasaya çıkarlar ve yaşlılar da evlerinin önünde birbirine daha sokularak hep bir ağızdan konuşmağa başlarlardı. Piyasa yerinin hu­dudu Yahudi mahallesinin hududunu pek geçmezdi. Çünkü daha ileri git­mek Yahudi dünyasından dışarı çıkmak demekti ki, buna ancak pişkin Yahudiler cesaret edebilirdi.”

               Rum mahalleleri hakkında şunları söylüyor :

    …“demiryolu garptan şarka Aydın’ı ikiye ayırdığı gibi, Aydın çayı da onu şimalden cenuba ikiye bölüyordu. Bu çay birçok Anadolu çayları gibi karar­sız, kaprisli ve faydalı olduğu kadar da zararlı bir çaydı. Yazın, küçülür, kü­çülür ve bazan da tamamen kururdu. Fakat kışın ve ilkbaharda azar, âdeta bir nehir manzarası alırdı. Üzerinde köprüler vardı. Ovaya doğru akar öte­de beride, arzusuna göre durur, gölcükler teşkil eder ve nihayet Menderes’e

    kavuşurdu.

    İşte Rum mahallesi bu çayın şark tarafında ve ovaya bakan tatlı bir mevki üzerinde idi.

    Üç arkadaş, çarşıdan sonra karanlık köprü denilen ve etrafı kapalı oldu­ğu için, köprü olduğu üzerinden geçilirken anlaşılmayan bir köprüden Rum mahallesine girdiler, Mustafa için, bu giriş, ilk girişti. Bu sebepten Mustafa etrafına merakla bakıyor ve yeni bir âleme dalmış insan vaziyetinde herşeyi görmeye, herşeyi anlamaya çalışıyordu.

    Eski Aydm’ın Rum mahallesi, hiç şüphesiz bütün Aydın’ın en mamur, ve en şenlikli bir yeri idi. Umumi vaziyetinden belli idi ki, burada oturanlar, hem zengin, hem bilgili, hem uyanık insanlardı. Oradaki kahveler, Türk kahvelerine benzemiyordu. Salon geniş, duvarları aynalar ile süslenmiş, ma­salar, sandalyeler cilâlı, büfe de çok zengindi. Tabiî bunlarda içki de vardı. Zaten Mustafa bunlara gazino denildiğini de işitmişti. Bu gazinolar fena bir şeymiydi ki, Türklerde böyleleri yoktu? Olsa olsa Türklerinkinde içki bulundurulmazdı. Fakat Mustafa’nın şimdi önünden geçtiği bu gazinolarda içen­lerin hepsinin Hristiyan olmadığı da görülüyordu. Dizlikli ve çepkenli şu genç adamlar efeler değil mi idi? Bunların bazılarında çalgı da vardı. Fakat söz ve ahenk Türkçe değildi….”

    Efeler ile ilgili aşağıda şu ilginç olayı belki de ilk defa okuyacaksınız:

    “…Mustafa, Aydın’da böyle bir tavassuta ve bunun neticesinde, ince Hüse­yin çetesinin dağdan inmesine şahid olmuştu…Hükümet kuvvetleri ile ince Hüseyin çetesi arasında hayli çarpışmalar olduktan sonra, çetenin reisi nasıl olsa bir gün galebenin hükümet tarafına kalacağını düşünerek affedilmek suretiyle bu işten sıyrılmayı muvafık görmüştü. Arkadaşları da onun fikrine iştirak ettiler. Bunun üzerine çete, hem tol*, hem de hükümet nezdinde sözü sayılan ve her tarafça sevilen Sadık Bey’e uzlaştırma rolünü oynaması için haber gönderdi. Sadık Bey de Kâmil Paşayla haberleşti. Mesele prensib itibariyle kararlaştıktan sonra mütareke şartları tesbit edildi. Çete, nereye kadar silâhlaı ile inecek, nerede silâhlarını bırakacak ne suretle kasabaya girecek, nerede kalacak ne vakit ve nasıl da­ğılacak, bütün bunlar iki tarafın mümessilleri arasında kararlaştırıldı…

    Bir gün Sami Bey, Mustafa’ya “yarın akşam İnce Hüseyin çetesini alma­ğa gideceğiz.” deyince, Mustafa birdenbire bunun mânâsını anlayamadı. Mustafa İnce Hüseyin çetesinin hikâyelerini işitmişti. Fakat onun affedilme­sinden ve bunun etrafındaki müzakerelerden tabiî haberdar değildi. Sami Bey biraz daha izahat verdi:

    – İnce Hüseyin affolundu. Bey babama dehalet ettikleri için, kendilerini buraya getirecek trende benim bulunmamı şart koşmuşlar. Ancak bu suret­le kendilerini emniyet altında görebileceklermiş.  Sen de gelirsin, olmaz mı?

    Mustafa memnuniyetle razı oldu. Hem bir seyahat. Hem efeleri görmek, Bu kaçırılacak bir fırsat değildi.

    Ertesi günü, ikindi vakti, Sami Bey lalası, Sadık Be/in kâtibi Kıbrıslı Ah-med Efendi ve Mustafa, küçük bir lokomotifle bir yolcu vagonundan mürek­kep hususî bir katarla Aydın istasyonundan Umurlu istasyonuna doğru ha­reket ettiler. Aydın’dan Denizli istikametinde ikinci istasyon olan Umurluya az bir zaman sonra varıldı.

    İnce Hüseyin efe ve arkadaşları, trenin muvasalatını tertibat aldıkları yerden bekliyorlarmış ki, daha istasyona yaklaşmadan muhtelif noktalardan silâhlan ile bir iki, meydana çıkan efeler işaretler yaptılar ve treni istasyon­dan evvel durdurdular…

    Ahmed Efendi, bu tertibatı bildiği için, Mustafa’nın hayret ve endişesine • iştirak etmeyerek vagondan indi. Ve bir efenin delâleti ile, înce Hüseyin’i^ bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Üç efe de silâhları tetikte küçük katan sarmışlardı. Sami Bey, Hacı Ali paşa zade Sadık Bey oğlu Sami Bey şimdi onların elinde idi. İsteseler dağa kaldırırlar ve belki de beş bin altın “fidye-i necat” alabilirlerdi. Fakat efe ölür, sözünden dönmezdi. Şimdi Saıfl Bey, onlan yeniden cemiyet hayatına kavuşturmak için gelmişti. Müzakere bitmiş, sulh yapılmıştı, Kancıkça hareket efelerin şanından değildi…

                İşte İnce Hüseyin ile öteki arkadaşları da geliyorlardı. Bunlann hepsi ye­di kişiydi. Hepsi de henüz otuzuna gelmemiş, genç yakışıklı, efelerdi. Üzer­lerindeki zeybek esvabları kadar, işlemelisine, yakışıklısına pek az olarak rastlanırdı… ipek kefiyeler… ipek gömlekler.,. Silâhlıklarında işlemeli kama­lar. Bütün bunlara bakınca insan, bu efelerin güvey girecek bir zeybek titiz­liği ile giyinmiş olduklarına hükmederdi…

    Hele ince Hüseyin. O ne endamdı? Eğer Fidyas ona rastlamış olsaydı, muhakkak dünyada onun heykeli ile erkek güzelliğinin ideal tipini vermiş olurdu…

    İnce Hüseyin hareket tertibatını aldı. Kendisi ile Sami Beyin, daha bir efe­nin lokomotifle, diğer efelerin de vagonda seyahat etmeleri kararlaştırıldı. İnce Hüseyin, pratik zekâsiyle, bu yolda hareket etmeyi emniyeti bakımın­dan daha muvafık görmüştü…

    Bu tertip altında Aydın’a dönüldü. Grup yaklaşmıştı. Tren zamanı olma­yan bu saatte istasyonda kimse bulunmazdı. Rehine vazifesini gören Sami Bey efelerin ortasında olduğu halde konağın yolu tutuldu. Tenha sokaklar­dan geçilerek akşam ezaniyle beraber Sadık Beyin selâmlığına varıldı.

    Artık efeler Sadık Beyin misafiri idiler. Hükümet tarafından bir tuzak kurulabilmesi endişesi de zail olmuştu.

    Efeler, üç gün Sadık Beyin selâmlığında kaldılar, Martinleri ile selâmlığa giren efeler, ertesi sabah martinsiz Aydın çarşısında dolaştılar. Alış, veriş yaptılar… Hâdise Aydın’da şayi olmuştu. Herkes efelere bakıyor, arkalarından maşallah diyordu. Galiba silâhlar, hükümete teslim edildi. Ve efelerde üç gün selâmlıkta yiyip, içtikten, Aydın’da gezdikten sonra dağıldılar. Bu olayla artık kahramanlık devrine son vererek her biri günlük hayatın mihnet ve meşakkatine tekrar dönmüş oluyordu….”

    İşte Aydından yüz yıl önce böylesine güzel ilginç heyecanlı yaşanılası bir yerdi.

  • Türk Medeniyeti Yolunda

    Yazan : Özcan ATAR

    Yeni Türkiye’nin tartışıldığı şu dönemlerde, dünyanın medeniyetler algi ve bilgisinde bir Türk Medeniyeti’nin varlığından söz edilebilmesi mümkün değil. Bunun pek çok sebebi var; ancak bu vahim tablonun oluşmasında bizim katkımız yadsınamayacak kadar çok.

                Elbette kökü çok derinlerde genetik ve sosyolojik yapımızın da tesiriyle gayri ihtiyari tezahür eden bu sonuç, dünya medeniyetler zincirinde halka olmamıza engel oluyor.

                Sadece ekonomik verilerin değerlendirilmesi ile  “Yeni Türkiye” ideali gerçekçi olmaz. Yeni Türkiye’nin “Türk Medeniyeti” olmasının yol haritası, berrak bir şekilde ortaya konmalı, sağlam bir yöntembilim ile ilmi veriler çerçevesinde derin analizlerin ışığında “Türk Medeniyeti” iddiası gündeme oturmalıdır.

                Anlık çözümcü karakterinden sıyrılarak; ancak derin mistik düşünce helezonlarında kıvrılıp, bedbin Kadiriliğin labirentlerine de yuvarlanmadan kendi Rönesans’ımızı gerçekleştirmek zorundayız. Peki, tüm bunlar nasıl olacak? Elbette üstün ve disiplinli, uzun soluklu, yavaş ve derinden çalışmaların yapılmasıyla oluşacak.

                Bin yıllık tarihimiz, elbette bilim insanlarımıza çalışmalarında çok fazla materyaller sunacaktır; ancak bunları harmanlamak ilmi süzgeçlerden geçirerek çağımızın disiplinlerini de kullanarak spesifik “Türk Medeniyeti” idealini gerçekleştirmek bilim insanlarımızın derdi  ve bunu eyleme dönüştürmek hangi erk olursa olsun o erkin  milli bir görevi olmalıdır.

                Son bir yıllarda yaşadığımız toplumsal travmalara bakınca karamsarlık çökmüyor da değil. Ancak bu sarsıntılar, doğum sancıları olarak algılanırsa ki öyledir karamsarlıktan çok gayretimizi artırmalıdır. Toplum bu devinmeleri yapadursun derin akıl Türk Medeniyeti için çalışmalarına başladı. Bu çalışmaların ilk nüveleri gün yüzüne çıkmaya başladı. Yukarıda da belirttiğim gibi el yordamı ile anlık çözümcülük refleksiyle değil daha sağlam bir yöntembilim ve bilimsel akilci planlı çalışmalar daha da ileriye götürülmeli. Harap olmuş insanlığın kurtuluş ışığı olabilirsek ne mutlu.

  • Hurdacıdaki Kitaplar

    Hurdacıdaki Kitaplar

    Yazan : Özcan ATAR

    Türkiye gelişecek ilerleyecekse halkının dizi filmleri çok seyretmesiyle sabah akşam futbol konuşmasıyla olacak gibi değil. 

    Müzik, film, dizi ve futbol ile çevrelenmiş olan bizler bu döngüden nasıl kurtulacağız. Acun Bu kısırlıktan bir zahmet kurtulabilirsek Milli Kütüphaneden tonlarca kitabı hurdacılara satmak gafletinden kurtulabiliriz. Hele bu kitapların içinde “değerli eserler” de varsa. 

    Bu kitapların satılması hadisesi doğru ise bu ilk değil. Halit Fahri Ozansoy “edebiyatçılar geçiyor” adlı kitabında 20. Yüzyılın ilk dönemlerinde kitapların, nadide eserlerin , Servet-i Fünun ciltlerinin nasıl satıldığını imha edildiğini yana yakıla anlatıyor. Bir ülkede ilim, kitap bu kadar mı anlamını yitirir. Halbuki bir kitap sadece bir kitap bile bir milletin dünyadaki değerinin ve o ülkenin bir medeniyet oluşturma kapasitesinin olduğunu gösteren delil olur. Kutadgu Bilig eseri de uğruna değer biçilemeyen eserlerdendir ve tevafuken belki de yok olacakken bir sahafta bulunmuş insanlık medeniyetinin daha önemlisi Türk medeniyetinin en değerli hazinesi olmuştur. 

    19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başlarında Uygur yazma eserlerini bulmak ve ülkesine götürmek için at üstünde eşek sırtında Batılı bilim insanlarının, Rus bilim insanlarının Moğolistanda ,Çin topraklarında yaptıkları çalışmalar var ve buralardan buldukları sandık sandık eserler şimdi onların kütüphanelerinde saklı duruyor. İyi ki onlar ele geçirmişler şayet bizde olsaydı -ki olmazdı- hurdacılara satılır geri dönüşümle kitaplar bize poşet, defter kağıdı olarak gelirdi. Peki bu bilim insanları niçin kendilerini hırpalarcasına bu eserlerin peşine düşmüş niçin bu şiir, hikaye kitaplarına bu denli önem vermişlerdir. Elbette kendi medeniyetlerinin üstünlüğünü ispatlamak ve daha üst medeniyete ulaşabilmek için ama ilginç olan kendi medeniyetlerinin köklerini ararken Türk medeniyetinin köklerine ulaştılar. Onlar ulaştı da biz hala ulaşamadık. 

    Doğunun ve batının birleştiği binlerce yıldır çok medeniyetlerin üzerinden geçtiği bu topraklarımızda kim bilir ne hazineler ne kaynak eserler var. Daha 30 yaşına varmadan bitmiş, yağı çıkarılıp posası bırakılmış, hala bir iş bulma çabasından kendini kurtaramamış , yüzlerce sınavdan geçirildiği halde hala kendisine güvenilememiş, gelecek kaygısından kurtulamamış bir çok üniversiteli genç , bilimsel araştırma içerisine giremiyor diye onlara sitem etmek de pek haklı bir eleştiri olarak görünmüyor.

    Pek çoğumuzun evinde kitaplık yok , kütüphanesi olanların kitaplıklarında da üniversiteye hazırlık kitapları var. Yani onca kitabı hurdacılara satan zihniyet evlerinde kütüphaneleri çok az olan bir toplumdan türüyor. Her şeye rağmen bu zihniyet yavaş da olsa kayboluyor okuyan ve düşünen nesil yetişiyor. Ülke olarak ilerlemek değişmek ve gelişmek istiyorsak okuyan ve düşünen bir nesle ihtiyacımız var. Hurdacılarda değil; evlerinde tonlarca kitabı olan bir nesle, topluma ihtiyacımız var. 

  • Tartışma

    Tartışma

    Yazan : Özcan ATAR

    Tartışma usulünü çok iyi bildiğimi söyleyemem. Duygularımın bir anda göğüs kafesime baskı yapmasına engel olmakta zorluk çekerim. Muhatabım da benim gibi ise ortaya kupkuru bir gürültüden başka bir şey dökülmez. İki taraf birbirini anlamak için değil anlamamak için çaba gösterir.

    Tartışmada önemli olan bir diğer husus da tartışmada zaman mekan ve muhatabın kültür düzeyidir. İyi bir tartışma tüm bunların uygun bir şekilde bileşimi ile ortaya çıkar. Ama mekan iyi bir mekan değilse sonuç asla iyi olmaz. Hele bireyler arasında kültür düzeyi farkı varsa tartışmadan uzak durmak gerekir.

    Ahmet Haşim’den birkaç cümle:

    “Kendi yarattığı şimşekli bulutlardan fırtınalardan ve etrafına döktüğü feyizli çağlayanlardan yegane müteessir olmayan meğer onun genç başı imiş.”
    “Yorgun iskeletlerinin soğumuş kemiklerini güneşte ısıtmakla meşguldü.”
    “Vücudun çökmesi zekanın olgunluk zamanına tesadüf eder.”

  • Beethoven’ın Gözyaşları: Dokuzuncu Senfoni’nin Sırrı

    Beethoven’ın Gözyaşları: Dokuzuncu Senfoni’nin Sırrı

    Zor Bir Yaşam Ludwig Van Beethoven artık hiç duymuyordu… Zorluklarla geçmiş bir yaşamın, işte en zorlu günlerine gelmişti… Bir müzisyen için hiç duyamamak, ne demek? O yaşamının bütün anlamını sesler ve onlardan çıkan melodiler üzerine kurmuşken, koyu bir sessizliğin içine gömülüvermek! Oysa bu bu lanet hastalık kulaklarını kemirircesine çınlamalar ve hışırtılar biçiminde başladığında, inatla ona karşı direnmek istemişti. Kimi zamanlar bir yastık altına kafasını koyuyor, saatlerce o halde kalarak, her şeyden uzaklaşmak, o çınlama ve hışırtılardan kurtulmak istiyordu. Sanki, artık yaşam onun için bitmiş gibiydi… Hırçındı. Beklenmedik anda kırıcı olabiliyordu. Sanki uzun süre çaresiz biçimde, kendi canavarını beklemiş gibi bir duygu içindeydi. Geçmişi bir film şeridi gibi gözlerinin önünden akıp gidiyordu. Zor bir yaşamın içinden bu günlere gelmişti.

    Çocukluktan Başlayan Sıkıntılar

    1770 yılında Bonn’da gözlerini dünyaya açmıştı. Alkolik bir baba… Böyle bir koca elinde, doğru dürüst gün görmemiş, çocuklarının hatırına susmuş talihsiz bir anne!… Tam sekiz çocuk… Kiminin işitme zorlukları vardı, kiminin başka engelleri… İşitememek! Bu sinsi hastalık, belki günün birinde onu da bulacaktı… Gün gelip sinsi köşesinden çıkıp da, kulağının içini kasıp kavuran bu hastalık kendini bulduğunda Ludwig, hiç şaşırmadı. Evet, baba evi gürültü-patırtı ve bağırıp çağırışlarla bir değirmen havasındaydı. Gürültü hiç eksik olmuyordu. Babası, kafasının tası attığında acımasızca çocuklarını dövüyordu. Şarap şişesi yanından eksik olmayan bu kaba adam, gerçekte ücretli saray müzisyenlerinden biriydi. Müzik kendine çok para getirmese de onun para getirecek bir araç olduğunu aşina olduğu dünyadan biliyordu. Günün birinde, daha Ludwig üç dört yaşlarındayken, babası onda müzik yeteneği olduğunu fark etti. Buna çok sevindi. Aklında derhal şunu kurdu: Acaba Ludwig ileride iyi bir müzisyen olabilir miydi? Eğer olursa, oğlu üzerinden iyi paralar kazanabilirdi. İstediği gibi şarabını alabildiği rahat günlerle yaşamını tamamlardı bu olduğunda… Oğluna sıkı bir görev verdi: Ludwig evdeki köhne piyanonun başına geçecek, sürekli piyano çalacak, yeteneklerini geliştirecek ve kendini babasına sağlayacağı güzel günlere hazırlayacaktı… Babası süreler koyuyordu önüne küçük Ludwig’in… Şu saat hiç durmadan piyano çalacaksın, bu süre bitmeden, piyanonun başından ayrılmayacaksın gibi talimatlar veriyordu oğluna acımasız baba… O piyano çalarken, babası bir köşede elinde şarabı demlenirdi. Kimi zaman dışarıdan çocuk sesleri geldiğinde, Ludwig kulaklarını kabartır, bağırış çağırışlar arasında oynayan çocuklara karışmak isterdi. Bu durumda babası kaşlarını çatar, sert bakışlarla sanki ona işine devam etmesini emrederdi.

    Mozart’la Tanışıyor

    On yaşına geldiğinde, babası hiç göz açtırmadığı oğlunu, ünlü Mozart’ın yanına götürdü. Wolfgang Amadeus Mozart bu küçük çocuğun yeteneklerini kısa bir piyano çalmasıyla derhal anladı. Çünkü Ludwig’in sihirli parmaklarının temasıyla sanki uçan tuşlardan, çok bilindik besteler bile, sanki özel anlamlar kazanıyormuş gibi bambaşka bir tatta dökülüyordu. Mozart, Ludwig’i dinlerken gülümsedi. Yanında bulunan diğer müzisyen arkadaşlarına şunu söyledi: “Bu çocuğa iyi bakın… Gün gelecek, bütün dünya onu tanıyacak”… Evet, Mozart böyle demişti Ludwig için; ama ona zaman ayırıp birikimlerini ona aktaracak pek zaman da bulamamıştı. Neefe ile çalıştı. Genç bir adamken Viyana’ya gitti. Artık onu tanıyanlar, bir parça saygıyla adını tam olarak söylüyorlardı: Ludwig van Beethoven olarak tanıtıyordu. Geri döndüğünde, çok sevdiği annesini kaybetti. Kont Walstein’in yanına giderek, onun orkestrasında viyola çalmaya başladı. Kimi özel toplantılara da giderek müzik aletleri çaldı. Bir ara, ünlü kişilerin çocuklarına müzik dersi de verdi. O, artık yalnız çocuklara öğretmenlik yapan biri olarak değil, aynı zamanda çok iyi viyola ve piyano çalan bir müzik adamı olarak da tanıyorlardı.

    Kulak Sağlığı Bozuluyor

    Ludwig van Beethoven 1İşte bu aşamada, kulaklarında o tanımlayamadığı çınlamalar başladı. Sanki can evinden vurulmuştu. İnsanlarla ilişki kurmakta güçlük çekiyor, olması gereken yerlerden köşe bucak kaçıyordu. Gittikçe hastalığı arttı. Kulağında önce gür ve net sesler biçiminde algıladığı melodiler, giderek derinden, sanki sisli perdelerin arkasından ve çoğu kereler de boğuk tınılar olarak geliyordu. Ancak o, duyamamasına karşın, ardı ardına senfoniler ve değişik kalıplarda besteler yapıyordu.

    Ölümsüz Aşk

    Bir ara, kimi kadınlara ilgi duydu. Belki platonikti yaşadıkları, pek belli değil… İçindeki bu yoğun duyguları, kimi eserlerinde dile getirdi. Ancak kimdi bu kadınlar? Kimsecikler net biçimde bilmiyordu. O içindeki duyguyu yönelttiği kişiyi, “Ölümsüz Aşk” biçiminde tanımlıyordu. (beethoven ‘ın aşk hikayesini, hayal kırıklıklarını ve psikolojisini inceleyen filmin adıda “Ölümsüz Aşk(Immortal Beloved)”tır.

    Artık Hiç Duymuyor

    Ve günün birinde, hiç duyamaz oldu. Artık bütün insanlardan kaçıyordu. Evine kapanıyor, günlerce sessizliğin üzerini, yalnızlığıyla örtmeye çalışıyordu. Hayır, o müzik yapmadan duramazdı. O zamana dek, duyu yetisini elinden alan canavarın onca baskısına, zorlamasına karşın, inatla müziğini yapmış, en güzel besteleri insanlığın önüne sunmuştu. Örneğin, tam sekiz senfonisi ve özellikle de 5. Senfoni.. Yine örneğin, “Für Elisa”… Eroica… Napolyon‘a adamışken, sonradan kızıp geri çektiği eseri… Bir konser anında, bir kontun, “Hadi müzisyen çal!” ukalalığı üzerine, her şeyi orada bırakıp çekip gidişi ve bir kaç gün sonra konta yazdığı mektup: “Siz kontsunuz. Bugün varsınız, yarın olmayacaksınız. Ancak Beethoven bir tanedir ve hep olacaktır!” Şimdi duymuyor diye böyle bir adam nasıl durabilirdi ki! Sessizlik onun düşmanıydı, tamam. Ancak o teslim olmaya hiç niyetli değildi.

    9. Senfoni

    Tuttu, bu aşamada yaşamının en önemli kararını verdi: Belki yirmi yıldır uğraştığı, ancak bitiremediği; notalarını o deftere bu deftere kaydettiği bir senfonisi vardı. Gittikçe kulağına çarpan sesleri duymaz bir hale doğru ilerlerken, son bir çırpınışla bu 9. senfonisini bitirecekti. Ve günlerce, aylarca uğraştı. Gittikçe kulakları devreden çıkıyor; yalnız parmaklarının sihirli uçuşu ve tuşların ritmik hareketi eserine son şeklini veriyordu. Bazen tek bir notayı, bir başkasından ayırabilmek için uzun süre emek harcamak zorunda kalıyordu. Kim bilir, belki sesler üzerinden, bilinmez matematik problemler ve algılamalar kurgulayarak, senfonisinin notalarını önündeki kâğıtlara döküyordu. Ve eserini tamamladı… 9. Senfoni…

    9. Senfoni

    Büyük Konser

    Ludwig van Beethoven conducting with baton – by Katzaroff . German composer 17 December 1770- 26 March 1827

    Ludwig van Beethoven, eserini icra etmek için, toplam on bin kişinin izleyici olarak bulunduğu büyük bir salonda, tam 300 kişiden oluşan orkestra ve korosuyla eserini icra edecekti. Ve o an geldi: Senfonisini bitirmişti. Artık Beethoven, hiç duymuyordu, hiç… Şimdi 9. Senfoni müzik severlerin önüne çıkacak; ilginç tonların, hatta insan sesinin bile eklenmesi için uğraştığı bu yapıt, insandan tanrıya uzanan bir köprü olacaktı. Senfonisi’ni kendisi yönetmek istedi. Ancak hiç duymadığı bir dünyada, seslerin inişini ve çıkışını, notaların yükselişini ve düşüşünü nasıl bir kuyumcu hassasiyetiyle takip edebilirdi ki! Buna karşın, orkestranın tam karşısına yürüdü ve Orkestra Şefi’nin yerini alacağı halkanın üzerinde durdu. Senfoniyi yönetmek için hazırlanmış olan Umlauf, ünlü besteciye hayranlık ve büyük bir saygı duyuyordu. Beethoven’e hiç müdahale etmedi. Gitti, başka bir noktada yerini aldı. Beethoven yönü orkestraya dönük, büyük bir zafer kazanmış kahraman gibi ayakta duruyordu. Duymuyordu; ama senfonide yer alan kişilerin üflemelerinden, yanaklarının şişmesinden, her bir enstrümana vuruş biçiminden, kendi senfonisini okumaya çalışıyordu. Sessiz dünyasında, kendi kafasının içine nakşettiği eserine ait melodileri belleğinde yarattığı kurgu üzerinden iç dünyasında yaşıyordu. Beethoven’in senfonisi, onun sessiz dünyasından taşıyor, nice sesleri, melodileri, tınıları dinleyenlerin kulaklarına taşıyordu. Onun işitemediğini bilen izleyenler, önlerinde dimdik ayakta duran yüzyılların kahraman adamına hayranlıkla bakıyor; orkestra azıcık nefes aldığında bu kahramanı deli gibi alkışlıyorlardı.

    Beethoven Ayakta Alkışlanıyor

    Senfoni yarılanmıştı. Bir anda herkes ayağa fırladı, müthiş uğultular arasında salonu bir alkış tufanı doldurdu. O anda Beethoven kendi sessiz dünyasında alkışları hiç duymamıştı. Hala orkestraya bakıyor, alkış tufanı karşısında susup kalmış orkestranın neden çalmadığını anlamaya çalışıyordu. Biri koştu. Onu kollarından tutup, yönünü ve bakışlarını alkış tufanına doğru çevirdi… O şimdi ancak, eserini izleyenlerin birbirine inip kalkan el vuruşlarından alkışlandığını anlamıştı… Nefesini tutmuş, bu hareketlerin bitmesini bekliyordu. Eser kaldığı yerden sürdü. Ve muhteşem final: Beethoven, eseri bittiği yerde, gözyaşları içinde, kendini tutamayarak, bayılır gibi orkestranın en önüne kendini bırakıvermişti. Zaferinin gücü, onun bile ayaklarını yerden kesmiş, yüreğini duracak ölçüde heyecanlandırmıştı. Başarmıştı… Kendi sessiz dünyasında yaşadığı duyguları, çağın en önemli senfonilerinden biriyle notalar üzerinden aktarmıştı. Zafer, bu işitemeyen dev kahramanındı.

    Son Yolculuk

    Ve acı son: Viyana… Bir tatil sonrasında Beethoven, siroz olmuştu. Yataktan çıkamayacak kadar ağırdı. 26 Mart 1827 de kıyamet gibi yağmur yağıyordu. Şimşekler çakıyor, yatağında yatan Beethoven’in loş odası, çakan şimşeklerin ışıklarıyla aydınlanıyordu. Böyle bir anda Beethoven, birden yarı doğruldu, yumruğunu havaya kaldırdı ve sonra hayata inatla direnmiş bu adam, cansız bedenini yatağa bırakıverdi. Onu, mezarına uğurlayan 30.000 kişinin kulaklarında, Beethoven’in şu sözleri çınlıyordu:

    “Sanatın kalbine nüfuz edin. Çünkü ancak sanat ve bilim insanı, tanrısal boyuta yüceltebilir!”

    Yazan: Prof. Dr. Kemal Arı