Yazar: Özcan ATAR
Rıza Tevfik, bundan bir asır evvel kaleme aldığı satırlarında Türkçenin ruhunu adeta bir teşhis masasına yatırmış; ancak ne hazindir ki teşhisi koyarken Batı’nın elindeki neşteri kendi dilinin bağrına biraz insafsızca saplamıştır. Tevfik, o günkü karamsar tablosunda şöyle diyordu:
“Malumdur ki Türkçemiz, oluşumu yani yapısal özelliği bakımından ‘ikinci dereceden’ dillerdendir. Bunlara eklemeli diller (bitişken diller) denir. Bu tür dillerin temel özelliği ve kusuru, kelimelerin başına ön ekler alamamaları ve bu sayede yeni birleşik kelimeler türetememeleridir. Oysa uygar Avrupa dilleri bu yeteneği çoktan kazanmışlardır. Fransızcada bir kelimenin başına in, im, de, re, anti, con, supra gibi birçok eki vidalamakla sadece bir terim değil, koca bir terimler zinciri oluşturulabilir.
Fransa’da, İngiltere’de veya Amerika’da ayrı ayrı çalışan bilim insanlarının aynı kavram için belirledikleri terimler aynı şekilde oluşur. Çünkü kelimenin asıl kökü her zaman bilinen Yunanca veya Latincedir. Örneğin; conception kelimesindeki ception kökü Yunancadan alınmıştır ve ‘bakış, görüş’ demektir. Bunun başına aper, re, de eklerini yapıştırınca aperception, reception, deception olur ve her biri bambaşka, belirli bir anlamı ifade eder. İsterseniz bir de hyper getirir, hyperception diye yeni bir terim icat edersiniz; yeter ki bu anlama karşılık gelecek bir durum gösterebilin.
Bizde ise bu mümkün değil. Hem terimlerimizi Arapçadan aldığımız halde bunu yapamıyoruz hem de her birini bambaşka köklerden türemiş kelimelerle çeviriyoruz. Mesela:
Thèse (Tez) için Müddea,
Antithèse (Antitez) için Nakîzi müddea,
Synthèse (Sentez) için Terkip,
Parenthèse (Parantez) için Müteriza,
Hypothèse (Hipotez) için Faraziye diyoruz.
Fransızcada terimler bir aile, hatta bir kabile oluştururken; bizde ise (aralarında bağ olmayan) başıboş bireyler gibi kalıyor.
Bütün tarihsel hayatında ve sosyal varlığında savaşçılıktan daha büyük bir erdem göstermemiş, zaferden daha büyük bir zevk duymamış olan Türk milleti; dünyayı fethetme neşesiyle fetihler peşinde koşmaktan geri duramamış ki, asırlarca sürekli bir biçimde bilim ve felsefeyle uğraşmaya vakit bulabilsin.
Bu sebepledir ki ve bu çok doğaldır ki; saf Türk dili, felsefe ve bilimi ifade edebilecek bir olgunluk derecesine erişememiştir. At sırtından inip çalışma masası ve tezgah başına oturarak çalışmadıkça da bu (olgunluk) gerçekleşemezdi.” (Recep Alpyağıl, Felsefe Sözlüklerimiz-2)
Tevfik, Fransızcanın “prefix” denilen ön eklerle kurduğu o disiplinli aile yapısına hayranlıkla bakarken, Türkçenin binlerce yıllık silsilesini “başıboş bireyler” yığını olarak nitelemiştir. Oysa bugün, tarihin ve dilin imbiğinden süzülüp gelen hakikat bize bambaşka bir manzara fısıldıyor.
Öncelikle şunu sormak gerekir: Romalılar, Bizanslılar yahut Antik Yunanlılar sanki hiç savaşmadılar mı? Elbette onlar da kılıç kuşandılar; ancak kendi medeniyetlerini inşa ederken dili de bir zırh gibi kullandılar. Türkler ise Asya’nın kalbinden Avrupa’nın içlerine kadar uzanan o devasa yolculukta, gittikleri yerlere sadece kılıçlarını değil, muazzam bir sentez kabiliyetini de götürdüler. Çin’i de bildiler, Bizans’ı da, Arap ve Fars medeniyetlerini de… Kendi özlerini dayatmak yerine, bu medeniyetler arasında muazzam bir köprü kurdular. İşte bu yüzden Türkçe, Tevfik’in zannettiği gibi “yetersiz” bir dil değil; aksine, farklı dünyaları kendi potasında eritebilen, esnek ve son derece dirençli bir organizmadır.
Tevfik’in “aile kuramıyorlar” diye dert yandığı o kelimelerin serüvenine baktığımızda, aslında dilin değil, zihniyetin bir çıkmazda olduğunu görürüz. Fransızcanın hayranlık uyandıran Thèse, Antithèse, Synthèse ve Hypothèse gibi kavramları, kökünü Antik Yunan’daki “tithenai” (koymak/yerleştirmek) fiilinden alır. Batı dünyası bu kökü Latince üzerinden devralıp başına küçük ekler ekleyerek bir terminoloji inşa etmiştir. Tevfik’in döneminde bu kavramlar Müddea, Nakîzi müddea, Terkip ve Faraziye gibi birbirinden uzak köklerle karşılanmaya çalışıldığı için aradaki akrabalık bağı kopuk görünüyordu. Ancak Türkçenin o “hor görülen” sondan eklemeli yapısı, bugün Sav, Karşıtsav, Bileşim ve Varsayım kelimelerini türeterek o bağı Batı dillerinden çok daha berrak ve matematiksel bir şekilde kurmuştur.Hatta kelimeleri Türkler bugün hiç değiştirmeden de çok fazla kullanmaktır. Kelime bir Türk’ün zihninde açık bir anlam kazanıyorsa sözcük olduğu gibi alınmış ve dilin pratiği içinde kullanılmıştır. Tez-Antitez-Hipotez kavramları zannımca “Karşıtsav” dan daha fazla kullanılmaktadır. Parantez sözcüğü zannımca Ayraç sözcüğünden daha fazla kullanılmaktadır. Belki de 100 yıl sonra Türkler sadece Ayraç diyecekler Parantezi tamamen unutacaklardır.
Tevfik’in o gün “ikinci sınıf” gördüğü eklemeli yapı, aslında bugün modern dünyanın hayran kaldığı matematiksel bir algoritmanın ta kendisidir. Onun “dağınık” dediği şey, dilin yapısı değil; o dönemin aydınlarının bu hazineyi işleyecek özgüvenden mahrum olmasıydı. Zulmet-i cehl-i iltizam (Obscurantisme) gibi, cehaletin kasten bir karanlık olarak seçilmesini anlatan devasa bir tamlamayı üretebilmiş bir dilin, Batı’nın kavramları karşısında boyun eğeceğini düşünmek, kendi evindeki mücevheri tanımamaktır. Bugün “Karanlıkçılık” ya da felsefi derinliğiyle “Bilmesinlercilik” olarak karşıladığımız bu kavram, dilin aslında ne kadar keskin bir toplumsal röntgen çekebildiğini kanıtlar.
Netice itibarıyla, Osmanlıca da bizimdir, Öztürkçe de bizimdir. Hepsi aynı ulu nehrin farklı yataklarıdır. Dil, yaşandığı sürece canlıdır. Bugün Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar 300 milyonu aşkın insan bu dili konuşuyor ve onunla düşünüyor ise bu; Türkçenin basit bir iletişim aracı değil, cihanşümul bir medeniyet dili olduğunun en büyük kanıtıdır. Rıza Tevfik bugünleri görseydi, muhtemelen o günkü karamsarlığından utanır ve bu “başıboş bireyler” dediği kelimelerin nasıl vakur bir düşünce ordusuna dönüştüğünü hayranlıkla izlerdi. Türkçenin gücü, at sırtındaki süratinden değil, o sürati masa başındaki derinlikle birleştiren kadim hafızasından gelmektedir.

Yorum bırakın