Film Fragmanları

  • Kokular Kitabı

    Kokular Kitabı

    Kokular Kitabı Vedat Ozan’ın 4 ciltlik kitabı. Kitapta kokular 4  farklı yönüyle ele alınmış:  Koku-Parfüm, Koku-Lezzet, Koku-Kültür, Koku-Genel. 
    parfüm

    Kitap ile ilgili bilgi ön söz yazısında yazarı tarafından detaylıca  verilmiş. Yazar bilimsel konuları  hafifleterek akıcı ve samimi bir üslup  kullanmış.Yer yer  konulardan uzaklaşılmışsa da bu okuyucuyu sıkmayacak şekilde ustaca kapatılmış. 

    Öncelikle KOKU konusu Türkiye için çok orijinal bir konu. Bu anlamda kütüphanelerimizde bulunması gereken kitaplar. Kitaplarda tarih kültür koku bilgi her şey var. O kadar sürükleyici bir anlatım ki insan kitabı okumaktan kendini kesinlikle alamıyor. Bambaşka ufuklar…Vedat Ozan  iyi ki varsınız diyorum. Kitabın kaynakçası da bir hayli zengin yazar bu konuya çok önem veriyor. Kitaplar ciltli fakat kağıt kalitesi iyi olabilirdi.

    Yazarının en  büyük arzusu milletimizin araştırmacı bir ruha sahip olması. Düşünen ve araştıran milletler medeni milletlerdir. Koku bir medeniyet belirtisidir. Benim koku denilince çocukluğumdan beri aklımda kalan naftalin, kekik, tarçın  kokusudur. Köy evlerimizde misafirlere yatak serildiğinde naftalin kokusu yayılırdı etrafa. Çocukluğumdan kalan kokulardan biri de kesinlikle kekiktir. Duvar aralarına sıkıştırılmış otlar arasında kekik de varmış demek ki aklıma iyice kazınmış kokusu. Doğal kokuları bahsetmiyorum bile. Taze ot çam kokularını… Çocukluğum dağ köylerinde geçtiğinden ben bu kokuları hiç unutmam deniz kenarında büyüyenler kim bilir nasıl kokular hatırlıyorlardır. Ben bir de tarçın kokusu ve ıhlamur kokusuna da mest oluyordum. Dedelerimle kahvehaneye gittiğimde tarçın veya ıhlamur getirirdi kahveci. O kokuyu  asla unutamam.

                                                                Yazan : Özcan ATAR     

  • Taş Düşmeyen Çukur

    Çeviren: Özcan ATAR


    Yazan: Amantur ABDIR

      O zamanlar kuvvetlinin kuvvetsizi ezdiği, zenginin fakiri aşağıladığı savaşlar yapılırdı. Bir kabile diğer kabileyi tamamen yok etse yiğidini köle kızını cariye yapsa da kimse hiçbir şey diyemezdi. O zamanlar tüm bunlar normal kabul edilirdi. Kabile olarak ayakta kalabilmek için ve yaşayabilmek için ya öldürmek ya da ölmek şarttı. İnsan kaderinin bu iki yolun kesiştiği noktaya rastladığı bir zamandı. Kişi ne kadar çok düşman öldürürse o kadar büyük kahraman olur handan daha büyük bir nam alırdı. Böyle kahramanları çok güçlü kabileler başka kabilelerin itinden bitine kadar her şeyini hükmü altına alır kazanında et kaynatıp döşeğinde kız öldürürdü. Yenilen kabile bağımsızlığını kaybedince galip kabilenin üstünlüğünü kabul etmese dilini konuşmasa yer yüzünde yaşamlarını devam ettirmeleri imkansızdı. O devirlerde yenildiğinden alçak sayılan halk için mankurtluk hayatta kalma yolu ise mankurt olmamak ölüm sebebiydi. 

    Böylesine çetin bir hayat makus bir talih, büyük nehrin aşağı kıyısında yerleşmiş geleneklerine bağlı, topraklarına sahip çıkmaya çalışan, başka halkın otunu kendi atına yedirmeyen, sakin bir hayat süren küçük bir kabilenin kaderine yazıldı. Komşu kabileler saldırdığında onları sadece geri püskürtmeyle yetinen ve sadece bu yolu doğru gören bu küçük kabilenin de kanı aniden değişti geni bozuldu.Toprakları kendilerine yetiyordu fakat onlar da diğer kabileler gibi topraklarını genişletmeye insan sayısını çoğaltmaya heves edip gözleri haram zenginliğine yöneldi. Haset başladı. Han böyle yapmazsa sanki han gibi han olamazdı. İnsan gibi insan olamazdı. Elma gibi beynine alem gibi haram bir fikir geldi. İnsan, insan olarak yaratıldığından bu yana, kötülük ile iyiliğin kaynağı oldu ve insan oğlunun kara kafasına bir kez daha kara bir düşünce kapladı.

    O gün sıradan günlerden bir gündü. Aynen önceki gibi şafak sökmüş yıldızlar kaybolmuş yer yüzü ağarmıştı. Her zamanki gibi hanın çadırından, sade halkın küçücük keçe evlerine kadar her tündükten duman çıkıyor, ormanda kuşlar ötüyor, bahçede hayvanlar meleyor yeni gün her zamanki gibi yeniden başlıyordu. Güneş her gün olduğu gibi şafak kırmızısını yarıp önce yamaca ışığını değdiriyor sonra yavaş yavaş yükselerek bitki üzerindeki çiği eritiyor ve yer ana güneş şulesini emerek üşümüş bedenini ısıtıyordu. Atlara su verilmiş ve bütün hayvanlar otlağa çıkarılmıştı. Nöbetçiler hanın ak çadırının önünde eskisi gibi değişerek nöbet tutuyorlardı. Neyse her şey yerindeydi. Ama tek bir değişiklik vardı: Hanın çadırında her zamankinden farklı olarak sabaha kadar kandil sönmemişti.

    Sonra her şey hanın emrine göre yapılmaya başladı. Halk aniden hareketlendi. Dağlar kazılıp ormanlar devrildi. Kağanlığa ait her bir bölgeden meşhur demirci ustalar merkeze çağrılarak savaş silahları dövülmeye başlandı; mızrak de, kılıç de, ok de, sadak de, kalkan de, gürz de, zırh der, miğfer de, badana de saysanız sayı yetmez. O gün karargahın içi dumanla doldu toprak kazılarak ocak yapıldı hayvanlar kesilip yenildi büyük bir bayram oldu. 

    Karanlık orman aniden tarlaya dönüştü. Ağaç bulamayanlar çadır ağacını satıp verilen her emri yerine getirmeye çalıştı. Hayatın mutat düzeni bozuldu. Sükunet içerisindeki halk alıştığı sıcak yerini terk etti. Bu arada han ne yapıyor ne düşünüyor kimse bilmiyordu. Öğrenmeye de kimse cesaret edemiyordu. Halk “han ağzı hantal” ata sözüyle kendilerini avutuyordu.

    Birkaç gün sonra akıllı han emrindeki bütün halkı karargaha topladı. O gün de öbür gündeki büyük bir toplantı oldu. Hanın ne istediği o zamana kadar açıkça söylenmese de telaş içindeki halk nedendir kara günlerin geleceğini sezmişti. 

    Han tahtını tarlaya kurdurdu, tacını takıp güzel giysilerini giydi ve toplantıyı başlattı. Niyetini kabileye açıkça söylemek için konuşmasına başlarken annesinin uşağı hanın kulağına bir şeyler fısıldamaya başladı. Han konuşmasını durdurup hiddetle ileriye annesinin obasına doğru atıldı. Orada toplanmış halk ne olduğunu anlayamadan şaşırıp kaldı. Han annesinin yüzüstü hareketsiz bir şekilde yatmış olduğunu gördü ve nabzını yokladı. Bileği sıcaktı nabzı atıyor nefes de alıyordu. Han:

    – Anne! Diye bağırdığı zaman hareketsiz yatan annesi yerinden doğruldu. Saçları keçelenmiş, çenesi kasılmış, gözleri hayretten fırlayacak bir şekildeydi. Göğsü kabarıp, elleri titriyordu. Oğlunun han olmasına bakmadan onu sıkıştırdı. Oğlu her soruya dalgın ve düşünceli bir şekilde cevap verdi. 

    – Beni öldür yaptıklarınla. 

    Oğlu buna da ses çıkarmadan annesine gözlerine ihtirasla baktı sadece . Annesinin konuşmaya bile mecalinin kalmadığını ömründe ilk defa görüyordu. 

    Yaşlı kadın, ömrünün sonuna yaklaştığını istemeden de olsa düşündü ama sonuçta ihtiyarlığın çaresinin olmadığını biliyordu. Kocakarı oğlunun öyle bir tavır takınması karşısında tekrar yumuşadı. Kötü olsa da içinden çıkan eğri yılana dayanamadı. Gece gördüğü kötü rüyasını anlatarak oğlunu niyetinden geri caydırmaya çalıştı. Bu gayreti de işe yaramadı. Oğlu hâlâ rahat ve endişesizdi. Babasının ruhunu hatırlattı ona fakat olmadı. En sonunda verdiği ana sütüyle yalvardı, ancak han niyetinden asla vazgeçmedi. Annesinin sabahtan beri gösterdiği çaba hiçbir işe yaramadı, oğlu annesinin dediğine muvafakat etmedi.

    Tüm işler hanın kontrolünde yapılıyordu. Önce karargahın önüne çukur kazılıp taş atıldı. Önceden hazırlanmış birbirinin benzeri olan taşlar birer birer bir çukura atılıyordu. Niçin böyle yapıldığını kimse bilemedi. “Han istediğini yapardı”. Taşlar çukurun ortasına kadar geldiğinde taş atma durduruldu. Kalabalığın içindeki bütün erkekler çukurun kenarına dizildi. Her birinin çukurdan birer taş alması emredildi. Hanın niyeti belli oldu. Komşu halka saldırma ilânı yapıldı. Harp sabahı herkesin aldığı taşı kaybetmeden, ele geçirdikleri esirlere de bir tane taş vermek kaydıyla geri getirmesi gerektiği emredildi. Askerler atlara binip hanın emrini yerine getirmek için yola çıktı. Hem de hanın tek oğlu askerlerin başında gitti. Han genç oğlunu savaş meydanlarında eğiterek onun savaşlarda diğer halklara boyun eğdirip toprak sahibi olmasını ve bütün hayatı boyunca başkasına bağlı kalmadan iyi yaşamasını istiyordu. 

    İkinci gün karargaha ikinci büyük haber geldi: komşu kabileye boyun eğdirilmiş, hanın tahtı yıkılmış, karargahı tahrip edilmiş, adetlere göre erkekler köle kadınlar cariye yapılmış, asiler öldürülmüş, omurgalar kıvrılmış kaburgalar kırılmıştı. Hanın isteği gerçekleşmişti. Emeline ulaşan han çok mutluydu. Annesinin rüyası doğru çıkmamıştı.

    Savaşa gidenler dönmeye başladılar. Üstelik altın, gümüş, ipek kumaş dolu ganimetlerle geldiler. Hanın çevresindeki bütün kadınlar gelinler, kızlar, altın küpe, yakut yüzük taktılar. Gururlu han ve bütün erkekler iki üç kadınla evlenmenin hazzını yaşadılar. Neden önceden böyle kolay bir yolla ganimet kazanmadıklarına pişman oldular. Ama ilginç olanı hanın annesi kendine gönderilen saç tokasını kabul etmemişti. 

    Savaştan önce çukurdan taş alan erkekler ve yanlarındaki esirler taş aldıkları çukura taşları tekrar atınca çukur öncekinden daha fazla taşla doldu. Bu durumu han bizzat seyretti. Bu usulle hanın askerlerinin ne kadar insanı öldürdüğü ortaya çıkıyordu. Hanın savaşta galip geldiği halk önünde ispatlanmış oluyordu. Zaferin gözle görünmesini sağlayan bu usulü ilk bu han ortaya koymuştu. Bu usul bir çok savaşta kullanıldı. Böylece kabile, gücünü ispatlıyor ve iktidarını güçlendiriyordu. Han kolay ganimet sahibi olmak öncekinden daha fazla kadınla beraber olup hükmettiği halkı daha fazla ezmek istedi. Tatlıyı yedikçe yiyesi geliyordu ve şöyle diyordu: ” tatlıyı bırakmaktansa midemiz patlasın.” hanın aklı başından gidince halka düşman olur sözü işte böyleleri içindir. Kazılan iki üç ayrı çukura da taş döküldü. Ne kadar çukur o kadar saldırılacak kabile demekti. Yeni yürüyen çocuktan zor yürüyen ihtiyara kadar herkes seferber ediliyordu. Aksi taktirde çukurlardaki taş bitmek bilmiyordu. Çok askerle çok ganimet sahibi olmak hevesi, halkı köle yapmak hevesi, bu kabileyi daha büyük kabilelerle savaşmaya yönlendiriyordu. Böylece han dönerken önceki taşlarını geri getirmek ve esirlere de birer taş getirtmek şartıyla ordusunu gönderdi. Şimdi onlardan sadece ganimet bekleniyordu. Askerler hafif gidip ağır gelirlerse hanın hazinesi dolar ve hanlık genişlerdi.

    Büyük kabileleri ele geçirmek için önce küçük kabileleri boyun eğdirmek gerekiyordu ama problem işte bu küçük kabileden çıktı. Küçük olmalarına küçüktüler fakat kalabalık bir orduya engel olmasını bildiler. Bu kabilenin böyle karşılık gösterebileceğini kimse düşünememişti. Hatta buralarda böyle bir kabilenin yaşadığını han hatırlamamıştı bile. Onun için hemen diğer büyük kabilelere saldırmayı emretmişti. Meğer “göze değmeyen bacağa çomak” sözü bunun için söylenmiş. Üstelik insanı doyurmayacak kadar küçük bir kılçık gırtlağa saplanmıştı! Ne içeri giriyor ne de dışarı çıkıyordu. Bu hal biraz daha sürse insanın canı boğazından çıkacak gibiydi. Ne olduğunu kimse bilemezdi…

    Han ordusunun başarıya ulaşması için Allah’a yalvarıyordu. Haramlığı Allah’tan dileme belki ondandır. Çoktan unutmuş olduğu Tanrıyı o zaman hatırlayıp Allah’a itaat etti. Ama çaresizdi. Zaferi kendisinden bilen han yenilmeyi de kendisinden bilmek zorundaydı. 

    Bir tanecik oğlunun da vefat ettiğini duyduğunda perişan oldu, gözü karardı, göğsü sıkıştı hanın. Bu zamana kadar torun sahibi olmadığını ve neslinin de kesildiğini çok geç anladı. 

    Hazırladıkları çukura artık bir tek taş bile atılmıyordu. Cepheden bir haber daha geldi. O küçücük kabile geri hücuma geçmiş ve kendilerine doğru geliyordu. Artık bütün zenginliklerini verseler de düşman geri dönmeyecekti. Hanın başına bir karanlık çöktü. Her şeyden vazgeçti yavrusundan, halkından, paradan-puldan… ıssız bomboş bir tarlada yapayalnız kalmış gibiydi. Artık onun için hayatın hiçbir anlamı kalmamıştı. Kendi kazdırdığı kuyulara kendisi girip ölmek istedi. Ama yapamadı. Annesi ile son bir defa daha görüşmek istedi ama cesaret edemedi. Atların nal şakırtısı insan haykırışları duyuluyordu. Tereddüde zaman yoktu. Odul nehrinin kıyısındaki çiftliğe doğru yürüdü. Ayaklarının nasıl adım attığının da farkında değildi. Yaşıyor muydu, onu da fark edemedi han. 

  • Hikaye der Geçeriz

    Hatırlarsınız okullarda okuduğumuz DEDE KORKUT hikayelerini. 12 hikayeden oluşan bu Dede Korkut okul çağlarımızda bizim için bir şey ifade etmezdi. İşte bir dede elinde bir saz anlatır da anlatır. Bizim için hiçbir şey anlam barındırmayan bu hikayeler bir zamanlar birileri için korkunç bir güçtü .

    Sahi Türk halkları neye merak sarar onları ilgilendiren konular nelerdir. Araştırmacı bir millet miyiz yoksa hazırcı bir millet miyiz. Elbette bu soruların cevaplarını çok iyi biliyoruz. Gönlüm bu sorulara olumlu cevaplar vermek istiyor istemesine de gerçek maalesef hiç de iç açıcı değil.

    Araştırmacı bir toplumun ortaya çıkmaması tabi ki tek başına toplumun hatası olamaz. Eğitim sistemi bizi hazırcı yapıyor. Bu konuda çıkan makalelerin haddi hesabı yok. Öncelikle biz öğretmenlerin çok mükemmel olduğu söylenemez. Öğretmen iyi değilse öğrencide “merak” kavramı nasıl uyanır. Fakat son zamanlarda yetişen öğretmenler iyi yetişiyor. Eminim bundan sonraki nesiller daha bilgili olacaklar. Araştıran irdeleyen beyinler olsaydı eminim Dede Korkut Hikayeleri ne olacakmış deyip dudak kıvırmazdı. Kendi değerlerini öğrenir ve dünyaya öğretirdi.

    Hikaye masal gibi ürünlerin İslamın da tesiriyle Osmanlılar zamanında da fazla ilgi çektiğini düşünmüyorum. Hele Türk dünyası araştırmalarının yapıldığı söylenemez. 19. yüzyılda Osmanlı geçmişini araştırmaya başladı. Bu o gün dünyanın yavaş yavaş ırkçılık temeline kaymasıyla doğru orantılı bir durum. Ahmet Vefik Paşa, Şemsettin Sami’nin ateşlediği Türklük araştırmaları hikaye masal gibi türlerin de yavaş yavaş gün yüzüne çıkmasında etkili oldu.

    Bugün için bile bu tip çalışmaları yadırgayan fazla rağbet göstermeyen çevreler var. asıl sorun Türklük araştırmalarının bir “kültür” çalışmasından çok ideolojik bir yapılanmanın ürünü çalışmalar olarak algılanmasıdır. İçinde haklılık payı da barındıran bu tip bakış açısı aslında vahim bir sonucu doğuruyor ki bu da “kültürel ezilmişlik” halidir. Dünya perspektifiyle görmeye çalıştığımızda karşımıza Roma, Yunan, İran, Arap vs. medeniyetleri dikilir. Ancak onca yoğunluğuna birikimine tarihine kültürel çeşnisine rağmen bir “Türk Medeniyeti“nden bahsedemiyoruz. Türk medeniyetinin olmadığından değil böyle bir medeniyete sahip çıkan olmadığı için bu kavramı hakim bir kavram yapamıyoruz. Kendine sahip çıkmayan bir medeniyetin başkaları tarafından bilinip yüceltilmesi mümkün değildir. Bunu bir şekilde anlatmaya çalışan beyinlerimiz var: Dücane Cündioğlu gibi, Yusuf Kaplan gibi. Başka isimler de var elbet ancak temsil ettikleri dünyanın artık kendi kültürüne de sahip çıkmasına güzel örnekler oldukları için onların isimlerini özellikle tercih ettim.

    Dede korkut destanları 1951 yılında Sovyetler Birliği zamanında Türkistanlı Prof. Dr. Meti KÖSYEV tarafından yayımlanmış. Ancak o günkü Türkistan Kominist Partisi bu hikayelerin zararlı olduğuna karar vermiş ve bu eseri toplatmış. Yazar bu hikayeler sebebiyle idama mahkum edilmiş. İdam kararı daha sonra 25 yıl hapse çevrilmiş. Prof. KÖSYEV cezasını bitirince Dede Korkut Hikayeleriyle ilgili bir makale yayınlamış ancak yönetim onu hocalık görevinden almış ve onu göz hapsi cezasına çarptırmış. KÖSYEV göz hapsindeyken ölüvermiş.

    Bir hikaye bu kadar önemli. Çünkü bu hikaye bir milletin özgürlüğünü gücünü varlığını gösteriyor. Bir masal bir giysi bir sözcük özgürlüğün direnişin kıvılcımı olabiliyor. Emperyalizmin pençelerinde kıvranan halklar için belki yukarıda söylediklerim çok daha fazla dikkat çekicidir. Hani bir çiçek ne olacakmış dememeli insan. Her bahar bir çiçekle başlar. Özgürlük de böyle. Bir sözcükle, bir giyimle başlar.

    Bizden olan her şeye sahip çıkmak gibi bir görevimiz var. her şeyden önce dilimize kültürümüze sahip çıkmalıyız. Ancak aydınlık bir beyin ile sahip çıkmalıyız bizi daha ileriye götürecek bir sahip çıkma yoksa köhne skolastik bir sahiplenme ile değil.

  • A Fortunate Man

    Süre: 162dk

    Tür: Dram

    Yönetmen: Bille August

    Senarist: Bille August

    Yapımı: 2018 – Danimarka

    Oyuncular : Esben Smed, Katrine Greis, Julie Christiansen, Rasmus Bjerg

    Şanslı Per (Lykke-Per) Danimarka edebiyatında şaheser sayılan   Henrik Pontoppidan tarafından 1894-1904 yıllarında sekiz cilt halinde yazılan uzun bir romanın uyarlamasıdır. Bille August tarafından sinemaya uyarlanarak 2018 yılında gösterime girmiş…

    Bu film kült film olabilecek bir film. Görüntüler filmin akışı kıyafetler her şey muhteşem. Danimarka’nın tarihinde din ve aklın çatışmasını harika yansıtmış olan bir film. Hıristiyanlığın eleştirisi mi aklın eleştirisi mi doğrusu seyirciye kalmış gibi. Oğul-baba, Oğul-anne çatışmaları toplum baskısı, toplum hiyerarşisi, torpil gibi pek çok şeyi bulabilirsiniz bu harika filmde. Filmi üç saat sonuna kadar soluksuz izliyorsunuz hem de gözleriniz sanata güzelliğe doyuyor.

    Per’in babası katı bir Hristiyan’dır. Baskıcıdır. Bilime inanmaz. Per bu baskıdan kurtulmak ister ve üniversitede mühendislik okur. Maddi yönden oldukça zayıftır. Aileden de hiçbir konuda destek almaz. Babasının cenazesine gitmez. Per aydın ve zeki bir mühendistir. Aklında ülkeyi ekonomik olarak kurtaracak projeler vardır. Fakat bu projelerin uygulamak için paraya ihtiyaç vardır. Per’de para yoktur. Elinde projeler kapı kapı dolaşır fakat ne mümkün tüm kapıla yüzüne kapanır.

    Bir gün beklenmedik bir şekilde zengin bir burjuva il karşılaşır. Zengin aile ile iletişime geçmek isteyen Per zengin ailenin küçük kızıyla flörtleşir. Fakat Per büyük kız Jkobe Salomon’u(Katrine Greis) görünce onunla birlikte olmak ister çünkü ailenin büyük mirası büyük kıza kalacaktır. Baba Per ile büyük kızın evlenmelerine karşı çıkmaz.

    Per, su ve rüzgar enerjisinden elde eilen enerji ile ülkede büyük ekonomik gelir elde edileceğini devletin bu proje ile zenginleşeceğini öne sürer. Fakat şehrin baş mühendisi bu projeyi alır fakat develete taşımaz ve Per’e projenin işe yaramayacağını söyler. Per bundan dolayıdır ki zengin aileye yanaşır. Proje aile tarafından kabül görür, Per hem projesini bu burjuva aileye kabule ettirir  hem de büyük kızla evlenmeye karar verir. Büyük kız hamiledir. Salomon bu mutluluğu paylaşacakken Per’de bir anda kendi şehrine dönmek arzusu ortaya çıkar ve hem ailesine doğru çekilmeye başlar. Bir zamanlar babasından nefret ediyorken şimdi onun yolundan gitmaya karar verir ve Salomon’u terkeder. Zengin aileyi de terk eder. Per kendi köyünde bir kızla evlenir. Çocukları olur. Ancak filmin ilerleyen saatlerinde Per kendini toplumdan soyutlar. Aslında filmde babanın ahı tuttu izlenmi var.

    Filmde ilginç olan Salomonun çok sağlam duruşu. Per kendisini  hamile bir şekilde terk edince yıkılmaz. Belli zaman içine çekilir evden uzaklaşır ama duygularını değil  aklını kullanır. Per düşüşe geçerken Salomon yükselir. Kendi idealleri doğrultusunda çok başarılı olacak bir okul açar.

    Bir gün Per’in köyüne gelir Salomon ve Per’i görür. Per tek başına her şeyden uzak bir dağda yaşamaktadır. Ancak… filmin sonunu yazmıyorum. Film başlarda bekleneni karşılamıyor ama ilerleyen dakikalarda adeta ekrana çakılıyorsunuz.

  • Revolutionary Road- 2009

    Yorumlayan: Özcan ATAR

    Tür:  Dram, Romantik

    Süre :   2s 5dk 

     Senarist : Justin Haythe

    Evet  bu magazinsel bilgilerden sonra filme gelirsek. Görüntüler 1950’li yılları bize yaşatıyor. Giyimler eşyalar  harika. April ve Frank kendilerinin evelendikten sonra  herkesten farklı olacaklarına inanırlar. Evlenirler ve zaman ilerlerken dışarıdan pırıltılı bir aile izlenimi verirken içten çözülmeler başlar çift arasında. Frank ve April  tekdüzelikten sıkılmaya başlarlar. Frank aynı işte kazancını yükseltemez April ev hanımı olarak kalır ve küçük kasabada kendilerini hayal ettikleri yerde bulamazlar. Winslet  rolünde çok başarılıdır. Leonardo da hakeza. April bu hayattan kurulmanın başka bir ülkeye taşınmakla olabileceğine inanır fakat  Frank’ı da ikna etmesi gerekmektedir. Frank çok zor olsa da ikna olur ve Frank  farklı bir ülkeye gideceklerini herkese anlatır. April de mutludur. Aile artık mutludur. Aslında sadece Wheeler ailesi değil hemen pek çok aile mutsuzdur fakat herkes sıkıntısını içine atmaktadır. Karşı komşularına ziyaretlerinde Frank ve April , kasabadan ayrılacaklarını söylediklerinde komşuların tepkisi şaşkınlık ve kıskançlık olmuştur. Onlar da bulundukları durumdan mutlu olmadıklarını göstermişlerdir.

    Frank her ne kadar farklı bir ülkeye gitmek konusunda eşinden etkilemişse de gittiği ülkede eşinin çalışıp kendisinin işsiz evde oturacağı fikri düşüncesi onu içten içe kemirmektedir. Bir gün çalıştığı yerde patron ona terfi yapabileceği bir iş fırsatı teklif eder. Kazançları da artacaktır hem de Frank  rutinden kurtulacaktır. Fakat bu durum Frank için olumlu ise de April için daha fazla girdaba kapılmak olacaktır ki April bu helezondan kurtulamaz ve günler ilerledikçe April iyice mutsuzluk içinde depresyona girer. Frank’ın , bir zamanlar kendisini aldattığını itiraf ettiği aklına gelir ve April karşı komşuyla Frank’ı aldatır. İşler iyice sarpa sarmış ve o imrenilen  Wheeler ailesi tam anlamıyla çökmüştür. Frank her şeyden habersiz yeni işinde mutludur. April’in mutsuzluğuna anlam veremez. April komşuyla sadece bir gecelik beraber olur. Bir daha olmaz zaten komşusuna aşık filan da değildir. Sadece hayata eşi Frank’a karşı bir intikamdır. Ancak April komşudan hamile kalır. Bunu Frank’a nasıl izah edecek? İşler nasıl ilerleyecek? Okuyuculara bırakıyorum.